Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 33: Arap-İsrail İhtilafında Suriye’nin Durumu

Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; Suriye'nin 1948’den Baas sonrası döneme uzanan süreçte Arap-İsrail çatışmasıyla şekillenen askeri performansını, rejim inşasını, dış politika yönelimlerini ve ulusal kimliğini Fokus+ için inceledi.
Mehmet Akif Koç
Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 33 Arap-İsrail İhtilafında Suriye’nin Durumu

19.12.2025 - 16:48  |  Son Güncellenme:  19.12.2025 - 17:06

Suriye’nin Orta Doğu’nun modern tarihindeki yerini anlamanın önemli bir parametresi, ülkenin Arap-İsrail çatışmasındaki rolüne bakmaktır. İsrail’in varlığı ve Suriye’yle ilişkileri yalnızca dış politikanın değil, rejim inşasının, ordu yapılanmasının, elit dönüşümünün ve ulusal kimlik tartışmalarının da ana eksenini oluşturdu. Suriye’nin İsrail’le sınırdaş olması ve Golan Tepeleri gibi sınırdaki jeostratejik alanların hâkimiyeti konusunda savaşmış olmaları, Şam’ı İsrail karşısında Arap dünyasındaki en kırılgan ve sorunlu konuma yerleştirmiş durumda.  

Bu bölümde, Suriye’nin 1948’den 1973’e dört büyük savaşta sergilediği performans ile 1980’lerden 2000’lere uzanan süreçte, İsrail’le çatışma ve müzakere dönemlerini bütünlüklü bir çizgide ele almaya gayret edeceğim. 

1948 Arap-İsrail Savaşı: Yeni devletin kırılganlığı 

1948 Savaşı, henüz iki yıl önce bağımsızlığına kavuşmuş olan Suriye için hem devlet kapasitesinin hem de ordu yapılanmasının ilk büyük sınavıydı. Bağımsızlıktan hemen sonra kurulan Suriye ordusu, hem subay kadroları hem de lojistik kapasite bakımından son derece yetersizdi. Filistin coğrafyasının kuzeyinde Celile ve Taberiye yönünde başlatılan harekât, koordinasyon eksikliği nedeniyle başarısız oldu. Büyük resimde ise, Arap orduları arasındaki uyumsuzluk ve koordinasyonsuzluk, rekabet, husumet gibi unsurlar Suriye’nin hareket alanını daha da daralttı. Bu dönemde Ürdün’ün kendi stratejik hedeflerini ve Londra’yla ilişkilerini öncelemesi, Mısır’ın Gazze’ye sıkışması ve Irak’ın sınırlı müdahalesi, Şam’ın içinde bulunduğu yapısal zafiyetleri daha da görünür hâle getirdi. 

Savaşın ardından 1949 yılında ardarda yaşanan üç askerî darbe, yenilginin doğrudan siyasal sonucu olarak ortaya çıktı. Sünni şehirli elitler içinden gelen Şükrü el-Kuvvetli ve ona yakın politik isimler 1947-48’deki yenilgilerin ana sorumlusu olarak hedef tahtasına konuldu (aynı dönemde Irak ve Mısır’da da monarşiler benzer şekilde suçlanmıştı). Ordu içindeki hizipler birbirini “Filistin’i kaybettirmekle” suçladı ve darbelerle Suriye’de uzun süreli bir istikrarsızlık dönemine girildi. 1948, böylece yalnızca bir dış politika başarısızlığı değil, rejim yapılanmasının kaderini belirleyen bir kırılma olarak da tarihe geçmiş oldu. 

1956 Süveyş Krizi: Savaşmadan yükselen bir bölgesel profil 

Suriye, 1956 Süveyş Krizi’nde doğrudan savaşmasa da Arap milliyetçiliğinin Nâsır öncülüğündeki yükselişinden ve Mısır’ın prestij kazanmasından önemli ölçüde fayda sağladı. Krizin İngiltere-Fransa-İsrail üçlüsüne karşı Nâsır’ın zaferi şeklinde algılanması, Suriye’de anti-emperyalist ve Sovyet yanlısı bir atmosferi güçlendirdi. Şam, Moskova ile ilişkilerini derinleştirerek ordusunu Sovyet modeline açtı ki bu süreç, Baasçı ve sol-milliyetçi subayların hem ordu içinde yükselişini hızlandırdı, hem de ordunun iç siyasette en önemli güç merkezi olarak konumunu tahkim etti. 

Süveyş Krizi 

Süveyş Krizi aynı zamanda İsrail’in Suriye sınırında gerçekleştirdiği ilk ciddi operasyonlara sahne oldu. 1956’da İsrail hava kuvvetlerinin sınır karakollarına yönelik saldırıları, Golan Tepeleri’nin stratejik değerinin Şam tarafından daha iyi anlaşılmasına yol açtı. Kriz sonrası oluşan bölgesel atmosfer, Nâsır’ın karizmatik yükselişi ve İsrail karşısında tek başına ayakta duramama endişesi, Suriye’yi 1958’de Mısır’la Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurmaya götüren ideolojik ve kurumsal birleşme dalgasını hazırladı. 

1967 Altı Gün Savaşı: Golan’ın kaybı ve rejim mimarisinin sertleşmesi 

1967 Savaşı, Suriye’nin Arap-İsrail çatışmasındaki en ağır mağlubiyetidir ki halen daha o savaştaki kayıplarının yarattığı sorunlarla boğuşuyor. Daha savaşın ilk saatlerinde hava kuvvetlerinin büyük kısmını kaybeden Suriye [aynı kaderi Mısır da yaşadı], topografik açıdan kritik bir bölge olan Golan Tepeleri’ni İsrail’e bırakmak zorunda kaldı. 1.200 km²’lik bu yüksek plato, Şam’a yalnızca 60 km mesafede olması sebebiyle Suriye güvenlik doktrininin ana unsuru hâline geldiği gibi, İsrail’in Suriye üzerindeki baskısının da ana omurgasını oluşturuyor. 

Yenilginin iç siyasete etkileri derindi. 1966’daki Baas içi darbeyle radikalleşen yönetim, savaşın ardından toplumsal öfke altında kaldı ve subay klikleri arasında karşılıklı suçlamalar hızla arttı. Bu ortam ve mevcut ordu üst kademesinin suçlanması, 1970’te Hafız Esad’ın “Düzeltme Hareketi” ile iktidarı ele geçirmesinin önünü açtı. Esad’ın iktidara gelişi, Suriye’de uzun dönemli bir otoriter yönetimin başlangıcı olurken, Golan’ın kaybı rejimin güvenlikçi söyleminin sürekli bir meşruiyet kaynağı hâline geldi. 

Savaş aynı zamanda Suriye’yi Sovyet eksenine daha da mecbur kılıp, Kremlin’in dışarıdaki önceliklerine bağladı. 1967 sonrası askerî yeniden yapılanma süreci, zırhlı birliklerin genişletilmesi, hava savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve subayların Sovyet akademilerinde eğitilmesi üzerine kuruldu (Hafız Esad’ın kendisi de pilot kurmay subayken 1950’lerin sonunda Sovyetler Birliği’ne askerî eğitim için gönderilmişti). Bu şekilde kemikleşen Sovyet-Suriye ekseni, sonraki savaşın belirleyici dinamiklerinden biri olacaktı. 

1973 Yom Kippur Savaşı: Askerî performansın zirvesi ve stratejik eşik 

1973 Savaşı, Suriye’nin Arap-İsrail çatışmasında sergilediği en etkili ve verimli sayılabilecek askerî performans olarak dikkat çeker. Hafız Esad’ın orduyu modernize etmesi, Sovyetlerden sağlanan geniş çaplı silah akışı ve Mısır’la senkronize harekât planlaması ilk 48 saatte somut başarılar üretti. Aynı şekilde Mısır ordusu da bu sürpriz unsuru sayesinde İsrail’e karşı başlarda somut kazanımlar elde edebildi. 

Suriye birlikleri bu avantajla Golan cephesinde önemli bir derinliğe ilerledi ve İsrail savunma hatlarını yararak operasyonel bir üstünlük sağlamayı başardı. Ancak savaşın kaderi, ABD’nin İsrail’e yönelik devasa lojistik desteği ve İsrail’in organizasyonel açıdan cephelerdeki durumunu toparlamasıyla değişti. İsrail karşı saldırıya geçince Suriye birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı ve savaş hattı tekrar 1967 sınırlarına yakın bir çizgiye oturdu. 

Her şeye rağmen 1973 Savaşı’nın Suriye açısından üç önemli sonuç doğurduğunu söyleyebiliriz: 

i) 1967 Savaşı’nın travması kısmen telafi edildi, ordu içindeki özgüven yeniden arttı ve Hafız Esad (Enver Sedat’a benzer şekilde) prestij kazandı. 

ii) ABD’nin bölgedeki belirleyici rolü kabullenildi ve Sovyetler’in bu ölçekte bir aktör olamayacağı anlaşıldı. Bu durum da Suriye’nin (SSCB zaman içinde zayıflayıp dağılırken), sonraki yıllarda zaman zaman ABD’yle müzakere arayışına yönelmesinde etkili oldu. 

iii) Mısır’ın 1973 Savaşı sonrası barış sürecine yönelmesi ve İsrail’le Camp David Antlaşması’nı imzalaması, Arap sistemindeki rol dağılımını değiştirdi. Kahire’nin boşalttığı İsrail karşıtı cephenin liderliğini bir süre Suriye aldı, 1979 Devrimi’nden sonra da İran’la bu alanda yoğun işbirliğine yöneldi. 

Hizbullah bayrağı

Suriye, bu yeni konumunu Lübnan’daki işgali derinleştirmek ve sonraki yıllarda bu ülkedeki Filistinli örgütler aracılığıyla ve Hizbullah gibi İran kontrolündeki silahlı yapılar üzerinden, İsrail’e karşı bir düşük yoğunluklu savaş süreci başlatarak başka bir seviyeye taşıdı. 

1990’lar: Madrid süreci ve zorlu müzakereler 

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşü Suriye için yeni bir jeopolitik zorunluluk yarattı. Moskova'nın desteği zayıflayınca Şam yeni bir diplomatik manevra alanı aramaya başladı. 1991 Madrid Konferansı ve ABD ile diplomatik müzakere arayışları bu bağlamda önemli bir dönemeçti. 

1990’larda ABD’nin himayesinde yürütülen Suriye-İsrail müzakereleri Golan Tepeleri'nin geleceği üzerine yoğunlaşmaktaydı. Hafız Esad’ın temel pozisyonu “1967 sınırlarına tam dönüş + İsrail’in güvenlik garantileri” iken, İsrail özellikle su kaynakları, güvenlik tamponu ve erken uyarı istasyonları konusunda tavizsizdi ve Suriye’yi zorluyordu. 1999–2000 barış görüşmeleri –özellikle Clinton’ın arabuluculuğundaki Shepherdstown süreci- çözüm sağlanması yolunda en fazla yakınlaşılan nokta olarak tarihe geçti. Ancak iki taraf arasında birkaç yüz metreye sıkışmış “Taberiye Gölü kıyı çizgisi” tartışması bile çözümsüzlük yarattı.  

2000’de Hafız Esad’ın ölümüyle bu süreç sona erdi. Bu dönemden itibaren Suriye yeniden İran ve Hizbullah ile yakın eksene kayarken, İsrail iç siyasetinde de çözüme daha yakın olan Ehud Barak’ın iktidarı Şaron-Netanyahu çizgisine kaybetmesiyle, İsrail-Suriye arasındaki diplomatik çözüm ihtimali tamamen askıya alındı. 

2000–2011: Statükonun sertleşmesi ve dolaylı çatışma doktrini 

Beşşar Esad’ın iktidara gelişi Suriye’nin İsrail politikasında büyük bir kırılma yaratmadı; ancak yöntemsel bir dönüşüm gerçekleşti. Esad yönetimi temelde üç stratejiye odaklanmaktaydı: 

a) Lübnan’daki nüfuzun sürdürülmesi: 2005 Hariri suikastı sonrası Suriye askerleri Lübnan’dan çekilmek zorunda kalsa da Şam, Hizbullah üzerindeki etkisini koruyarak İsrail’e karşı dolaylı baskı gücünü sürdürdü. 

b) Askerî modernizasyon çabaları: Özellikle hava savunması alanında İran ve Rusya ile işbirliği arttırıldı, fakat Suriye ordusunun 1973’teki düzeyine yaklaşan bir modernizasyon hiçbir zaman gerçekleşemedi. 

c) Golan’ın müzakere gücü olarak saklanması: 2008’de Türkiye’nin arabuluculuğunda İsrail ile Suriye arasında yürütülen dolaylı görüşmeler Esad yönetiminin diplomasiye tamamen kapalı olmadığını gösterdi, ama 2009-2010’da İsrail iç siyasetindeki değişimler süreci bir kez daha akamete uğrattı. 

Bu dönemde Suriye’nin İsrail’e karşı caydırıcılığı konvansiyonel askerî güçten ziyade, Lübnan’daki vekil aktörler ve İran’la kurulan stratejik ittifak üzerinden şekillendi. Bu durum, 2003 Irak İşgali’nden beri İran’ın sürekli yükselen bölgesel nüfuzunun Suriye-Lübnan sahasındaki açık yansımalarını göstermekteydi ki 7 Ekim 2023’e kadar bu konjonktür sürecekti. 

Baas döneminde İsrail-Suriye ilişkilerine genel bir bakış 

1948’den 2011’e uzanan çizgide Suriye’nin Arap-İsrail çatışmasındaki konumu, iç ve dış siyasette belirleyici olan üç ana temayla açıklanabilir: 

i) Coğrafyanın belirleyiciliği: Golan Tepeleri gibi kritik alanlar, Suriye’nin güvenlik doktrinini temelinden belirledi. Şam’ın jeopolitik kırılganlığı ve tek başına İsrail karşısında savaş sahasında kalmaktan kaçınması, savaş ve barış politikalarını sürekli olarak sınırlandırdı. 

ii) Rejim inşasının çatışmayla iç içe geçmesi: 1948 yenilgisi Suriye’deki seri askerî darbeleri tetikledi, 1967 yenilgisi Esad rejimini doğurdu, 1973 savaşı rejimin meşruiyetini pekiştirdi, 1980’lerden itibaren Lübnan politikası iç istikrar ve İsrail’i dengeleme stratejisinin bir parçası hâline geldi. 

iii) Arap sisteminin koordinasyonsuzluğu ve kırılgan müttefiklik yapısı: Mısır ile ilişki döngüleri, Sovyet desteğinin sınırlılıkları, ABD’nin bölgesel müdahaleleri ve Arap devletleri arasındaki rekabet Suriye’nin her savaşta tek başına kaldığı hissini derinleştirdi. Suriye, bu şartlarda İran’a daha fazla yönelecek ve 1980’lerden itibaren bir anlamda buna mecbur bırakılacaktı. 

Bu çerçevede Suriye’nin Arap-İsrail çatışmasındaki tarihsel rolü, yalnızca askerî performanslardan ibaret değil; bilakis ülkenin kimliğini, rejimini, dış politika yönelimini ve toplumsal hafızasını şekillendiren çok katmanlı bir süreç olarak belirdi. Modern Suriye devletinin oluşumunda bu çatışmanın izi silinemez derecede derin olup, 2011 sonrası yaşanan iç savaşın arka planını anlamak için bile hâlâ belirleyici bir tarihsel hat sunuyor.  

Baas sonrası dönemde de bu sorunlu geçmiş, ABD’nin tüm girişimlerine rağmen, ülkenin İsrail’le ilişkilerinin doğasını belirlemeye devam edecek. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.