Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 35: Suriye’nin Lübnan’la İlişkileri, İşgal ve Geri Çekilme
30.01.2026 - 17:28 | Son Güncellenme: 06.02.2026 - 11:12
Mısır’ın İsrail karşısında 1970’lerin ikinci yarısından itibaren Camp David süreciyle devreden çıkması ve Suriye’nin bu cephede İsrail karşısında yalnız kalması, Şam’ın Lübnan politikasını ve İsrail’le dolaylı çatışma stratejisini doğrudan etkiledi. Hafız Esad’ın Baas yönetimi bu yalnızlığı aşmak için önce Lübnan’la ve ülkedeki dinî/etnik cemaatlerle ilişkilerini yeniden düzenledi, sonrasında ise 1979 Devrimi’ni takiben İran’la doğrudan ve dolaylı bir işbirliğine yöneldi.
1970’lerin ikinci yarısıyla birlikte, bir taraftan Mısır’ın Enver Sedat yönetiminde İsrail’le normalleşmesine engel olamayan, diğer yandan da Arap milliyetçiliğinin yükseliş döneminde dahi Büyük Suriye hedefini gerçekleştiremeyen Hafız Esad, strateji değişikliğine gidecekti. Suriye bu dönemde Sovyetlerin –Mısır’ı ABD’ye kaybettikten sonra- verdiği askerî desteğin artmasıyla hem caydırıcılığını arttırmayı hem Lübnan, Suriye ve Ürdün üzerinde etkisini pekiştirmeyi hem de Irak Baas’ı karşısında askerî potansiyelini güçlendirmeyi amaçlıyordu.
Esad’ın bu dönemde bir önceliği de Arap dünyası içinde Suriye’yi Arapların lideri haline getirmekti ki bu amaçla en makul ve öngörülebilir hamle Lübnan’ı kontrol altına almaktı. Hatta denebilir ki Hafız Esad’ın Büyük Suriye idealindeki tek büyük başarısı Lübnan’da kurduğu ve 30 sene sürecek Şam hâkimiyeti olmuştu.
1920’lerden Soğuk Savaş’a Suriye-Lübnan ilişkileri
1918’den sonra başlayan Fransız işgal ve manda yönetimi döneminde, Lübnan’ın henüz 1920’lerin başında Suriye’den ayrılmasının Suriyeli elitlerde yarattığı “kayıp parça” hissiyatı, sonraki onyıllarda da Şam’ın Lübnan’a bakışını etkiledi ki iki bölge arasındaki iç içelik zaman zaman birleşme ve ilhak yönünde eğilimler doğurdu. Ancak Fransızlar döneminde işgal dinamikleri nedeniyle mümkün olmayan bu eğilimler Lübnan’ın yoğun Hristiyan nüfusunun ön plana çıktığı manda döneminde ivme kaybetti. 1946’daki bağımsızlık sonrasında ise Suriye’nin ve Lübnan’ın iç istikrarsızlıkları ve yönetimsel sorunları bunu imkân sahasından çıkardı.
Ancak 1970’ten sonra Suriye’de tahkim edilen Baas rejimi ve Hafız Esad yönetimi, Mısır’ın 1973 Savaşı sonrasında ABD ile anlaşıp Arap dünyasının liderliğinden kendi kendisini tasfiye etmesinin ardından iddialı bir konuma gelmeye başladı. Suriye açısından ilk büyük hedef Lübnan olacaktı. Hafız Esad, 1970’lerin ortalarından Taif Antlaşması’nın imzalandığı 1989’a kadar Lübnan’daki 15 yıllık doğrudan hâkimiyet dönemi için uzun ve maliyetli bir mücadele verdi. Suriye’nin Lübnan’a müdahale sürecini temelde üç ana aşamada inceleyebiliriz:
a) 1970’lerin ortalarındaki birinci aşama, Lübnan’ın iç savaşın pençesine düştüğü döneme denk gelir. 1973 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından Lübnan karışıklık içine düşüp de Filistin-İsrail çatışmasının doğrudan bir sahnesi haline gelince, Lübnan’daki gayrimüslim cemaatlerin de silahlı olarak katıldığı bir iç savaş başlamış oldu. İsrail’le silahlı mücadele içindeki Filistinli grupların Kara Eylül olayları sonrası Ürdün’den çıkarılınca sığındıkları Lübnan’daki kamplarının varlığı ve Hristiyan cemaatlerle hızla kötüleşen ilişkileri 1975’te sert bir iç savaşa yol açınca, uluslararası toplum bu savaşı durdurmakta yetersiz kaldı ve tırmanma sürdü. Bir süre sonuçsuz kalan diplomatik girişimlerde bulunan Hafız Esad bu esnada ilk askerî müdahalesini gerçekleştirdi ve iç savaşı bir ölçüde kontrol altına alabilecek şekilde Lübnan içinde ordusunu konuşlandırdı. Uluslararası toplum da Suriye’nin iç savaşı sona erdirecek gibi görülen bu müdahalesini memnuniyetle karşıladı.
Gözden Kaçmasın
b) İkinci aşama, 1970’lerin sonu ile 1982’deki İsrail işgaline kadarki dönem olarak nitelendirilebilir. Suriye bu dönemde Lübnan’da kurduğu hegemonyayı ABD ve İsrail gibi iki güce karşı korumak durumunda kaldı ki İsrail 1978’den itibaren Lübnan’daki çatışmalara ve iç ihtilaflara müdahil olmaya başlamış, ülkenin güneyindeki silahlı yapıları pasifize etmeye yönelmişti. Suriye bu dönemde işgal öncesinde Mârunîlerle kurduğu ittifakı bozarak Lübnanlı radikal gruplar ve Filistin Kurtuluş Örgütü ile ittifak kurdu. Bu dönemde Suriye ile İsrail’in doğrudan bir silahlı çatışmaya girmeden ama vekil güçleri aracılığıyla Lübnan’da bir güç mücadelesine giriştiği görülür. İsrail’in desteklediği ve Sabra-Şatilla’daki katliamlara imza atan Falanjistler gibi gayrimüslim cemaatlerle Suriyeli askerler ve onların desteklediği Lübnanlı gruplar arasında çatışmalar baş gösterdi. Nihayet İsrail 1982’de Lübnan’ı doğrudan işgale yöneldi ve bunun amacını da Filistinli grupların saldırılarını durdurmak olarak açıkladı. Bu andan itibaren Suriye bu gelişmeleri kendi hegemonyasına tehdit olarak algıladı ve İran tarafından kurulup teşkilatlanan Hizbullah üzerinden Lübnan’daki ABD ve İsrail hedeflerini tehdit etmeye başladı. Bu süreçte Mayıs 1983’te imzalanan Lübnan-İsrail barış anlaşmasının bozulması da Suriye lehine bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
c) Suriye’nin Lübnan işgali ve hâkimiyetinde üçüncü aşama ise Suriye’nin Lübnan üzerindeki nüfuzunun tahkim edildiği dönemdir. Suriye bu dönemde farklı cemaatlerle kurduğu ilişkiler üzerinden saha kontrolü sağladığı gibi, 1989’dak Taif Antlaşması sonrasında bir nevi arabulucu veya hakemlik rolüne de soyundu. Görece istikrarlı hükümetlerin kurulduğu ve Suriye’nin askerî idaresinin meşrulaştırıldığı bu dönemde Hafız Esad yönetimi, Suriye’nin Lübnan’daki çıkarlarını kabaca şu şekilde değerlendirmekteydi: Lübnan üzerinde kontrol sağlayarak İsrail’in kuşatıcı ve ani saldırılarına karşı batı sınırını savunmak, 1967 Savaşı’nda işgal edilen Golan Tepeleri’nin geri alınmasını sağlayabilmek için Lübnan üzerinden pazarlığa girişmek ve Lübnan’daki yarılmış sosyolojiyi kendi egemenlik haklarını tahkim etmek için daha da derinleştirmek.
Suriye’nin Lübnan’daki nüfuzunun dört ana sütunu
Hafız Esad ve onu takiben oğlu Beşşar Esad, ülkelerinin Lübnan’daki çıkarlarını korumak amacıyla dörtlü bir strateji geliştirdi. Askerî, politik ve toplumsal dinamiklere dayanan bu dörtlü strateji şu şekilde özetlenebilir:
-Lübnan’daki Suriye işgalinin ve askerî varlığının devamını sağlamak. Bu sayede Lübnan’ın bazı stratejik güvenlik konularında ve dış politikada Suriye’nin aleyhine herhangi bir adım atmasının önüne geçilebilecek, ülkenin güney tarafının İsrail tarafından kolaylıkla işgal edilebilmesinin de bu bölgenin İsrail’e karşı kullanılmasının da önüne geçilebilecekti.
-Suriye’nin ülkede nüfuzunu sürdürmesinin ikinci yolu, ülkede çok sayıda Suriyeli istihbarat subayı ve görevlisinin istihdam edilmesi ve yayılmasıydı. Suriye Askerî İstihbaratı ve onun sivil/askerî uzantıları Lübnan’daki siyasi, ekonomik ve toplumsal yaşamın tüm önemli sektörlerini ve aktörlerini kontrol altında tutmayı başarabildi.
-Taif Antlaşması’nı takiben, ülkedeki en güçlü silahlı yapı olmaya başlayan ve İran tarafından doğrudan desteklenen Hizbullah ile Suriye arasındaki ilişkiler daha da geliştirildi ki bu hem Suriye-İran ilişkilerinin ana eksenlerinden biri oldu hem de Suriye’ye Lübnan’da çok güçlü ve stratejik bir müttefik kazandırdı. Şam bu şekilde İsrail’e karşı da etkili bir Lübnanlı Müslüman silahlı aktörle işbirliği yapma imkânına kavuşmuş oldu. Nitekim Şam-Hizbullah aksı sonraki yıllarda Direniş Ekseni olarak nitelendirilecek birlikteliğin de ana omurgası haline gelecekti.
-Taif Antlaşması, Suriye’deki asıl önemli siyasi aktörün, iç savaş sırasında müdahil olup tarafları kontrol altına alan Suriye’nin belirleyici rolünü kabullenmişti. Bu hem Şam’a ülkede en önemli dış güç ve hakem rolü verdi hem de Lübnan’daki cemaatlere Suriye ile ilişkilerini daha da geliştirme ve sıkı tutma motivasyonu sağladı. Suriye de Taif sonrası dönemde Lübnan’da seçim mühendisliği yoluyla ve toplumsal sistemin ayarlarını hassas bir şekilde düzenleyerek yeni çatışmaların ortaya çıkmasını engelledi.
2005 Refik Hariri suikastı ve işgalin sürdürülemezliği
Suriye, 30 senelik lideri Hafız Esad’ın 2000’de hayatını kaybetmesine ve yerine nispeten genç ve tecrübesiz oğlu Beşşar Esad’ın geçmesine rağmen, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990’larda da bölgesel dengeleri değerlendirerek, içerideki aktörler ve bölgesel güçler arasındaki dengede Lübnan üzerindeki nüfuzunu sürdürmeyi bildi. Ancak 2000’lerin ortalarında yaşanan kontrol dışı bir süreç Suriye’nin Doğu Akdeniz’deki hayallerini büyük ölçüde sona erdirdi.
Lübnan içerisinde zaten son derece sorunlu ilerleyen etnik/dinî/mezhepsel cemaatler arasındaki hassas dengede, 2004’te Suriye yanlısı Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresinin zorla uzatılması ve BM’nin Suriye’ye Lübnan’dan çekilme çağrısı yapan 1559 sayılı kararı ipleri kopardı. Bu kararın arkasındaki isim olarak görülen Sünni Başbakan Refik Hariri, Şam tarafından tehdit edildi ve artan baskılar sonucunda başbakanlıktan istifa ederek muhalefete geçti. Hariri bu süreçte Dürzî lider Velid Canbolat ve Hristiyan gruplarla bir araya gelerek 2005 genel seçimleri için Suriye karşıtı geniş bir blok kurmaya başladı. Bu durum, Suriye’nin Lübnan’daki seçimleri ve siyasi dizaynı kaybedeceği anlamına geliyordu.
14 Şubat 2005’te Beyrut’ta bir tona yakın patlayıcıyla düzenlenen suikast, Hariri’yi ve 21 kişiyi öldürdü. Bu olay, Lübnan halkını sokağa döken ve Suriye karşıtı büyük bir halk hareketini besleyen “Sedir Devrimi”ne yol açtı. Suikastın hemen ardından Lübnan halkı suçu doğrudan Şam yönetimine ve Lübnan’daki istihbarat aygıtına yıktı. Bu öfke, sadece Sünnileri değil, Hristiyan ve Dürzîleri de sokağa dökerek Suriye ordusunun geri çekilmesini sağlayan süreci başlattı. Lübnan halkının yan ısıra uluslararası baskıya da dayanamayan Suriye, 29 yıl sonra ordusunu Lübnan’dan çekmek zorunda kaldı; ancak ülkede Hizbullah üzerinden siyasi etkisini sürdürdü.
Hariri suikastından aylar sonra Hizbullah, İran ve Suriye’nin desteğiyle İsrail’e karşı savaşa girişti ve sonraki yirmi yılda kendisini bölgede İsrail’e karşı en önemli direniş gücüne dönüştürecek süreci başlattı. 2006 Savaşı’nın ardından Hizbullah, Lübnan içindeki en önemli politik ve askerî aktöre dönüştü ki bu durum 7 Ekim sonrasındaki süreçte üst düzey lider kadrosunu kaybettiği İsrail saldırıları döneminde dahi büyük ölçüde devam etti.
“Büyük Suriye” idealinden zorunlu komşuluğa
Suriye ile Lübnan geçmişte iç içe ve birlikte yönetilen bir bütününü parçaları olarak var olmalarına karşın, Osmanlı sonrası dönemde Fransız işgaliyle birlikte birbirinden koparıldı. Özellikle Suriye tarafında bu ayrılığın ve “Büyük Suriye” idealinin yara almasının yarattığı hayal kırıklığı ve travma uzun bir süre devam etti. Suriye nihayet 1946’da Lübnan’la birlikte Fransız işgalinden kurtulup bağımsızlığa ulaştıktan sonra, ilk kez 1976’dan sonra Arap Barış Gücü’nün bir parçası olarak girdiği Lübnan’da varlığını yıldan yıla arttırdı ve sonunda Lübnan’daki en önemli güç haline geldi.
Suriye’nin Lübnan’daki amaçlarını şu parametrelerin belirlediğini tespit edebiliriz:
- Lübnan’ı doğrudan ilhak etmeden Suriye’nin bir uydusu haline getirmek ve Lübnan’daki çıkarlarını cemaatler arasındaki dengeleri gözeterek korumak
- Arap-İsrail çatışmasında Güney Lübnan üzerinden İsrail karşısında güçlü bir konum edinmek, bunun için önce Filistinli grupları ardından Hizbullah’ı destekleyerek Lübnan’ı bir tampon bölge haline getirmek
- Güvenlik ve ekonomi bağlamında Lübnan’daki hayati menfaatlerini gözetmek
- Doğu Akdeniz’de ve Ortadoğu’nun genelinde Suriye’yi yeniden önemli bir ülke ve mümkünse bölgesel güç haline getirmek, Arap Dünyası içinde Mısır’dan boşalan liderlik koltuğuna oturmak
Ancak, Suriye açısından uygun bir bölgesel ve uluslararası konjonktürde, 1970’lerin ortasında başlayan Lübnan üzerindeki hâkimiyet alanı, bu sefer uygunsuz bir bölgesel ve uluslararası konjonktürde şartları Şam’ın aleyhine çevirdi ve 30 yıllık nüfuz dönemi 2005’teki Hariri suikastının ardından sona erdi. Bu sonucun ortaya çıkmasında Lübnan’ın çok parçalı etnik/dinî/mezhepsel yapısının yanında İsrail’in varlığı ve uluslararası güçlerin sürekli müdahaleleri de rol oynadı. Bundan sonrasında, bilhassa 2011-24 Suriye İç Savaşı döneminde Hizbullah ile yoğun ilişkiler ve güvenlik işbirliği sürse de Baas rejiminin düşmesiyle bu sahne de tarihin tozlu sayfalarına karışmış oldu.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.