Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye - 26: Bağımsızlıktan Baas Dönemine Kadarki Türbülans

Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında;1946’da bağımsızlıktan 1963’te Baas’ın iktidarı ele geçirmesine kadar Suriye’nin darbeler, bölgesel baskılar ve toplumsal kırılganlıklarla şekillenen siyasal tarihini Fokus+ için inceledi.
Mehmet Akif Koç
Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye - 26: Bağımsızlıktan Baas Dönemine Kadarki Türbülans

14.11.2025 - 14:20  |  Son Güncellenme:  16.11.2025 - 17:42

Nisan 1946’da son Fransız işgal birliklerinin de Suriye’den ayrılmasıyla birlikte ülkede yeni bir dönem başladı. Özlem ve hasretle beklenen bağımsızlık artık Suriye halkının ellerindeydi. Fransız manda yönetiminin ardından kurulan genç cumhuriyet, bir ulus-devlet inşa etmenin eşiğindeydi. Ancak bu yeni dönem, hem içerideki çalkantılar hem de bölgesel ve küresel gelişmelerin baskısı altında ilerleyecekti. Bu zorlu süreç, kimi zaman iç siyasal mücadeleler ve etnik/mezhepsel gerilimler, kimi zaman dış bölgesel gelişmelerden etkilenecek, sık sık da darbe ve cuntalarla otoriter savruluşlar yaşayacaktı. 

Yeni başlayan Soğuk Savaş döneminde jeopolitik olarak hassas bir konumda bulunan Suriye, 1946’dan 1963’e kadar geçen on yedi yıl boyunca art arda darbeler, siyasi krizler, ekonomik bunalımlar, toplumsal kırılmalar ve dış müdahalelerle mücadele etti. 1963’te Baas Partisi’nin iktidarı tek başına ele geçirmesiyle sona erecek olan bu türbülanslı dönem, hem Suriye'nin iç dinamiklerini hem de Ortadoğu’daki güç dengelerini şekillendirecekti. 

Bağımsızlık ve devlet inşası krizi 

Bağımsızlık sonrası Suriye, bir ulus-devlet için gerekli olan kurumları ve toplumsal uzlaşıyı oluşturmaktan uzaktı. Milletler Cemiyeti tarafından Suriye ve Lübnan’ı –güya- bağımsızlığa hazırlama görevi tevdi edilen Fransızlar, 1946’da İngilizler tarafından bölgeden zorla çıkartıldıklarında, geride zayıf bir bürokrasi, dışa bağımlı bir ekonomi ve parçalı bir siyasi yapı bırakmıştı. Tüm bu sorunların kaynağı olarak Fransızları görmek kuşkusuz kolaycılık olacak ve hakikati yansıtmayacaktır, buna mukabil Lübnan’da bıraktıkları miras Suriye’den daha sorunlu ve her an patlamaya hazır bir barut fıçısını andırıyordu. 

Ülkedeki siyasal sahne, geleneksel elitler, toprak sahipleri ve şehirli Sünni burjuvazi arasında paylaşılmıştı. Bu elitler, kırsaldaki yoksul kitlelerden ve azınlıklardan kopuktu. Siyasi partiler istikrarsız koalisyonlar kurmakta, ideolojik olarak ise liberalizm, muhafazakârlık, sosyalizm ve Arap milliyetçiliği gibi birbirine zıt eğilimleri temsil etmekteydi. Her iki ülke de savaş sonrası döneme eski politik seçkinlerin iktidarı altında girmişse de (Lübnan’da el-Huri ve el-Sulh, Suriye’de el-Kuvvetli öncülüğünde), Fransızların manda yönetimindeki yanlış uygulamaları sonucunda bu seçkinler özerklik uygulamalarından fazla bir deneyim elde edememişti ve önlerinde kendilerini bekleyen iç ve dış kaotik gelişmelerle baş edebilmeye hazır değillerdi.  

Nitekim Şam’da gücü elinde tutan Şükrü el-Kuvvetli deneyimsiz ordusunu 1948’de İsrail’le savaşa sokarak, zaten kurumsal yetersizlik içindeki ülkesinde kendi yükünü daha da arttırmıştı. Ancak içerideki baskı nedeniyle aksi yönde davranması da mümkün görünmüyordu. Yurtsever subaylar ise, Suriye’nin diğer Arap ülkeleriyle beraber aldığı yenilgi nedeniyle yozlaşmakla suçladıkları hükümeti hedef tahtasına oturtmuştu. Mısır’da da Suriye’den farklı bir tablo yoktu. 

 General Hüsnü Zaim

Suriye’de ordunun bu ortamda hızla siyasallaşması kaçınılmazdı. Subay kadroları içinde farklı hiziplerin ortaya çıkması, ilerleyen yıllarda Suriye siyasetinde askeri darbelerin olağanlaşmasına ve adeta “erken kalkanın darbe yaptığı” bir iklime girilmesine neden oldu. İlk darbe, Mart 1949’da General Hüsnü Zaim tarafından gerçekleştirildi. Onu izleyen aylar içinde iki darbe daha yaşandı: Sami el-Hinnavi ve Edib Şişekli (Çiçekli), iktidarı birbiri ardına sırayla devraldı. 1951’de Edib Şişekli otoriter bir yönetim kurdu ancak o da 1954’te devrildi. Bu süreç, Suriye’deki siyasal istikrarsızlığın ve kurumsal kırılganlığın derinliğini gösteriyordu. 

İsrail’in kuruluşu ve bölgesel dönüşüm 

Suriye’nin iç istikrarsızlığı, bölgesel bağlamda daha da ağır sonuçlar doğuruyordu ki 1948 Arap-İsrail Savaşı, bu anlamda ciddi bir dönüm noktasıydı. 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması, Filistin topraklarında büyük bir Arap hezimetine yol açarken, Suriye de bu savaşa katıldı ancak başarısız oldu. Bu mağlubiyet, Suriye ordusu içindeki genç subaylarda “sivil siyasal elitlerin yetersizliği” algısını güçlendirdi. Darbeler döneminin başlamasında bu hayal kırıklığının da doğrudan etkisi olduğuna kuşku yok. 

İsrail’in kuruluşu sadece Suriye için değil, tüm Arap dünyası için kalıcı bir travma yaratırken, bu yeni devlet kısa sürede bölgesel güç olmaya başladı. 1948 sonrasında içine girmekten çekinmediği sınır çatışmaları ve 1956’daki Süveyş Krizi, İsrail’in askeri kapasitesini ve Batı ile olan yakın bağlarını gözler önüne serdi. İsrail’in Batı blokuyla ittifakı pekişirken, Arap ülkeleri özellikle Mısır ve Suriye ekseninde bir “karşı blok” oluşturmaya yöneldi. Bu blokun İsrail karşısında ne derece başarılı olabildiğini de sonraki on yıllar açıkça gösterdi. 

Soğuk Savaş ve Bağdat Paktı: Bloklar arası kıskacın içinde 

1950’li yıllar, Soğuk Savaş’ın Ortadoğu’daki etkisinin en görünür hale geldiği dönemdi. ABD ve İngiltere öncülüğünde oluşturulan Bağdat Paktı (1955), Sovyet nüfuzunun Ortadoğu’ya yayılmasını önlemeyi amaçlıyordu. Türkiye, İran, Irak ve Pakistan bu pakta katılırken, Suriye katılmayı reddetti. Bu reddedişin ardında hem Arap milliyetçiliği hem de halkın –henüz birkaç yıl öncesine kadar işgali altına oldukları- Batı karşıtı tepkisi vardı. Bağdat Paktı, Suriye’de Amerikan yanlısı politikacılara karşı halk nezdinde büyük tepki oluşturdu ve ilerleyen yıllarda Sovyetler Birliği ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerin gelişmesine de zemin hazırladı. 

Suriye Komünist Partisi, bu dönemde özellikle işçi sınıfı, aydınlar ve bazı azınlık gruplar arasında güç kazanmaya başladı. Sovyetler, Suriye’ye silah, ekonomik yardım ve siyasi destek sağlayarak etki alanını genişletme çabası içine girerken, aynı yıllarda ABD’nin bölgede izlediği politika da aşağı yukarı aynı çerçevedeydi. Özellikle 1956’daki Süveyş Krizi'nden sonra Mısır ile birlikte Suriye de Sovyet kampına yöneldi. Bu yönelim, Batı ile ilişkilerin bozulmasına, Arap kamuoyunda ise “bağımsızlıkçı” ve “anti-emperyalist” çizginin güçlenmesine zemin hazırladı. 

Birleşik Arap Cumhuriyeti (1958-61): Kısa süren bir deneyim 

Arap milliyetçiliğinin yükseldiği bu dönemde, Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnâsır’ın karizması tüm bölgede yankı bulmaktaydı; bu karizmanın yerle yeksan olacağı 1967 Savaşı’na henüz epey zaman vardı bu yıllarda. Suriye’deki Baasçılar, solcular ve milliyetçiler Nâsır’ı bir “Arap birliği” idealinin temsilcisi ve taşıyıcı kolonu olarak görüyordu. Bu ortamda, 1958 yılında Suriye ile Mısır birleşerek Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni (BAC) kurdu.  

Ancak bu birleşme kısa sürede hayal kırıklığına dönüştü. Suriye içindeki elitler ve ordu mensupları, Mısır'ın ve Mısırlıların birlik içindeki baskın rolünden rahatsızlık duymaya başladı. Nâsır’ın merkeziyetçi yönetimi, Suriye ordusunun kontrolünü Kahire’ye devrederken, politik ve ekonomik kararlar münhasıran Mısır’da alınmaya başladı. Ülke içinde kritik pozisyonlara Mısırlı yöneticilerin atanması yerel elitleri dışlamış, halk içinde birleşmenin getireceği avantajlara dair umutlar hızla sönmüştü. 1961’de Suriye ordusu içinden gelen bir darbeyle BAC’den ayrılma kararı alındı ve ülke yeniden bağımsız cumhuriyet statüsüne döndü. 

İç çekişmeler, mezhepsel ve etnik gerilimler 

Suriye toplumu, mezhepsel ve etnik çeşitliliğiyle öteden beri son derece karmaşık bir yapıya sahipti. Nüfusun büyük çoğunluğu Sünni Arap olsa da Alevîler, Dürzîler, Hristiyanlar ve Kürtler gibi etnik, dinî ve mezhepsel azınlıklar toplum içinde önemli bir yer tutuyordu. Bağımsızlık sonrası dönemde Sünni elitler, devlet kurumları üzerinde hâkimiyet kurmuş, ancak kırsal kesimden gelen Alevî subaylar, özellikle ordu içinde giderek yükselmeye başlamıştı. Bu kadrolar arasında Baas ideolojisine yakın olan subaylar, ileride kurulacak olan Baas rejiminin temel kadrolarını oluşturacaktı. 


Öte yandan Kürt nüfusun kimlik talepleri ve kültürel hak arayışları görmezden gelindi; bazı dönemlerde Kürtler vatandaşlık hakkından dahi mahrum bırakıldı. Bu durum, ilerleyen yıllarda daha ciddi etnik gerilimlere zemin oluşturdu ki 2011’de başlayan iç savaşın ardından, 2024 sonrası yeni Suriye’de bile bu sorunların yarattığı neticeler yakından görülüyor. Aynı şekilde Hristiyan azınlık, özellikle şehirli orta sınıf içinde etkiliydi ve genellikle laikleşmeye destek veriyordu, fakat Arap milliyetçiliğinin bazı yönleri bu kesimlerde de tedirginlik yaratıyordu. 

Ekonomik sıkıntılar ve toplumsal kırılmalar 

Ekonomik açıdan Suriye, 1940’lar ve 1950’lerde (de) tarım ağırlıklı bir yapıya sahipti. Ancak toprak reformları başarısız olmuş, vadedilenin aksine köylüler toprak sahibi olamamıştı. Bu da kırsaldaki yoksulluğun ve toplumsal adaletsizliğin devam etmesine yol açtı. Sanayileşme girişimleri yetersiz, enflasyon yüksekti, işsizlik oranları ise giderek artıyordu. Bu ekonomik darboğazın, toplumda radikal ideolojilere yönelik ilgiyi arttırması sürpriz olmayacaktı. 

Baas Partisi, sosyal adalet ve Arap birliği vaadiyle, özellikle genç subaylar, küçük burjuvazi ve kırsal kesimde önemli bir destek ve toplumsal taban kazanmaya başladı. Partinin ideolojisi, sosyalizm ile Arap milliyetçiliğini birleştiriyor; hem emperyalizme hem de içerideki eşitsizliklere karşı bir duruş sergiliyordu. 

Baas’ın iktidarı ele geçirmesi ve yeni dönemin başlangıcı 

8 Mart 1963’te Baas Partisi’ne mensup subaylar, ordu içindeki müttefikleriyle birlikte bir askerî darbeyle iktidarı ele geçirdi. Bu darbe, yalnızca bir hükümet değişikliği değil, ideolojik bir dönüşüm anlamına da geliyordu. Baas rejimi, sosyalist ekonomi politikaları, tarım reformları, sanayi yatırımları ve Arap birliği hedefiyle yeni bir siyasi sistem kurmaya başladı. 

Bu süreçte Alevî subayların etkinliği daha da arttı. Eski rejimlerin ve politik seçkinlerin temsilcileri politik sahneden çok büyük ölçüde tasfiye edildi ve muhalefet bastırıldı. Böylece 1946-1963 arasındaki türbülanslı ve istikrarsız dönem sona erdi, yerini ise ideolojik olarak daha bütünlüklü ama otoriter eğilimleri güçlü bir yapıya bıraktı. 

*** 

1946-1963 arası dönem, Suriye’nin bağımsız bir devlet olarak ayakta kalma ve kimliğini inşa etme mücadelesinin sancılı yıllarıydı. İsrail’in kurulması, Soğuk Savaş’ın sistemik baskısı, Batı ile Doğu blokları arasındaki sıkışma atmosferi, içeride darbelerle gelen iktidar değişimleri, ekonomik krizler, toplumsal eşitsizlikler ve mezhepsel gerilimler bu sürecin temel parametrelerini oluşturdu. 1946’da bağımsızlık kazanılmıştı ancak Suriye birçok bakımdan bir devlet olmasına rağmen bir ulus-devlet değildi; siyasi bir toplum olmayan siyasal bir oluşumdu. 

Suriye, bu dönemi ardı ardına krizlerle, birbiri üstüne denemelerle ve devamlı başarısızlıklarla geçti. Baas’ın iktidara gelişiyle birlikte yeni bir dönem başlasa da, geçmişin sorunları tamamen çözülmemiş, sadece yeni bir biçim almıştı. Suriye’nin modern tarihini anlamak için bu on yedi yıllık türbülans dönemi, hem içerideki kırılgan yapının hem de dış müdahalelerin ülke siyasetini nasıl şekillendirdiğinin canlı bir laboratuvarı mahiyetinde karşımızda duruyor. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.