Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 32: Suriye’nin Ekonomik Yapısı: Bağımsızlıktan Soğuk Savaş’ın Sonuna

Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; Suriye’nin bağımsızlıktan Soğuk Savaş’ın sonuna kadar geçirdiği ekonomik dönüşümü, gümrük birliği döneminden Baas rejiminin ekonomi-politik yönelimlerine uzanan yapısını Fokus+ için inceledi.
Mehmet Akif Koç
Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye – 32 Suriye’nin Ekonomik Yapısı Bağımsızlıktan Soğuk Savaş’ın Sonuna

12.12.2025 - 16:33  |  Son Güncellenme:  12.12.2025 - 17:11

Suriye ve Lübnan, bağımsızlıklarına resmen 1941’de kavuşmuş olsa da 1946 yılı başlarında, yani İngiliz ve Fransız birliklerinin çekilmesinden sonra, herhangi bir yabancı gücün doğrudan müdahalesi olmaksızın kendi ekonomilerini özgürce yönetebilecek duruma geldiler. Bu açıdan 1918’de Osmanlı Devleti’nden kopuşun ardından, kendi kaderlerini ekonomik anlamda da ellerine almaları ancak otuz yıl kadar sonra mümkün olabildi.

Savaş sonrası Gümrük Birliği yılları (1946-50) 

Savaş sona ermişti lakin bu otuz senelik iç içe geçmiş Paris-Şam-Beyrut ilişkilerini bir anda kesip atmak kısa vadede mümkün değildi, bilhassa ekonomik anlamda bir geçiş dönemine ihtiyaç duyuluyordu. İki yeni ulusal devlet, Suriye ve Lübnan, hem eski üretim ve ticaret yapılarını bir süre daha devam ettirmek, hem de Fransa’ya karşı bir blok halinde hareket edebilmek amacıyla 1943’te kendi aralarında bir gümrük birliği kurmak ve bunu “Yüksek İktisadi Konsey” adı verilen bir yapı denetiminde gerçekleştirmekte mutabık kaldı. Fakat pratikte bunu tam manasıyla başaramadılar; Fransız Merkez Bankası’yla para arzı ve döviz rezervi görüşmelerinde önce Lübnan 1948’de, ardından Suriye 1949’da kendi para anlaşmalarını ayrı ayrı imzaladı. Böylece 1949’dan itibaren Suriye lirası tedavüle sokuldu ve Şam ilk kez kendi para arzı üzerinde tam kontrol sahibi olabildi. 

Suriye ile Lübnan’ın demografik, politik ve coğrafi farklılıkları belirgindi, bu nedenle savaş sonrasında yollarının ayrılması bir süre sonra kaçınılmaz hale gelmeye başlıyordu. Bankacılık ve ticarete daha fazla önem veren, uluslararası ticarete aşina liman kentlerine sahip Lübnan kendi çizgisinde ilerlerken; Suriye ise tarım ve sanayi alanlarındaki daha geleneksel kalkınma yöntemlerine odaklanmaktaydı. İki ülke arasında Batı Akdeniz ticaretinin denetimi alanında sorun çıkması ise kaçınılmazdı; Beyrut ve Lazkiye limanları kısa sürede kendi aralarında ticari rekabete girişecekti.  

1948 Arap-İsrail Savaşı

Ancak asıl sorun, 1948 Savaşı’nda İsrail tarafından hezimete uğratılan iki Arap ülkesinin iç siyasetteki sorunlar nedeniyle ekonomik alanda da ihtilaflar yaşamaya başlamasıydı. Bu en çok Suriye’yi etkileyecekti. Suriye Mart 1950’de Lübnan’la arasındaki gümrük birliğini yürürlükten kaldırdı, fakat yüzyıllardır iç içe geçmiş haldeki ikili ekonomik yapının tamamlayıcılığından kaynaklanan sorunlar bir süre daha devam etti. Bilhassa Suriye’nin uyguladığı boykot iki ülkenin de ekonomisine zarar vermeye başladı. Şam’da sürekli değişen yönetimler ve değişen öncelikler, nihayetinde 1952’de, tarım ve sanayi ürünlerinin serbest dolaşımına imkân veren bir serbest ticaret anlaşmasını imzalayıp yürürlüğe koyabildi ve ikili ilişkilerde onarım aşamasına geçilebildi. 

1950’den sonra Suriye ekonomisi 

Suriye’de bağımsızlık sonrası asıl sorun, sürekli darbeler ve istikrarsız yönetim yapısıydı; bilhassa geleneksel sınıfların denetimiyle sosyalist uygulamalar arasında 1960’lara kadar yaşanan rekabet, ülkenin ekonomik yönelimlerini de şekillendirmekteydi. Bu düzlemde kabaca, 1970’lere kadar devlet denetimindeki ekonomik sistemle, 1970’lerle birlikte özel sermayeyle yeniden uzlaşma yoluna gidilmesi dönemi, ekonomik yapıdaki iki ana aksı oluşturur.  

Suriye’nin geleneksel olarak tarıma elverişli yapısı, 1945-58 arası dönemde Cezire ile Fırat nehri boyunda, artan miktarda toprağın ekili alan kapsamına alınmasını ve iktisadi büyümenin ana lokomotifinin tarım olmasını netice verdi. Tarım yoluyla geleneksel sınıflar halen siyasal sistem üzerinde etkiliydi; ancak ülkenin daha hızlı ve verimli bir şekilde kalkınmasını, bu amaçla doğrudan devletin ekonominin merkezine geçmesini savunan “planlamacılar” lehine dengeler değişiyordu. Bu eğilim, demiryolları, su ve elektrik şebekeleri, Fransız şirketlere ait tütün tekeli gibi stratejik sektörlerdeki kamulaştırmayla kendini gösterdi. Duyulan büyük ihtiyaca rağmen, ülkenin politik bağımsızlığını en büyük kazanım olarak gören milliyetçi hükümetler, kalkınma amaçlı dış borçlardan özellikle uzak durunca ve buna kamunun yetersiz potansiyeli de eklenince, ekonomik canlanma zayıf kaldı. 

Suriye’de devlet ağırlıklı ekonomik kalkınma dönemi, özellikle 1958-61 arasındaki Birleşik Arap Cumhuriyeti deneyimi sırasında iyice ortaya çıktı; Nâsır ve Mısırlı bürokratların devletçi dayatmaları da bunda katalizör vazifesi gördü. 1960’da kurulan Kalkınma Bakanlığı’yla, toplam kamu yatırımlarının % 60’ının baraj ve su kanalları yapımına yönlendirilmesi bunun ilk somut sonucu oldu. Nâsır’ın kendisi de Mısır’da benzer bir süreçten geçmiş, hatta küresel bir oruna dönüşen 1956 Süveyş Krizi, Asvan Barajı’nın devasa finansmanına dış kaynak bulunamaması sürecinde ortaya çıkmıştı. 

Mısır’ın bir diğer etkisi toprak reformu alanında oldu; 1958’de Mısır modeli izlenerek, toplam ekili alanların %75’ini temsil eden kiralama ve ortakçılık/yarıcılık sistemi düzenlenmeye çalışıldı. Sonuçta, 1,5 milyon hektarlık alana –yani Mısır’da 1952’de çıkartılan aynı yasa kapsamındaki toprağın yaklaşık sekiz katı büyüklüğe- devlet tarafından el konuldu. Ancak bu ölçekte devasa projeler için kuvvetli devlet mekanizması, halkın teveccüh ve desteği, toprak sahiplerinin de rızasının yanında büyük ekonomik kaynaklar zaruriydi. Suriye bunların hemen hepsinden mahrumdu, haliyle bu büyük proje de bu şartlarda yönetilip sonuçlandırılamadı. 1962’ye gelindiğinde, Mısır’la ortak birleşik devlet tecrübesi sona erdikten hemen sonra, el konulan toprakların sadece %10’u yeni sahiplerine dağıtılabilmişti.  

Suriye’deki kamulaştırma ve topraklara el koyma kararlarının arkasında, Nâsır ve Birleşik Arap Cumhuriyeti tecrübesi olduğunun farkında olan kırsal kesimdeki güçlü toprak sahibi aileler –sayıları üç bin kadardı- bu hamleye büyük direnç gösterdi. Mısır’la birliğin de bu projelerin yürütülmesinin de akamete uğramasının ana saiki, bu geleneksel kesimlerin direnciydi; nitekim 1961-63 arasındaki “ayrılıkçı rejim” yönetimi tam da bu sınıfların kontrolündeydi. Ancak bu dönem de sert bir darbeyle sona erdirilecek ve Suriye’de bitmeyen hesaplaşmalar döneminin yeni ve uzun bir evresi başlayacaktı. 

Baas döneminin ekonomi-politiği 

1963 Baas Darbesi’nden itibaren –kendi içindeki “düzeltme darbeleri” ana gidişatı değiştirmedi- Suriye bambaşka bir politik yönelim evresine girdi. 2024 sonuna kadar süren bu evrede, çeşitli dönemlerde farklılaşan ekonomi politikaları, hem iç hem dış konjonktürün zorlamasıyla ortaya çıkmaktaydı. 

Suriye Eski Lideri Hafız Esad

Baas ilk geldiğinde sert sosyalist tedbirlerle ekonomiyi çok büyük ölçüde devlet denetimine soktu, 1961-63 döneminin ekonomideki rövanşist politikalarına karşı bir başka rövanş hamlesiyle yanıt verdi. Hafız Esad, her ne kadar sonradan otoriterliğin zirvesine çıkacaksa da, 1970’den itibaren kamu kontrolündeki ekonomiyi özel sektöre de açarak iç ve dış yatırımları arttırmayı öncelik haline getirmişti. Enver Sedat’ın aynı dönemde, Nâsır sonrası Mısır’da uyguladığı ekonomik açılım (infitah) politikalarının Suriye versiyonunu hayata geçirmeye çalıştı. Ticaret üzerindeki sınırlamaları kaldırma, inşaat ve turizm başta olmak üzere bazı sektörleri devlet dışı yatırımlara açma hamleleri bu neviden adımlardı. Böylelikle ekonomi 1973’teki Arap-İsrail Savaşı’nın getirdiği yıkımdan nispeten kurtulacak ve Petrol Krizi nedeniyle yükselen petrol fiyatlarının getirdiği nimetlerden de yararlanacaktı. 

Roger Owen & Şevket Pamuk, Esad yönetiminin 1970’lerde sürdürdüğü iktisadi siyasetin iki temel özelliğini tespit eder. İlk olarak, 1958’den beri uygulanan kamucu ekonomi-politiğin sürdürülmesiydi ki toprak reformu uygulamaları bu cümledendir. Kooperatifler, fiyat politikaları ve makineleşmeye dönük hükümet desteği sayesinde tarımda ciddi bir canlanma ortaya çıktı. İkinci olarak, sanayi ve tarım sektörlerinin üretim gücünü arttırmak için devasa projeler hayata geçirildi; Fırat üzerindeki Tebke Barajı 1973’te tamamlanırken, ülkenin kuzeydoğusundaki petrol kuyularından pompalanan petrolü işlemek üzere Humus Rafinerisi de 1975-76’da genişletildi (s. 205-207).  

Ancak bu dönemde ülkeye asıl mali girdiyi sağlayan finans hareketleri dış kaynaklıydı: Başta Arap ülkeleri olmak üzere uluslararası yardım ve hibeler, büyük miktarda dış sermaye girdisi ve Körfez’de çalışan işçilerden gelen dövizler. Bu tür ülkelerde sisteme giren paranın olmazsa olmazı haline gelen yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları da bu yıllardan itibaren daha yoğun şekilde tedavüle girmeye başladı. 

Fakat 1970’lerin bu olumlu seyrinin üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başlamakta gecikmedi. Petrol fiyatlarındaki düşüş, zincirleme olarak hem dış yardımları hem de ülkeye giren işçi dövizlerini geriletti. 1982-85 arasındaki kuraklık da tahıl hasadının azalmasına yol açtı. Sonuçta 1980’lerde Suriye’de, hem devlet gelirlerinin azaldığı hem de tarım/sanayide ihtiyaç duyulan yedek parça ve malzemelerin temininde güçlük çekildiği bir döviz bunalımı baş gösterdi. Bu şartlar altında asıl öncelik, Baas sistemini sürdürmek ve kurulan yapıyı yıktırmamaktı; IMF ve Dünya Bankası kredileri olmaksızın bunu başarmak ise güçtü. Kamu harcamalarında kısıntıya gidildi, ilaveten 1986’dan sonra “seçmeli bir liberalleşme” siyasetine öncelik verildi. Özel sektörün brüt yatırımlara ve üretime yaptığı katkı, hantallığını halen sürdürmekte olan kamu sektörününkini aşmıştı.  

Suriye’ye dair araştırmalarda bulunan ekonomistlerin çoğu, Soğuk Savaş döneminde sosyalist ağırlıklı kamusal sanayi performansının kötü olduğunda birleşir. Eleştiriler özellikle kötü yönetim, eski makinelerin kullanımı, elektrik enerjisi ve hammadde temininde yaşanan belirsizlikler nedeniyle kapasite altında üretim yapıldığı yönündedir. Ancak hem özel sektör hem kamusal sektörün yan yana var olduğu bu dönemde, sorunların tamamını kamuya yıkmak da kuşkusuz hatalı olacaktır (s. 210).  

Esad ve Baas’ın en büyük başarısı, topraksız köylüleri topraklandırma ve gelir dağılımı eşitsizliklerini gidermede görüldü. Toprak reformu sayesinde, 100 hektardan büyük birimlerin toplam topraklara oranı 1950’lerde % 50’lere varırken, 1970’lerde bu oran % 20’lerin altına düşürüldü; hiç toprağı olmayan ailelerin oranı da birkaç katlık bir düşüşün ardından % 15’lere geriletildi. Keza sağlık, eğitim ve sosyal refah açısından da Baas yönetimi altında önemli ilerlemeler söz konusudur. 

İktisadi büyüme performansı açısından sürece baktığımızda ise görünen tablo şudur: 1950-56 arasında yıllık % 5-6 seviyesindeki büyümeyi, 1956-58 arasında hafif bir yavaşlama, ardından 1970’lerin büyük bölümünde petrol fiyatlarına bağlı olarak görülen % 9’luk büyüme izler. 1980’lerin iktisadi zorlukları, 1980-89 arasında büyüme hızını % 1,6’ya kadar düşürecektir. Baas rejimi, 1970’lerin beklenmedik büyüme trendinin ardından, 1980’lerdeki bu en kritik dönemlerden birini daha ekonomi-politik dengeleri kontrol ederek aşmayı bilmişti. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.