Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye- 22: Suriye’de Osmanlı’dan Geriye Ne Kalmıştı?
17.10.2025 - 17:27 | Son Güncellenme: 17.10.2025 - 17:31
Suriye’deki Osmanlı idaresi 1918 yılı itibariyle sona erdi ama Fransız mandası dönemi olarak kategori edilen 1920-46 döneminde, Osmanlı etkisi hem kurumsal ve idari düzlemde hem de yönetici elitler düzeyinde bir anda ortadan kalkmış değildi. Bu dönemdeki idari ve kurumsal mirastan hukuki ve dini müesseselere, beşeri sermaye ve zihniyet dünyasından direniş ve anti-emperyalist mirasa kadar pek çok alanda Osmanlı bakiyesi bir “mirastan” bahsedilebilir ki bu, hem coğrafi ve jeopolitik devamlılığın hem de kültürel ve demografik kompozisyonun doğal bir sonucudur.
Osmanlı’dan yeni Suriye’ye idari, kurumsal ve dinî miras
Osmanlı Devleti’nin temelde Balkanlar ve Ortadoğu’da uyguladığı vilayetler sistemi, 19. yüzyılda Tanzimat dönemindeki reformlarla birlikte daha merkeziyetçi bir yapıya kavuşturulmuştu. Bu çerçevede 1860’lardan itibaren, kabaca bugünkü Lübnan’ı oluşturan Beyrut Vilayeti’nin yanında, Halep ve Şam’dan oluşan iki büyük vilayet temelinde Suriye yönetilmeye başlamıştı.
Bu sistem, hem Faysal’ın 1918-20 arasındaki kısa ömürlü Suriye Krallığı yıllarında hem de 1920’lerin başından İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar devam eden Fransız mandası döneminde, önemli ölçüde değiştirilerek yine parçalı bir yapıyla Suriye yönetildi. Ancak yerel eşraf ve elitler (nüfuzlu aileler, aşiret liderleri, bürokratlar vs) bir süre daha Osmanlı’nın idari anlayışını sürdürdü. Belirli dönemler haricinde, yerel dinamiklerle doğrudan ve sert çatışmalardan kaçınan Fransız manda idarecileri de bu mahalli seçkinlerin nüfuzunu önemli ölçüde kabullenerek nispeten sorunsuz bir yönetim kurmaya gayret etti.
Gözden Kaçmasın
Sürekliliği sağlayan önemli bir unsur, aşiretlerin varlığı ve Osmanlı merkezî idaresiyle geliştirdikleri karşılıklı bağımlılık ilişkisinin kendilerine verdiği nüfuzlu konumdu. Fransızlar da bu yapıları kendi menfaatleri doğrultusunda istihdam etmeyi sürdürdü; vergi tahsili, taşradaki güvenlik ve asker temini gibi görevlerde aşiretlerin merkezle bu bağımlılık ilişkisi devam etti.
Bu çerçevede, Osmanlı döneminde yetişmiş pek çok bürokrat ve mahalli yönetici, Fransız manda idaresi döneminde de görev aldı. Fransız yönetimi, Osmanlı döneminde eğitim almış bürokratları ve subayları da kullanmak zorunda kaldı. Örneğin Halep ve Şam’da görev yapan pek çok mülki amir, Osmanlı kurumları olan Mekteb-i Mülkiye veya Harbiye mezunuydu.
Benzer bir süreklilik, kısıtlı ölçekte de olsa adlî ve dinî alanda da söz konusuydu. Osmanlı’dan kalan şerî mahkemeler ve ulema sınıfı, özellikle kırsal alanlarda etkisini devam ettirdi. Şeyhülislamlık gibi merkezî dinî müesseseler ortadan kalksa da, başta Kâdirî ve Nakşibendîler olmak üzere tarikatlar ve dini cemaatler üzerinden dinî otoriteler de yeni Suriye’de yollarına devam etmeyi bildi. Hem manevi otoriteleri hem de toplumsal mobilizasyon aracı olarak varlıklarını sürdürmeleri, Suriye’nin İslamî kimliğinin manda döneminde de muhafazası açısından önem taşır.
Beşerî sermaye: Subaylar, bürokratlar, aydınlar
Osmanlı’nın son döneminde, Tanzimat reformlarından itibaren ve okullaşma hamleleriyle birlikte, Şam ve Halep gibi büyük şehirlerde, özellikle modern eğitim kurumlarında yetişen yeni bir elit sınıf ortaya çıkmıştı. Bu kişilerin eski Osmanlılık geçmişiyle yeni dönemdeki Arap milliyetçiliği kimlikleri iç içe geçmiş haldeydi. Örneğin, Suriye’nin bağımsızlık mücadelesinin sembol isimlerinden biri olan Şükrü el-Kuvvetli, eğitimini Osmanlı okullarında almıştı. Benzer şekilde, Arap İsyanı sonrasındaki devlette görev alan Subhi Bereket ve Cemil Mardam Bey gibi isimler de Osmanlı siyasi kültürüyle şekillenmişti.
Daha önce Osmanlı ordusunda görev yapmış subaylar da, Osmanlı’nın çekilmesinden sonra ya Fransızlara karşı –bir kısmı Anadolu’daki milliyetçi hareketlerle irtibat halinde olan- direniş hareketlerinde ya da yeni kurulan devlet yapılarında yer aldılar. Örneğin 1920’lerin Suriye sathındaki en etkili isimlerinden Dürzî lider Sultan el-Atraş, Osmanlı ordusunda yetişmiş bir süvari subayıydı. Arap İsyanı sırasında Faysal’ın birliklerine katılmadan önce Osmanlı ordularının Balkanlar’da görev yapan bir askeriydi. El-Atraş, bilahare 1925-27 döneminde Fransız manda idaresine karşı en etkili isyan olarak ortaya çıkan ve Arap milliyetçilerin “Suriye Devrimi” olarak adlandırdığı büyük isyanın başkomutanlığını da yapmıştı. İsyan sona erse de eski Osmanlı askerlerinden oluşan iki küçük silahlı grup 1927 ortalarına kadar faal haldeydi.
“Son Osmanlı Kuşağı” tabii bir şekilde post-Osmanlı dönemde kendi halklarının öncüleri olarak ortaya çıkmış ve kimisi işgal karşıtı hareketlerde kimisi de işgalcilerle işbirliği halinde yeni devletlerin kadrolarında aktif görev almıştı. Örneğin eski Osmanlı mutasarrıf ve kaymakamlarından Filistinli Musa Kazım el-Hüseyni, İngiliz General Allenby tarafından teslim alınan Kudüs’ün belediye başkanı olarak görev yapmaktaydı. Şamlı Sünni bir tüccarın oğlu olan Abdurrahman Şahbender, bir dönem İttihat ve Terakki içinde de aktif bir isimdi, 1919’da Şam’a dönmüş ve kısa ömürlü Arap Krallığı’nın dışişleri bakanlığı görevini üstlenmişti. Yeni Suriye üzerindeki nüfuz sahibi entelektüeller arasında yer alan Dürzî kökenli Emir Şekib Arslan da Enver ve Cemal Paşalar’la yakın ilişki içinde olan eski bir Osmanlı aydınıydı.
Mekân ve zihniyet düzeyinde süreklilik, İslamcılık ve milliyetçilik
Suriye şehirlerinin fiziksel dokusu ve mekân anlayışı, Osmanlı’dan kalma mimari ve şehircilik anlayışını yansıtmaktadır. Şam’daki Emevi Camii çevresi, Halep’teki tarihi çarşı gibi mekânlar halen daha, Osmanlı döneminin sosyal ve ekonomik yapısına dair canlı birer örnektir. Bu mekânlar, sadece mimari değil, aynı zamanda birer toplumsal hafıza taşıyıcısı olarak da görülür. Osmanlı’nın “şehirli hayat tarzı” özellikle Şam ve Halep gibi merkezlerde uzun süre varlığını sürdürdü. Hatta 1946 sonrası bağımsız Suriye hükümetleri, bu Osmanlı mirasını tamamen ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman yeniden işlevselleştirmeyi tercih etti.
Osmanlı’nın genel dış siyaset çizgisine ve bilhassa 19. yüzyıldaki Avrupa eksenli gidişatına bir alternatif olarak, II. Abdülhamid devrinde başvurulan pan-İslamcı politika, 20. yüzyıl başında Arap coğrafyasında hem olumlu hem de olumsuz tesirler ortaya çıkardı. Şam ve Halep gibi şehirlerde yayımlanan Arapça gazete ve dergilerde bu ideolojik ikilem açıkça görülebilir. Bu dönemden itibaren bir yanda Osmanlı’nın ümmetçi söylemiyle uyumlu bir İslamcı damar gelişirken, diğer yanda hem Abdülhamid’in istibdat uygulamalarına tepki olarak –örneğin Abdurrahman el-Kevâkıbî gibi İslamcı aydınlar- hem de bilahare Cemal Paşa’nın Büyük Savaş sırasındaki sert tedbirlerinin doğurduğu hoşnutsuzlukla gelişen Arap milliyetçiliği giderek güç kazandı.
1916’daki Arap İsyanı tam da bu çift yönlü mirasın bir neticesi olarak ortaya çıktı. Türkiye’de bu isyanı “ihanet” olarak kodlayıp dinî ve milli yönünü ıskalayan çevrelerin zannettiğinin aksine, İttihatçı-Osmanlı karşıtı olmak Arapların bir bölümünde hem bir tür İslamî retoriğe yol vermiş hem de Arap milliyetçiliğine hız kazandırmıştı. Bu açıdan bir nevi Osmanlı sistemine karşı yeni bir kimlik inşası olarak değerlendirilebilir bu süreç.
Pek üzerinde durulmayan ilginç bir husus, Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan bu ikili damarın manda idaresi ve bağımsızlık dönemlerinde de farklı cepheler halinde sürmesidir. Baas Partisi’nin kurulup yükselişiyle birlikte seküler Arap milliyetçiliği devletin resmi ideolojisi haline gelmiş olsa da, bilhassa Mısır’daki ana damardan etkilenen Müslüman Kardeşler gibi örgütler üzerinden İslamcı damar da daima canlı kaldı. Bu yapıların temel referansları, Osmanlı sonrası dönemde oluşan ama Osmanlı’nın bıraktığı düşünsel mirasla şekillenmişti. Sonraki yıllarda ve 2000’lerle birlikte, bu İslamcı damara Selefî ideolojinin aşılanmasıyla ortaya çıkan yeni bir akım, bir İslamcı koalisyon formunda –ve yine Türkiye’deki dindar/İslamcı siyasetin desteğiyle- Baas sonrası Suriye’de egemen olacak ve ülkeyi doğrudan yönetecekti.
***
Osmanlı İmparatorluğu'nun Suriye’de bıraktığı miras, yalnızca yıkılan bir devletin tortusu değil; aynı zamanda yeni bir devletin temel yapı taşlarını oluşturan çok katmanlı bir geçmişti. Bu miras, kurumsal düzeyde süreklilik, toplumsal yapıda istikrar ve zihniyet dünyasında çatışmalı bir devamlılık şeklinde kendini gösterdi. Fransız mandası ve sonrasındaki ulus-devlet inşası süreci, Osmanlı’dan kalan bu mirasla mücadele ederken bir yandan da onu devraldı, dönüştürdü ve kimi zaman da yeniden üretti. Dolayısıyla Osmanlı'dan sonra kurulan Suriye’yi, imparatorluk sonrasının sıfırdan inşa edilen bir devleti olarak değil de devraldığı mirasın dönüşen/dönüştürülen bir yeniden üretimi olarak değerlendirmek mümkündür. Aynı tarihlerde Türkiye’de olan biten de aşağı yukarı böyle bir süreklilik ve dönüşüm olgusuydu.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.