Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 37: Soğuk Savaş’ta Türkiye-Suriye İlişkileri
13.02.2026 - 16:29 | Son Güncellenme: 13.02.2026 - 16:35
Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler, 20. yüzyıl boyunca oldukça sorunlu ve çatışmalı dönemeçlerden gelerek 2000’lere ulaştı. Bu sorunlu arka palan aslında 2011-2024 arasındaki iç savaş sürecinde Şam-Ankara ilişkilerinin neden bu denli gerildiğini de büyük ölçüde izah edebilmektedir.
Osmanlı Devleti’nin bakiyesi olarak 1920’lerin başında şekillenen iki ulus-devlet bölgede Türk ve Arap milliyetçiliklerinin de merkez üsleri olarak çeşitli dönemlerde çatışmaktan ve kontrollü rekabet içine girmekten çekinmedi. 1916 Arap İsyanı’nın bıraktığı sorunlu mirasın yanında, 1946’ya kadar süren Fransız işgali ve manda yönetimi de Suriye toplumunun şekillenmesinde etkili oldu. Buna komşuluktan kaynaklanan güvenlik ve su kaynakları sorunuyla, uluslararası sistem bağlamındaki süper güçler rekabetinin de büyük rolü ilave oldu.
1. Küresel ve bölgesel şartlarda bloklaşma gölgesinde diplomasi
Türkiye her ne kadar 1946’da Suriye’nin bağımsızlığını tanısa da bu diplomatik adım, iki ülke arasındaki soğukluğu ve tarihten gelen mesafeyi gidermeye yetmedi. Soğuk Savaş’ın iki kutuplu yapısı, Türkiye ve Suriye’yi hızla birbirine hasım küresel kampların ileri karakolları ve Ortadoğu’daki mümessilleri haline getirdi. Bu şartlarda Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılımına ilaveten, 1955’te Bağdat Paktı ile Batı savunma sistemine eklemlenmesi, bir yandan Türkiye-ABD-İngiltere ilişkilerini yapısal düzleme çıkarırken; Suriye’de yükselen Pan-Arabist Baas milliyetçiliği ve Sovyetler Birliği’yle yakınlaşma Şam-Ankara ilişkilerini gergin bir sahnenin içine yerleştirmiş oldu.
1940’ların sonunda dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, Suriye’ye karşı Hâşimî ailesinden gelen iki monarşi olan Ürdün ve Irak’la işbirliğine giderek Suriye’yi dengelemeye yönelmesi, Soğuk Savaş’ın hemen başındaki konumlanmalar açısından önemlidir. 1943’te seçilen eski Osmanlı bakiyesi liderlerden Şükrü el-Kuvvetli’nin 1949’da ordu içindeki bir klik tarafından devrilmesi ve 1970’te Hafız Esad dönemine kadar sürecek bir darbeler ve istikrarsızlık dönemini başlatması Türkiye’de de dikkatle takip edildi. Demokrat Parti döneminde 1951’de Edip el-Şişekli ile yakınlaşma ve ekonomik işbirliği imkânları ortaya çıktı fakat Adnan Menderes’in 1953’ten itibaren Türkiye önderliğinde Bağdat Paktı çerçevesinin şekillenmesi iki ülke arasında iyileşmeye başlayan ilişkileri yeniden gerginleştirdi.
1950’lerde Suriye’de sol/sosyalist eğilimli darbelerin yönetimi Sovyetler Birliği’ne daha da yakınlaştırması ve hatta Şam’ın Sovyet yörüngesine girmekle eleştirilmesi, Ankara’da –Bağdat Paktı’na rağmen- güneyden kuşatılma korkusu yaratmıştı. Sovyet-Amerikan ilişkilerinin oldukça sertleştiği, Sovyet lider Hruşçov’un Türkiye’ye yönelik tehditleri ve ABD’nin karşı tehditleri sonucu, Suudi Arabistan’ın arabuluculuğuyla daha da tırmanmadan kriz sona erse de ikili ilişkilerin “küresel bir nükleer satranç tahtası”nda ele alındığı ve 1957 Suriye Krizi olarak nitelendirilen bir dönem yaşandı.
Türkiye’nin bu dönemde İsrail ile ABD şemsiyesi altında kurduğu askerî ve diplomatik işbirliği de benzer şekilde Suriye tarafından “stratejik bir kuşatma” ve Arap davasına –hatta ümmet davasına- ihanet olarak algılanıp bu şekilde kodlanmıştı. Suriye açısından Türkiye, bölgedeki Batı emperyalizminin ve Siyonizm’in emrinde bir aktörken; Türkiye açısından ise Suriye, Sovyet yayılmacılığının Akdeniz’deki kalesi olarak görülmekteydi. Türkiye 1958-61 döneminde Mısır-Suriye arasındaki Birleşik Arap Cumhuriyeti deneyimini de bir yandan bölgede Sovyet etkisini güçlendirecek bir faktör olarak görürken, diplomatik sahada ise bu birlikteliği tanımak durumunda kalmıştı.
II. İkili ilişkilerdeki yapısal sorunlar (milliyetçilikler, Hatay sorunu ve su savaşları)
Türkiye-Suriye ilişkilerinde uluslararası sistemden kaynaklanan makro düzeydeki dinamiklerin yanı sıra, ikili düzeyde de ilişkileri zaman zaman nükseden gerginliklerle karşı karşıya bırakan çeşitli etmenler söz konusuydu. Bunlar arasında iki tarafın da geçmişten gelen bagajları ve Türk-Arap milliyetçiliklerinin birbirini “öteki” olarak algılaması, kamuoyunu şekillendiren bir dinamik olmuştu. Türkiye’de 1916 Arap İsyanı ve “Arapların ihaneti” olgusunun henüz zihinlerde taze olması, Arapların ise Osmanlı yönetimini asırlar süren boyunduruk dönemi olarak görmesi iki tarafın elitlerinde birbirine bakışı etkileyen unsurlar arasındaydı. Bilhassa Arap milliyetçiliğinin yükselişte olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bu toplumsal hafızanın etkileri göz önünde bulundurulmalıdır.
1930’ların uluslararası sistemde yaşanan krizinde, Fransa ve İngiltere’nin Türkiye’yi kaybetmemek ve karşı tarafa itmemek için Hatay’ın Türkiye’ye katılmasına rıza göstermesi, Suriye’de ve bilhassa “Büyük Suriye” milliyetçilerinde etkileri günümüze değin süren bir kabullenemezlik ve “çalınmış vatan” olgusu yarattı. Hatay’ın uzun yıllar Suriye haritalarında gösterilmesi, PKK’ya destek dâhil ikili güvenlik ilişkilerinde dahi gündeme getirilmesi, bu travmatik etkinin yansımaları olarak dikkat çekmektedir.
Soğuk Savaş’ta ikili ilişkileri etkileyen bir başka komşuluk kaynaklı sorunsa, iki ülkenin de topraklarını sulayan Fırat ve Dicle nehirlerinin stratejik bir silaha dönüşmesi oldu. Suriye’nin savunduğu “uluslararası akarsu” tezi ile Türkiye’nin “sınır aşan sular” yaklaşımı, meselenin daha da çıkmaza girmesine yol açtı. Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ile suyun kontrolünü ele alması, Suriye tarafından büyük bir güvenlik tehdidi olarak algılandı ve “su savaşı” söylemlerini daha da güçlendirdi.
III. Güvenlik paradigması ve PKK krizi
Osmanlı’dan miras kalan ve sınırı ikiye bölen Kürt ve Arap aşiretlerinin yaşadığı bölge, devlet kontrolünün zayıfladığı dönemlerde PKK’nın lojistik koridoru haline geldi. Bu tür sınır geçişleri, ilişkilerin gergin olduğu dönemlerde sadece bir güvenlik açığı değil, aynı zamanda demografik bir baskı aracı haline de getirildi.
Soğuk Savaş bitmiş olsa da 1990’lı yılları, Şam-Ankara ilişkilerinde “en uzun on yıl” olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. 1990’lara kadar arkasında hissettiği Sovyet desteğini yitiren Suriye, PKK kozunu bu dönemde daha sık başvurulan bir karta çevirmişti.
Türkiye tarafında, Şam’ın bilhassa Baas döneminde ASALA ve PKK’ya verdiği desteğin, Hatay ve su meselesinde yaşanan anlaşmazlıklara cevaben ve cezalandırma/misilleme saikiyle gerçekleştirildiği kanaati hâkimdi. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Şam’da yaşadığının tespit edilmesinden sonra iki ülke arasında giderek dozunu arttıran yeni bir kriz ortaya çıktı ki 1998 yılında Türkiye’nin Suriye’ye savaş ilan etme raddesine kadar gelmesi bu krizin en somut tepe noktasıydı.
Türkiye’nin 1998’de güney illerindeki İkinci Ordu’yu sınıra kaydırarak doğrudan müdahale sinyali vermesi bu ilişkilerin seyrinde bir dönüm noktası olup, Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in Eylül 1998’de Hatay’ın Suriye sınırındaki Reyhanlı ilçesinde “Artık sabrımız kalmadı!” sözleriyle verdiği ültimatom, muhtemelen Soğuk Savaş dahil ikili ilişkilerdeki en sert gerilime işaret etmekteydi.
Bu sert çıkışın ve Türkiye tarafından verilen müteakip mesajların Hafız Esad’a geri adım attırması sonucu, bu açıklamanın üzerinden henüz bir ay geçmeden 20 Ekim 1998’de imzalanan Adana Mutabakatı, ikili ilişkilerde yapısal bir kırılma noktasıdır. Öcalan’ın 9 Ekim 1998’de Suriye’den çıkarılması da bu baskının sonucuydu ki sözkonusu mutabakat metniyle Suriye, PKK’yı resmen bir terör örgütü olarak tanımladı ve Türkiye’ye terörle mücadeleyi yerinde denetleme hakkı tanıdı. Bu mutabakat aynı zamanda Suriye’nin Türkiye karşısında terör kaynaklı asimetrik üstünlüğünün sona erdiğinin resmî olarak da kabul edildiği bir dönüm noktasıydı.
***
Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler Soğuk Savaş döneminde, bilhassa Baas iktidarında ideolojik kamplaşmalar, su paylaşımı ve terör sarmalında sorunlu ve gergin bir seyir izledi. Osmanlı geçmişinden gelen önyargılar, modern ulus-devletlerin tehdit algıları ve güvenlik kaygılarıyla birleşerek bölge tarihinin en gerilimli ilişki modellerinden birini ortaya çıkardı.
Adana Mutabakatı ile başlayan “zoraki barış” iklimi ise ancak 2000’lerin başlarında kısa bir bahara izin verebilmişti. Fakat Soğuk Savaş ve 1990’larda biriken bu yapısal sorunlar, 2011 sonrası Suriye İç Savaşı döneminde Türkiye’nin güvenlik reflekslerini şekillendiren temel hafıza çerçevesi olmaya devam etti.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.