Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 34: Suriye’nin Filistinliler ve Filistin Meselesi’yle İlişkisi
26.12.2025 - 16:44 | Son Güncellenme: 26.12.2025 - 16:59
Suriye’nin Filistin meselesine yaklaşımını incelerken tarihsellik, ideoloji, uluslararası sistem ve iç rejim dinamiklerinin kesiştiği karmaşık bir süreç karşımıza çıkmaktadır. Suriye, coğrafi yakınlığı, Arap kimliği, siyasi-jeopolitik konumu ve zaman içinde değişen ittifakları aracılığıyla, Filistin’in hem savunucusu hem de dönem dönem baskı uygulayan vasisi olarak çeşitli roller arasında gidip gelmiştir. Bu bölümde bu ilişkinin başlıca evreleri örgütsel, toplumsal ve devlet politikası düzeyinde analiz edilecektir.
Fransız Mandası sonrası ve 1948’deki kritik sürece giden yolda erken yakınlık
Manda Sistemi’nin çöküşü ve 1948 Nekbe’si (Büyük Felaket) öncesi, Suriye ve Filistin toplulukları arasında etnik-kültürel, ticari ve sosyal ilişkiler hâlâ iç içe ve canlıydı. 1930–40’larda İngiliz mandası ve Yahudi terörü altında tutunmakta zorlanan Filistinli mülteciler ve siyasi aktivistler, Şam ve Halep gibi Suriye kentlerinde sığınak ve örgütlenme alanları buldular; bu bağlamda dikkat çeken figürlerden biri de Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî’dir. Hüseynî ve onun gibi İslamî gelenekten gelen diğer Filistinli aktivistler, Arap milliyetçiliğinin dinî-politik söylemiyle Suriye’de de çevre buldular, ancak Suriye’deki milliyetçi ve seküler elitler ile Hüseynî ve diğer Filistinlilerin dinî-politik çizgisi arasında zaman zaman mesafeler oluştu.
Bu erken dönem, Filistin davasının Arap dünyasında yalnızca bir toplumsal aidiyet değil, aynı zamanda siyasi rekabet unsuru hâline geldiğini gösterir. Bu aşamada Suriye’nin Filistin davasına desteği, büyük ölçüde sempatik dayanışma düzeyinde ve ortak Arap kimliği çerçevesindeydi, fakat Fransız mandası altında bu destek merkezî bir devlet politikası ya da kurumsal yönelim hâlini henüz almamıştı. 1948 Savaşı ve sonrasında yaşanacak devasa nüfus hareketleri, Suriye’nin Filistinlilerle ilişkisini yapısal bir meseleye dönüştürecekti.
1948 Savaşı ve sonrasında beklentiler, hayal kırıklığı ve devletleşme sorunsalı
1948 Savaşı’nda Arap dünyasının genel zafiyetleri, Suriye’nin diğer Arap ülkeleriyle (Mısır, Ürdün, Irak, Lübnan birlikte) Filistin sahasındaki müdahalesinin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı. Bu başarısızlık, hem askerî yapının zayıflığını hem Arap rejimleri arasındaki koordinasyon eksikliğini hem de bu rejimlerin kendi aralarındaki çekişme ve rekabetleri açığa çıkardı. Suriye içindeki siyasi istikrarsızlık ve peş peşe darbeler (sadece 1949 yılı içinde üç darbe yaşanmıştı), Filistin meselesinin Suriye toplumu ve devleti nezdindeki algısını olumsuz etkiledi. Bu dönemde Suriye, Filistin meselesini daha çok toplumun vicdani yükümlülüğü olarak gördü; fakat devletin kapasitesi ve siyasal meşruiyeti, Filistin davasının ve Filistinlilerin beklentilerini karşılamakta yetersiz kalmaktaydı.
Bu “ilk hayal kırıklığı”, sonraki kuşaklar için de önemli bir ders oldu; bu yetersizlik ikliminde Filistin desteği, ancak güçlü bir devlet, ordu ve dış politika altyapısıyla sürdürülebilirdi. Bu, 1950–60 dönemlerinde Suriye rejiminin hem ordu yapısı hem dış ilişkiler açısından yeniden yapılanmasına yön veren temel motivasyonlardan biri haline geldi. Ancak politik ve askerî elitler arasındaki çatışmalar buna izin vermeyecekti.
Filistin ulusal hareketinin kurumsallaşması ve Suriye’nin bölgesel rolü
1960’larla birlikte Filistin ulusal hareketi yeniden biçimlendi. 1959’da Yasir Arafat’ın öncülüğünde ortaya çıkan el-Fetih, kısa sürede Filistin toplumunda (hem Filistin’de hem de diasporada) en etkili siyasi aktör hâline geldi. Ancak Suriye rejimi, Cezayir dışındaki diğer Arap ülkelerine benzer şekilde, el-Fetih’in kurumsal bağımsızlığını ve popülaritesini endişe verici buldu. 1964’te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), başlangıçta Arap devletleri tarafından şekillendirilen yapılardan biri olarak görülüyordu. Bu durum Suriye için görece kabul edilebilirdi Ancak 1967 Savaşı’nın ardından el-Fetih’in FKÖ içindeki hegemonyası, Şam’ı rahatsız etti; zira daha otonom davranan el-Fetih, Suriye devleti ya da Arap dünyasının geneli açısından kontrol edilebilir bir yapı değildi. 1960-70’lerdeki bu dönem, Suriye ile el-Fetih – FKÖ ekseni arasındaki kırılgan ilişkinin tarihsel temellerini oluşturdu.
Aynı dönemde Filistin sol hareketleri [özellikle George Habbaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ve ondan ayrılan Naif Havatme’nin kurduğu Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC)] Suriye ve Sovyet bloğuyla ideolojik bağlar kurdu. Bu yakınlık, Soğuk Savaş döneminde Suriye ile bu tür sol/sosyalist çizgideki örgütler arasında bir “avantajlı ortaklık” zemini yarattı. Suriye, Filistin solunu hem Mısır–FKÖ nüfuzundan uzak tutmak hem de Arap dünyasında Sovyet yanlısı bir güç dengesi kurmak için bir aracılık merkezi olarak konumlandı, bu sayede Sovyetler’e daha yakın bir güvenlik çizgisini sürdürebildi. Böylece Filistin meselesi (bilhassa sol boyutuyla), Suriye’nin dış politika kimliği ile doğrudan entegre oldu.
1980’ler ve sonrasında İslamcı hareketler, İran ekseni ve Filistin’in genişleyen tatısı
1979’da yaşanan İran İslam Devrimi, Orta Doğu’daki dengeleri sarsarken Suriye’nin Filistin stratejisini de yeniden şekillendirdi. Şam, 1980’lerin başından itibaren İran ile kurduğu stratejik ilişki sayesinde Filistin’de İslamcı örgütlerin yükselişine evsahipliği yapmaya ve kolaylaştırıcılık rolü oynamaya başladı. 1987’de kurulan Hamas (İslami Direniş Hareketi) ve 1980’lerde ortaya çıkan Filistin İslamî Cihad Hareketi (İslami Cihad) Filistin davasının seküler-milliyetçi çizgisini genişleterek daha ideolojik ve dinî bir temele oturtuldu. Bu ideolojik temel, bir yönüyle İhvan-ı Müslimin’in bir yönüyle de İran İslam Devrimi’nin renklerini taşıyordu.
Suriye, Hamas’ın siyasi bürosu ve lojistik kanallarına uzun yıllar boyunca (Suriye İç Savaşı’nın şiddetlendiği 2012’ye kadar) Şam’da evsahipliği yaptı. Bu durum, Filistinli örgütlerin Orta Doğu’da sadece askerî değil, diplomatik ve ideolojik bir eksende de konumlanmasına imkân tanıdı. Suriye–İran–Hizbullah–Hamas/İslami Cihad hattı, 2000’li yıllarda “direniş ekseni” olarak anılacak bir yapı yarattı. Bu yapı, Filistin meselesini yalnızca İsrail-Filistin çatışması olarak değil; bunun ötesinde bölgesel güç rekabeti, mezhep dengeleri, Amerikan karşıtlığı ve uluslararası jeopolitik rekabet üzerinden tanımlanan uzun vadeli bir stratejiye dönüştürdü.
Bu dönemde Suriye, Filistinli örgütlerin hâmisi ve koruyucusu olduğu kadar, onları denetleyen ve gerektiğinde baskılayan bir aktör hâline geldi. Özellikle dolaylı çatışma, lojistik sevkiyat, sınır geçişleri ve diplomasi kanalları Suriye’nin elindeki başlıca araçlar ve baskı unsurlarıydı.

2011–2024: Suriye İç Savaşı, Filistin kamplarında dram, Hamas ile kopuş
2011’de başlayan Suriye İç Savaşı, Şam’ın Filistinli İslamcı örgütler ve ülkedeki sığınmacılarla ilişkilerinde kırılgan bir dönemin eşiğiydi. Filistinli göçmenlerin yoğun yaşadığı kamplar –bilhassa Şam’ın güneyindeki Yermuk Mülteci Kampı- kısa sürede çatışma alanına dönüştü. Yermuk Kampı, 2012 sonbaharında ayaklanmanın başkent Şam’da yayılmasıyla birlikte askerî ve siyasi hesapların odağı hâline geldi.
Rejime yakın bazı Filistinli militan gruplar ile rejim yanlısı güçler kampı muhasara altına aldı, muhalif Filistinli gruplar ve siviller ise bu iç savaşta tarafsız kalmaya çalıştı. Ancak Aralık 2012-13’ten itibaren kamptaki rejim muhaliflerini zayıflatmayı amaçlayan hava bombardımanı ve ardından başlatılan ablukayla kamp kuşatma – açlık – sivil kayıplar sarmalına girdi, bu saldırılar sonrası kamptaki evlerin yarıya yakını yıkıldı veya kullanılamaz hale getirildi. Binlerce Filistinli sivil bu süreçte hayatını kaybetti; kamptan kaçabilenler ise Lübnan, Ürdün, Türkiye ya da Batı’ya yöneldiler.
Bu süreçte, 2011 öncesi Şam’da siyasi melce bulmuş olan Hamas yönetimi –özellikle örgütün siyasi ofis başkanı Halid Meşal- rejime karşı mesafenin artması, silahlı muhalefetin Suriye içindeki yükselişi ve Şam’da siyasi ortamın radikal değişimi nedeniyle 2012 civarında Suriye’den ayrıldı. Bunun üzerine Suriye yönetimi ülkedeki Hamas ofislerini kapattı. Katar’a taşınan Hamas liderliği ise iyice Suriye’den (ve önemli ölçüde İran’dan da) ayrışmaya başladı.
Bu kopuş, Suriye’nin Filistinli İslamcı örgütlerle “resmî ittifak” dönemini fiilen bitirdiğini gösteriyordu. Aynı zamanda Suriye rejiminin Filistin davasına ilişkin söylemiyle pratiği arasındaki makas da derinleşmeye başladı. Yermuk’ta yaşananlar, Suriye devletinin “Filistin’i koruma” iddiasını boşa düşürüp, iç savaş koşullarında güvenlik ve rejim önceliğini muhafaza yaklaşımını somut şekilde ortaya koymaktaydı. Suriye–Filistin ilişkisi, böylece hem ideolojik hem de insani bir krize dönüştü.
2020’lerin başında Filistinli örgütlerle arayı düzeltme çabası
2020’lerin başında Suriye rejiminin iç savaşta askerî zafer elde ettiği ilan edilse de ülkede yaşanan toplumsal, ekonomik ve demografik yıkım derindi. Filistinli mülteciler içinse durum kritik hale geldi: Yermuk ve diğer kamplar ya harap oldu ya da nüfus büyük ölçüde dağıldı. 2022 sonrası kısıtlı bir geri dönüş başlasa da niteliksel olarak eski sosyal doku, hizmet altyapısı, güvenlik ve kamusal haklar büyük ölçüde yok oldu.
Aynı zamanda, 2022–2023 itibarıyla bazı Filistinli yapılanmalar Suriye’yle yeniden temas kurmaya çalıştı. Bilhassa Hamas ile İran arasındaki zorunlu ittifak yeniden kurulmaya çalışılırken, örneğin 2022’de Hamas’ın üst düzey bir yetkili temsilcisinin ilişkileri yeniden kurmak amacıyla Şam’ı ziyaret ettiği haberleri medyada yer aldı. Bu girişimler, Suriye rejiminin ve Filistinli grupların yeni bir diplomatik normalleşme arayışında olduğunu gösteriyordu.
8 Aralık 2024’teki dönüm noktası sonrasında ise daha karmaşık bir süreç başladı Suriye’de; ABD ile ilişkileri bozmak istemeyen el-Şara yönetimi Hamas ve İslami Cihad ile İran’la yakın ilişkiler dönemindeki ittifakı kurmaya niyetli değil, ancak ülkedeki Filistinli sığınmacıların durumu Baas dönemi ve iç savaşa göre bariz biçimde iyileşmeye başladı. Bugün Suriye’de yaklaşık 450 bin Filistinli mülteci olduğu tahmin ediliyor, ama bu nüfusun büyük bir kısmı kayıt dışı, göç etmiş, ülke dışına gitmiş ya da kamplardan dağıtılmış durumda.
Ve sonuçta Filistin meselesi artık yalnızca bir “direniş” ya da “mülteci sorunu” değil; Suriye'nin yeniden yapılanması, demografik dönüşüm ve bölgesel diplomasiyle iç içe geçmiş kompleks bir realiteye dönüşmüş durumda.
“Direniş ekseni” söylemi neden Suriye için hem fırsat hem risk oldu?
Suriye’nin Filistin meselesine dair bir asra yakın süredir devam eden tutumu, kendi içinde bazı çelişki ve riskleri barındırıyor ki bu dinamikler üç ana grupta toplanabilir:
i) Devletleşme ve Kurumsal Güvenlik İkilemi: 1960–80’lerde Filistinli sol ve İslamcı örgütleri himaye eden Suriye, hem Sovyetlerle ilişkilerde ilave bir manivela sağlayıp Arap dünyasında prestij kazandı hem de bu gruplar üzerinden nüfuz devşirdi. Ancak bu politika, devletin tekelci güvenlik anlayışıyla zaman içinde çelişti; özellikle 2011 sonrası devletin varlık meşruiyeti iç düzen ve güvenlik üzerinden yeniden tanımlanınca, Filistinliler ikinci plana düşmeye başladı.
ii) Kimlik ve Aidiyet Sorunu: Filistin davası Suriye’de hem toplumsal (mülteci cemaat) hem ideolojik (direniş ekseni) bir kimlik inşa etmeye yarıyordu. Fakat iç savaş ve devletin güvenlik odaklı politikası, Filistinlileri bu kimlikten koparmaya yöneldi; Yermuk örneği, aidiyetin ve karşılıklı güven olgusunun ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.
iii) Jeopolitik Riskler: Suriye–İran–Hizbullah hattını destekleyen Filistinli militan yapılar, hem Suriye’yi küresel aktörlerin hedefi hâline getirdi hem de Filistin davasının Arap birliği temelli meşruiyetini zayıflattı. 2011 sonrası dengelerde bu hattın kırılması ise, Suriye’nin bölgesel ve uluslararası izolasyonunu daha da derinleştirdi.
***
Suriye–Filistin ilişkisini salt coğrafi ya da ideolojik bir kardeşlik olarak gören bakış açısı, dönemin dinamiklerini ve devlet refleksli pratikleri gözden kaçırmaktadır. Bu tür bir ilişki, 20. yüzyıl başından 2020’lere kadar bir devlet kurma, nüfus yönetimi, dış politika stratejisi, kimlik inşası ve bölgesel rekabet deneyimini yansıtıyor. Suriye, zaman zaman Filistin davasının en güçlü savunucularından biri oldu, zaman zaman da Filistin toplumunu (ve örgütlerini) kendi güvenlik ve ülke çıkarları doğrultusunda baskı altına aldı.
8 Aralık’tan sonra artık yeni bir dönem başlıyor olabilir; sahada yeniden inşa, uluslararası yeniden konumlanma, Filistinli mültecilerin statü arayışı… Ancak bu süreç, eskisinden daha karmaşık, daha kırılgan ve daha belirsiz. İsrail’in en güçlü komşularından biri olan ve Tel Aviv’in işgal tehdidine maruz kalan Suriye’nin Filistin meselesindeki rolü ne olacak? Filistinliler bu yeni dönemde nasıl konumlandırılacak? Suriye iç siyasetinin istikrarı ile Filistin halkının hak ve talepleri nasıl dengelenecek? Bu sorular, hem bölgesel hem küresel aktörler açısından önümüzdeki yıllarda netlik kazanacak.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.