Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 36: 2011’e Kadar ABD-Suriye İlişkilerindeki Temel Dinamikler

Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; ABD-Suriye ilişkilerinin 1946’dan 2011’e uzanan dönemde ideoloji, jeopolitik çıkarlar ve rejim güvenliği çerçevesinde nasıl şekillendiğini Fokus+ için inceledi.
Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 36 2011’e Kadar ABD-Suriye İlişkilerindeki Temel Dinamikler

30.01.2026 - 17:30  |  Son Güncellenme:  30.01.2026 - 17:40

Suriye, 1946’daki bağımsızlıktan sonra hem içerideki Avrupa-Batı karşıtı eğilimler hem de Batı işgali realitesinin yarattığı travma nedeniyle, özgürlüğüne kavuşan diğer sömürge ülkeleri gibi farklı bir yol izlemeye yöneldi. 1946’dan 1970’e kadarki türbülans ve istikrarsız yönetimler döneminde ABD ile dönem dönem yakınlaşmalar sağlandıysa da yapısal sebeplerle bu trendler kalıcı olmadı. 

Nâsır öncülüğünde 1950’ler-60’larda yükselen Arap milliyetçiliğinde Suriye’nin merkezî rol oynaması, Arap-İsrail savaşlarında Suriye’nin etkili olmasa da önemli bir rol oynaması, Suriye Baas’ının ABD karşıtı çizgisi gibi yapısal ve bölgesel dinamikler de Şam’ın Washington’la ilişkileri üzerinde belirleyici oldu. Ancak ne tam yakınlaşma ne de tam kopuş hiçbir zaman ilişkileri belirlemedi.

Bu çerçevede 1946’dan 2011’e kadarki süreçte ABD-Suriye ilişkilerini özetleyen temel dönemselleştirmeyi şu şekilde yapabiliriz:

  1. Arayış ve istikrarsızlık dönemi (1946-1963)
  2. İdeolojik çatışma ve Soğuk Savaş (1963-1970)
  3. Hafız Esad’ın pragmatik realizmi (1970-1991)
  4. Yeni Dünya düzeni ve barış arayışı (1991-2003)
  5. Neo-Con’lar, Şer Ekseni tecridi ve çöküş (2003-2011)

a) Bağımsızlık sonrası arayış ve istikrarsızlık dönemi (1946-1963)

1946’dan öne Suriye istikrar abidesi bir ülke değildi kuşkusuz, bilhassa Fransız işgal yönetimiyle ilişkiler ve Avrupa’daki gerginlik/savaş ortamı Suriye-Lübnan’ı da doğrudan etkilemekteydi. Bununla birlikte politik, askerî ve kültürel elitler arasındaki ihtilaflar, içerideki sorunlu politik iklim ve etnik/mezhepsel ayrımlar, günün sonunda orduyu Suriye’deki en etkili aktör haline getirdi. 1946’dan sonra, Baas dönemi dâhil olmak üzere, ülkedeki en önemli politik aktör ordu haline gelecekti.

1949 yılında CIA, Suriye’nin seçilmiş hükümetinin başındaki Şükrü el-Kuvvetli’nin Trans-Arabian Boru Hattı’na onay vermeyerek, Amerikan çıkarlarına engel olduğunu düşündü ve ordu içindeki maceracı subaylardan Hüsnü Zaim’in hükümete karşı darbesini destekledi. Hâlbuki el-Kuvvetli’nin bu dönemdeki muhalefeti, 1948’de kurulan İsrail’e sınırsız destek veren ABD’ye yönelik bir tepkinin tezahürüydü, ekonomik menfaat kaynaklı değildi. Bilahare 1953’te daha büyük bir darbenin, İran’daki Başbakan Musaddık’a karşı darbenin de bir nevi provası mahiyetindeki bu dış destekli darbe, Ortadoğu’daki CIA destekli ilk askerî darbe olarak karşımıza çıkar ki bu kapıdan bilahare pek çok darbeci cunta ve subay geçecektir. 

Şükrü el-Kuvvetli ülkedeki darbeler ve istikrarsızlıklar sarmalını değerlendirerek 1955’te yeniden Suriye cumhurbaşkanlığına seçilecekti, Musaddık ise ev hapsinde küskün ve kırgın vaziyette hayatının kalan yıllarını sürdürecek ve 1967’de ölecekti.

ABD’nin bu dönemdeki önceliği SSCB’yi Çevreleme (Containment) politikası olup, Truman Doktrini çerçevesinde Suriye’yi Moskova’nın Akdeniz’e inmesini engelleyecek bir set olarak değerlendirmekteydi. Bu istikrarsızlık döneminde, Nâsır’ın yükseldiği ve 1956 Süveyş Krizi’nin SSCB’yi Ortadoğu’daki dengelerde etkili bir aktör yaptığı konjonktürde, 1957 Eisenhower Doktrini uyarınca ABD, Suriye üzerindeki baskıyı daha da arttırdı. Suriye’nin sol/sosyalist subaylar eliyle SSCB ile 500 milyon dolarlık askerî bir anlaşma yapması üzerine ABD, Suriye’yi “uluslararası komünizmin kontrolünde bir devlet” ilan etmeye kadar işi götürdü. Bu dönemde Ürdün’e sevk edilen ABD birliklerinin yanı sıra, Türkiye sınırı üzerinden de Suriye’ye askerî baskı uygulandı (Wappen Operasyonu).

b) İdeolojik çatışma ve Soğuk Savaş (1963-1970)

1958-61 döneminde Mısır’la birleşen ve Birleşik Arap Cumhuriyeti tecrübesi yaşayan Suriye, bu birliktelikten beklediğini bulamadı, üstelik bu adım Suriye içindeki merkez-periferi çatışmasını daha görünür kılmaya başladı. 1961’deki “ayrılıkçı darbe” Suriye’deki Sünni şehirli kesimlerin ve İslamcı grupların, Nâsır karşıtlığında bir araya geldiği iki senelik bir rövanş dönemi başlattı. Bu dönemde son 15 senede atılan pek çok sol/sosyalist adımlar ve ekonomik düzenlemeler (toprak reformu dâhil) geri çevrildi ama 1963’te bu döneme sert bir askerî darbeyle son verilecekti.

Baas’ın radikalleştiği bu dönemde eski geleneksel elitlerin 1961-63 dönemindeki uygulamaları ordu içinde sol/sosyalist kliklerle mezhepsel periferi toplumlarına mensup subayları birleştirdi. Sonuçta da Baas’ın Ortadoğu’daki 61 yıllık iktidarını getirecek bir dönem başladı. ABD bu dönemde Suriye’yi doğrudan “Sovyet uydusu” kategorisine kesin olarak yerleştirdi ve Şam’ın komşuları Ürdün ile İsrail’i güçlendirecek ve Baas’ın bölgede devrim ihracı politikasına karşı silahlandıracak bir destek siyaseti yürüttü.

Bu süreçte 1948’in ardından ikinci bir kırılma daha yaşandı ve 1967 Savaşı, Suriye’de ABD karşıtı hisleri daha da güçlendirmeye başladı. 1963 Baas darbesi ve ardından gelen 1966 radikal sol darbe ile Suriye, petro-dolar sistemini reddetmiş ve SSCB'ye tam bağımlı hale gelmişken; 1967 Altı Gün Savaşı'nda Golan Tepeleri'nin kaybı, ABD'yi Suriyelilerin gözünde “İsrail'in suç ortağı” yapacaktı. Bu dönemden itibaren ilişkiler, ikili düzeyden çıkmaya ve İsrail’in güvenliği ve SSCB’nin Akdeniz’deki varlığı (Tartus Limanı) eksenine hapsolmaya başladı. 

Suriye’nin dış politikasının anti-emperyalizm üzerine kurgulandığı ve ABD’nin bölgedeki tüm kötülüklerin kaynağı ilan edildiği bu dönem Soğuk Savaş’ın somut çatışma sahnelerinden de biridir.

c) Hafız Esad’ın pragmatik realizmi (1970-1991)

Baas içindeki seri darbeler ve tasfiyelerin ardından Hafız Esad’ın tüm ipleri elinde topladığı 1970 yılından itibaren Suriye’de yarı ideolojik-yarı pragmatik bir yeni dönem başladı. Aynı yıllarda Nâsır’ın yerine geçen Enver Sedat ile birlikte Kahire de ekonomik ve politik bir açılıma yönelmekteydi (infitah).

Fakat bu dönemde bölgesel güvenlik mimarisi açısından tüm dengeleri köklü şekilde değiştirecek 1973 Arap-İsrail Savaşı yaşandı ve İsrail iki güçlü Arap komşusunu bir kez daha birlikte yenmeyi başardı. Mısır’ın henüz savaş sürerken ikircikli bir tavırla ABD ile ilişkileri yeniden kurmaya yönelmesi, süreç içinde ilerleyen yıllarda Camp David Anlaşması’nı ve İsrail’le normalleşmeyi getirdi. Bu esnada ABD tarafının, özellikle Henry Kissinger üzerinden yürüttüğü mekik diplomasisi sürecinde Suriye de ilk kez ABD ile masaya oturarak pragmatizmini gösterdi. Bu sınırlı angajman politikası sayesinde 1974’te ABD-Suriye ilişkileri yeniden kuruldu. Yine bu dönemde Lübnan İç Savaşı’na müdahil olan Şam’ın askerî adımları, ABD tarafından da (elbette Hristiyanları FKÖ’ye karşı koruduğu sürece) zımnen desteklendi ki bu da pragmatik ilişkilerin bir neticesi olarak okunabilir.

Hafız Esad

Hafız Esad, ABD’yi benimsememekle birlikte onun “bölgesel oyun kurucu” gücünü teslim etmiş, Mısır gibi bir barış yapmadan ama savaşı da kontrol altında tutarak (no war, no peace) statükoyu korumayı başarabilmişti. İsrail’le imzalanan ve Golan Tepeleri’ndeki işgali kabullenen statükonun ifadesi olan 1974 tarihli anlaşma da keza bu sürecin bir ürünüdür. Ancak Lübnan’daki gelişmeler ve yükselen ABD karşıtlığı, 1983’te Beyrut’ta ABD askerî kışlalarının bombalı saldırıya uğraması ve ABD’nin buna Suriye mevzilerini bombalayarak karşılık verdiği süreçte, Baas Suriye’sini “terör destekçisi devlet” olarak etiketledi ve ilişkiler bu noktada yeniden kırılmaya uğradı. Carter dönemindeki Suriye karşıtı yaptırımlar 2025’e kadar gelen izolasyon politikasının da ilk büyük adımı ve çerçevesini oluşturdu.

d) Yeni Dünya düzeni ve barış arayışı (1991-2003)

1960’larda Baas içindeki ayrılıklar sonucu parti ikiye bölünmüş, Irak ve Suriye kolları birbirine düşman kardeşlere dönüşmüştü. Başlarda ideolojik bir rekabet olan bu ayrılık Saddam Hüseyin-Hafız Esad’ın şahsında giderek tırmandı ve 1980-88 İran-Irak Savaşı’nda İran’ın yanında duran ender Arap ülkelerinden biri Suriye oldu. 

Esad’ın Saddam düşmanlığı burada da kalmadı, tüm tepkilere rağmen Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle birlikte, ABD’nin 1991’de Irak saldırganlığına karşı giriştiği Körfez Savaşı’nda yer alan Arap ülkelerinden biri de Suriye oldu. ABD Dışişleri Bakanı James Baker’ın 1990 Eylül ayında Irak’a karşı koalisyonu oluşturmak için çıktığı bölge turunda Hafız Esad’ı da ziyaret etmesi ve 4,5 saat süren görüşmeleri, 1990’larda sınırlı yakınlaşma içine girecek ABD-Suriye ilişkilerinin de belirleyici çerçevesini oluşturdu. Suriye’nin Lübnan üzerindeki nüfuzunun ABD tarafından tanınması da bu diplomatik al-ver sürecinin parçasıydı kuşkusuz. Böylece Esad ve Baas rejimi, Sovyet sonrası dönemde “hayatta kalma” garantisi de almış oldu.

Bu dönemde ikili ilişkilere yansıyan bir başka başlık, Arap-İsrail ilişkilerindeki yumuşama dönemi ve Washington’ın 1990’lar boyunca savunduğu “Land for Peace” (Barış için Toprak) formülünün Suriye’de de karşılık bulmasıydı. ABD Dışişleri Bakanı James Baker, sadece bu barış için 20’den fazla kez Şam’a gitmiş; hatta Suriye-İsrail arasında Golan’ı geri almak karşılığında müzakere edilen barış anlaşması, Esad’ın bizzat katıldığı görüşmelerde “Taberiye Gölü’ne erişim” şartı nedeniyle son anda çökmüştü. ABD’nin bu barış karşılığında Suriye’yi terör listesinden çıkarma ve ekonomik yardım vaadi de bu şekilde sonuçsuz kalmış oldu. 

Soğuk Savaş bitse de İsrail ile ne tam bir barışın getireceği iç maliyetleri göze alamama, ne de tam bir savaşın getireceği maliyetleri karşılayamama düşüncesi, 1990’lar boyunca Suriye’nin dış politikası ve bölgesel duruşunu şekillendirdi.

e) Neo-Con’lar, Şer Ekseni tecridi ve çöküş (2003-2011)

ABD’nin 2003 Mart’ta Irak’ı işgali ve sonrasında bölgede kurulan büyük Amerikan nüfuzu, Washington’da Bush hükümetleri içinde etkin olan Neo-Con (Yeni Muhafazakâr) kadroların “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” kapsamında Suriye politikasında da dönüşüm getirdi: ABD artık stratejik dengeleme siyasetinden doğrudan rejim değişikliği istikametine sapmaktaydı. Bush’un 11 Eylül sonrası kurguladığı ve Irak ve İran ile birlikte Kuzey Kore’nin de içinde sayıldığı “Şer Ekseni” (Axis of Evil) söylemi Suriye’yi de doğrudan tehdit etmekte, sıranın kendisine de gelebileceğini ima etmekteydi. Nitekim o dönemde Washington’daki bazı rapor ve söylemlerde bu açıkça ifade ediliyordu.

Suikasta kurban giden Refik Hariri

2003’te ABD Kongresi’nde kabul edilen Suriye Sorumluluk Yasası, bu ideolojik yaklaşımın ve tasfiye niyetinin bir yansımasıydı ki Şam’ın Lübnan’da otuz yıla yakın sürdürdüğü askerî varlığına son vermesini, kitle imha silahı programlarını durdurmasını ve Irak’taki Amerikan karşıtı direnişe verdiği desteği kesmesini şart koşuyordu. Bölgedeki Amerikan çıkarlarına tehdit oluşturduğu ilan edilen Suriye’nin ekonomisini felç edecek şekilde bir kapsamlı ambargo süreci başlatıldı ve bu şartlarda Şam-Washington ilişkileri hızla bozulmaya başladı. Ayrıca, bu şartlarda 2005 yılında Lübnan’da Başbakan Hariri’nin suikasta uğradığı döneme girildi ve ondan sonra da hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmadı. Suriye’ye karşı yaptırımlar ağırlaştırıldı, Lübnan’dan askerlerini çekmeye zorlandı ve bu süreçte ABD-İsrail ikilisine karşı Suriye-İran ilişkileri tepkisel olarak daha da güçlendi.

Bush yönetimleri dönemindeki bu sert siyaset 2009 Ocak’ta göreve başlayan Obama döneminde daha “akıllı güç” politikası yönünde evrildi. 2011 başında beş yıllık bir aranın ardından ABD Büyükelçisinin yeniden Şam’a dönmesi, bir yönüyle Suriye’yi İran-Hizbullah ekseninden ayırma çabasının ürünüydü ki bu dönemde Türkiye-Suriye ilişkilerinin yakınlaşmasına ABD de büyük destek vermekteydi. Fakat 2011 Mart’ta Deraa’da patlak veren olayların hızla tırmanmasının ardından ABD Başkanı Obama Ağustos 2011’de “Esad gitmeli” diyerek sonraki 14 yılı doğrudan şekillendiren işaret fişeğini yaktı ve bölge ülkeleriyle birlikte bu yönde gayretlerini sıklaştırmaya başladı.

Neo-Con’lar döneminden miras kalan Suriye’de İran müttefiki rejimi değiştirme planı, Obama hükümetlerince de tevarüs edilmiş, Biden ve Trump tarafından da sahiplenilip uygulanmıştı. 8 Aralık 2024’e bu şartlarda gidilecekti.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.