Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye - 25: 1945 Levant Krizi ve Suriye’nin Bağımsızlığı
12.11.2025 - 15:18 | Son Güncellenme: 12.11.2025 - 15:23
Fransa’nın Almanya tarafından işgalinin ardından, Suriye’deki Fransız birlikleri de Paris’teki yeni Vichy yönetimine tâbi olmuş, Suriye Almanya’nın Ortadoğu’daki askeri faaliyetleri için bir üsse dönüşmüştü. 1941 yazında İngilizler Lübnan ve Suriye’yi ele geçirerek, Alman işbirlikçisi Fransız güçlerini bölgeden çıkarmış, Suriye’nin yönetimini şartlı olarak General de Gaulle yönetimindeki “Özgür Fransa”ya bırakmıştı.
Bu noktada, dönemin bölgesel ve uluslararası dengelerini göstermesi bakımından ilginç bir hususu da kaydetmekte fayda var. Suriye’nin Müttefikler tarafından işgalinden önce, özellikle İngilizler tarafından bir bölge gücü olarak Türkiye’nin devreye sokulması planları söz konusuydu. Askerî kuvvetlerinin çok fazla yayıldığını ve dikkatlerinin dağıldığını düşünen İngilizler, kendileri güneyden bölgeye girerken Türkiye’nin de Halep de dâhil olmak üzere Kuzey Suriye’yi işgal etmesinin işlerini kolaylaştıracağını düşünmüşlerdi. Bu plan Haziran 1941’de Müttefikler Suriye’yi işgal edene kadar gündemde kalmış, hatta Ankara’daki Britanya Sefiri bu plana ikna ve teşvik etmek için Türk makamlarıyla görüşmeler gerçekleştirmişti.
Fransızların eski sömürgeci reflekslerinin canlanması
Ancak bu işgalin arifesinde Churchill İngiltere’si ile onun müttefiki Özgür Fransa lideri de Gaulle, Suriye ve Lübnan’ın gelecekteki statüsü konusunda anlaşmışlardı; buna göre Fransızlar her ki ülkeye de koşulsuz olarak ve derhal bağımsızlık verecekti. Nitekim 1936’daki Suriye-Fransa anlaşması da bunu öngörüyordu ancak savaş şartlarından dolayı Fransızlar bunu gözardı etmiş ve uygulamamıştı. De Gaulle’un temsilcisi Beyrut’a vardığında, Suriye ve Lübnan halkları, uğruna bedel ödedikleri bağımsızlığa bu sefer kavuşacakları beklentisiyle hazırlık içindeydi.
Buna mukabil Fransa lideri de Gaulle, İkinci Dünya Savaşı sona ererken Suriye ve Lübnan’daki manda hâkimiyetini güçlendirme çabası içine girmişti. 1936 anlaşmasına rağmen de Gaulle, Suriye’deki kontrolünü sürdürecek formül arayışına girmişti. 1940-41’de Almanlar karşısında alınan onur kırıcı mağlubiyetin artık geride kaldığını düşünen Fransızlar, yeniden eski sömürgeci refleksleriyle hareket etmeye başlamıştı. Britanya’nın süper güç statüsünü zorlanarak da olsa sürdürdüğü şartlarda, her iki güç de birbirini dengeleyerek eski “mevzilerinden” geri adım atmamaya kararıydı. Ancak Fransa’nın eli Londra’ya nazaran daha zayıftı, bunun ne anlam ifade ettiğini çok geçmeden Paris’teki karar vericiler acı tecrübelerle anlayacaktı.
Halkın huzursuzluğu ve İngilizlerin baskıları, Fransızları her iki ülkede de (Suriye ve Lübnan) anayasaları yeniden yürürlüğe koymaya zorlamış, 1943’te seçimler yapılmış ve işgal karşıtlarıyla bağımsızlık taraftarları büyük zafer kazanmıştı. Ancak Nazilerin artık yenilmeye başlayıp hızla geri çekildiği 1945’in başlarında kendine güveni yerine gelmiş olan Fransa, Suriye topraklarında yeni askeri üsler kurmayı ve kendi birliklerini daha yoğun şekilde konuşlandırmayı planlıyordu; bu amaçla Suriye’de bir büyük hava üssü ve Lübnan’da bir deniz üssü kurulmasına yönelik hazırlıklar söz konusuydu. Bu gelişmeler hem Suriye halkında hem politik elitlerinde hem de Britanya’da doğrudan bir tehdit olarak algılanmaktaydı. Fransa’nın bu kararına karşı başta Halep, Şam, Hama, Humus gibi büyük şehirler olmak üzere Suriye ve Lübnan’da yaygın halk hareketleri patlak verdi ki zaten 1920’lerden beri Fransızlar sürekli bir halk tepkisiyle karşı karşıyaydı Levant’ta.
Sahada patlayan çatışmalar ve 1945 Levant Krizi
Mayıs 1945’te Fransız karşıtı gösteriler hızla sokak çatışmalarına dönüştü; Halep ve Şam’da Fransızlarla Arap milliyetçilerin ölümle sonuçlanan çatışmaları, Hama ve Humus’a da sıçradı. Fransız askerleri pusuya düşürülüp öldürüldükçe Fransız güçleri daha sert karşılık veriyor, bu sertleşme halktaki işgal karşıtlığını körükleyip yaygınlaştırıyordu. 29 Mayıs’ta kriz doruğa çıkmış, Fransız General Oliva-Roget milliyetçi kitlelere büyük bir “ders vermeye” karar vermişti; Fransız güçlere Şam’daki parlamento binasını kuşatma emri verildi. İran Meşrutiyeti sırasında Rusların 1908’de Tahran’daki Meclis’i bombalayarak nefret objesine dönüşmesine benzer şekilde Fransızlar da Suriye’den nefret odağı olmadan ayrılmayacaktı.
Cumhurbaşkanı Şükrü el-Kuvvetli ve Meclis Başkanı Sadullah el-Cabiri’yi de tutuklamaya çalışan Fransızların bu hamlesi geri tepti, her iki lider de kaçarak kurtulmuştu. Elektrikleri kesen Fransızlar, sınır kapılarını da kapatıp şehri tam bir ablukaya aldı. Afrika’daki sömürgelerden getirilen askerler sokaklara salındı, rastgele ateş açılan insanlar arasında büyük sivil zayiat yaşandı. Resmî kaynaklara göre olaylar sırasında bin kadar Suriyeli yaşamını yitirmiş, yüzlerce ev yıkılmıştı. Fransız ordusunda da bu dönemde çözülme emareleri görülmekteydi; Fransız subayların yarıdan fazlası emirlere itaat etmezken, ordudaki Suriyeli askerlerin de yaklaşık yarısı milliyetçi harekete katılmıştı. Fransız hava kuvvetleri belli noktaları bombalasa da bu tür hamleler hem moral kırıcı olmuş hem de büyük bir uluslararası tepkiye yol açmıştı. Tüm şartlar Fransızlar aleyhine işliyordu artık.
Fransızların elinden kurtulan Suriye lideri Şükrü el-Kuvvetli, kaçtıktan sonra İngilizlerden yardım istedi. İngiliz Başbakan Churchill de Fransızların operasyonlarına ve Suriye-Lübnan’daki konumlarına karşı çıkacaklarını açıkladı ve derhal ateşkes ilan edilmesi çağrısında bulundu. Ardından 31 Mayıs’ta Churchill, Charles de Gaulle’e kritik bir mesaj iletti ve Fransız birliklerinin derhal ateşkesle silahları bırakmasını istedi. Bu çağrıya yanıt alamayınca Churchill, 1 Haziran’da General Bernard Paget’i görevlendirerek Suriye’ye tank ve birliklerle müdahale emri verdi.
Paget komutasındaki İngiliz birlikleri Ürdün’den harekete geçerek Suriye’ye girdi ve Şam’a doğru ilerlemeye başladı. Paget’in Fransız komutan Oliva-Roget’ye ateşkes çağrısı da karşılık bulmadı, buna mukabil İngilizler adım adım ilerleyerek Fransızları zorla ricat etmek durumunda bıraktı ve Fransız güçleri kışlalarına geri çekildi. Fransız kontrol noktaları İngilizlerin eline geçerken, Fransız uçaklarının kalkması da engellendi ve yerde tutuldu. Böylece Fransızlar stratejik bölgelerde tamamen işlevsiz hale getirildi.
Bu beklenmedik askerî müdahale, henüz yeni bitmiş olan İkinci Dünya Savaşı’nda kader ortaklığı yapan İngilizlerle Fransızlar arasındaki tansiyonu zirveye taşımış oldu. De Gaulle, Churchill’i kendilerini “arkadan hançerlemekle” suçladı ve İngilizlerin “Anglo‑Sakson komplo” olarak adlandırdığı tutumunu şiddetle eleştirdi. Ancak İngilizler, süpergüçler sahnesine çıkmaya hazırlanan ABD ve SSCB’nin de desteğini alarak Fransızlar üzerindeki baskılarını daha da arttırdı. Şehir merkezleri İngilizlerin kontrolüne girerken, parlamento dâhil stratejik bölgelerden Fransızlar uzak tutulmaktaydı.
Kriz sona ererken Fransız manda rejimi sahadan çekilmek zorundaydı artık. Ekim 1945’te uluslararası toplum Suriye ve Lübnan’ın bağımsızlıklarını tanımış ve yeni kurulan Birleşmiş Milletler’in (BM) kurucu üyeleri olarak kabul edilmişlerdi. Aralık 1945’te İngilizlerle Fransızlar arasında imzalanan anlaşmayla her iki taraf da Suriye ve Lübnan’dan güçlerini çekmeyi kabul etti. Fransızlar önce Şam’ı, ardından diğer şehirleri tahliye etti. Böylece 1945’in ilkbaharında başlayan ve hızla iki müttefiki karşı karşıya getiren Levant Krizi, 1945’in sonunda çözüme kavuşturulmuş oluyordu; Fransa 17 Nisan 1946’da Suriye’deki son askerlerini de geri çekti ve Suriye bu tarihte tam bağımsız bir cumhuriyet haline geldi. Neticede Suriye halkı İngilizlerin de yoğun politik ve askeri desteğiyle, Fransız işgalini meşruiyetten uzak ve dayanaktan yoksun bırakmış, bu uğurda bedel ödeyerek bağımsızlığını kazanmış oldu.
Suriye ve İran’dan Müttefiklerin çekilmesi arasındaki benzerlik
Levant Krizi’nin dinamikleriyle Sovyetler Birliği’nin 1941’de Britanya ile birlikte işgal ettiği İran’dan 1946’daki çekilmesi arasında dikkat çekici benzerlikler söz konusudur. II. Dünya Savaşı sırasında İran, hem Sovyetler hem İngiltere tarafından işgal edilmişse de, savaş sonrası Sovyet güçleri Kuzey İran’da Azerbaycan ve Kürdistan bölgelerinde kaldı ve ayrılıkçı teşebbüslere destek verdi. Ancak İran’ın diplomatik baskısı, İngiltere‑ABD desteği ve içerideki milliyetçi kamuoyu, Sovyetleri 1946’da geri çekilmeye zorladı. Burada İngiltere, Suriye’deki gibi bir denge unsuru olarak rol oynamış, ama Suriye’dekinin aksine dış askerî baskınlara başvurmadan İranlıların egemenlik talebi yönündeki sesini güçlendirmişti. Bu açıdan, Suriye’deki Levant Krizi ile İran’daki Sovyet varlığı mücadelesi arasında, yerel bağımsızlık inisiyatifinin dış müdahale dengeleri ile şekillendiği ortak bir çizgini varlığı dikkat çekicidir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.