Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye- 17: Emir Faysal’ın Kısa Şam Serencamı ve Kovuluşu

Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; Emir Faysal’ın 1918-1920 arasında Şam’da kurduğu kısa ömürlü Arap Krallığı’nın, İngiltere ve Fransa’nın emperyal çıkarları doğrultusunda sona erdirilmesini ve Faysal’ın Suriye’den kovularak İngilizlerce Irak tahtına oturtulmasını Fokus+ için inceledi.
Mehmet Akif Koç
Dünü,-Bugünü-ve-Yarınıyla-Suriye--17-Mehmet-Akif-Koç

25.07.2025 - 17:05  |  Son Güncellenme:  25.07.2025 - 17:21

1916 Arap İsyanı’nın lideri Şerif Hüseyin ailesinin en bilinen ismi, üçüncü oğlu Emir Faysal’dı. Savaşta “Arabistanlı Lawrence” ve diğer İngiliz/Fransız subaylarla birlikte Osmanlı ordularına karşı Arap Bedevî birliklerinin komutanlığını yapan Faysal, 1885’te Mekke’de doğdu, eğitimini babasının zorunlu ikamete tabi tutulduğu İstanbul’da aldı. Sonradan 1921-51 yılları arasında Mâverâ-i Ürdün Prensi ve Ürdün Kralı olacak ağabeyi Abdullah’ın başkan vekili olduğu Osmanlı Meclis-i Mebusân’ında 1914-18 döneminde Cidde temsilcisi olarak görev yaptı. 

Faysal’ın asıl önderliği, birbirinden habersiz, baskı altında ve organizasyondan uzak vaziyetteki gizli Arap örgütlerini ve Bedevî kabilelerini örgütleyebilmesi, hepsini de babası Şerif Hüseyin’in liderliği altında ve Osmanlı’ya karşı birleşmeye ikna edebilmesiydi. Bunun yanında “Arabistanlı” Lawrence, Gertrude Bell gibi Britanyalı subay ve istihbaratçılarla kurduğu yakın ilişki de İngilizlerin yardım ve desteğini isyan boyunca arkasında bulabilmesini sağladı. 

1918’de Osmanlıların Şam’ı kaybı ve Faysal’ın yükselişi 

Osmanlı orduları, bazı mevzii başarılara ve direnme çabalarına rağmen, bir yanda düzenli Britanya ordusunun sayı ve silah üstünlüğüne bir yandan da Faysal’ın başında olduğu Bedevî Arap ordusuna karşı tutunamadı. Böylece Haziran 1916’da başlayan Arap İsyanı başarıya ulaştı ve 1 Ekim 1918’de (Osmanlı’ya diz çöktüren Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sadece 30 gün önce), başlangıcından itibaren 26 ay geçmeden, isyanın ana hedefi olan Suriye’nin başkenti Şam’ı –İngilizlerle birlikte- ele geçirdi. 

Bundan sonra savaş sahası faslı kapanıyor, diplomasi masası faslı başlıyordu. İngilizler ilkinde başarılıydı, ikincisinde ise çok daha mahir olduklarını göstermekte gecikmeyecekti. Büyük Suriye coğrafyasını hem Şerif Hüseyin ve oğullarına, hem Fransızlara hem de o coğrafyadaki Filistin bölgesini Siyonist Yahudilere vaat etmiş, müttefiklerini bu şekilde askeri, finansal ve politik olarak savaşın içinde ve kendi yanında tutabilmişlerdi. 

Mondros’tan sadece günler önce İngilizlerle Fransızlar, Osmanlı’yı parçalayarak elde ettikleri ganimeti aralarında paylaşmaya koyuldu. Emperyalistler arası paylaşım anlaşması, Lübnan ve Suriye’nin Akdeniz sahilindeki kesimlerini Fransızlara, Hicaz’dan Şam-Halep hattına kadar uzanan bölgeyi ise İngilizlerin denetimine bırakıyordu. İngilizler ayrıca, Suriye’nin iç kesimlerinde Emir Faysal liderliğinde geçici bir Arap hükümeti kurulmasına –kerhen de olsa- rıza gösteriyordu. Adana-Mardin hattından Yemen’e kadar uzanan Büyük Arap Krallığı düşü ve vaadinden geriye kalan ve İngilizlerin Şerif ailesine önerdikleri somut ganimet buydu şimdi. 

Sykes-Picot Anlaşması ve paylaşım savaşları 

Ancak bu paylaşım, 1916’daki gizli Sykes-Picot Anlaşması’na tam olarak uymuyordu. Fransızlar anlaşmadaki taksimin uygulanmasını istiyordu. İngilizlerse hem Arap İsyanı’nı organize eden asıl güç olmaları hem de savaş sahasında çok daha fazla askerle galibiyeti getiren ana aktör olmanın verdiği zafer sarhoşluğuyla, anlaşmadakinden daha fazlasını elde etmek istiyordu. Bu emperyal paylaşım çatışmasından zararlı çıkacak olansa Araplar ve Şerif Hüseyin ailesi, ama özellikle Emir Faysal olacaktı.  

Londra başlarda, Faysal’ın Şam’da kalmaya devam etmesini ve iç kesimlerde bir hükümet kurmasını temin etti. Bu sırada Fransızların sahil bölgesini kontrol edip hâkimiyetlerini genişletmelerine de rıza gösterdi. Faysal, kendine yakın bir ismi, Habib Saad Paşa’yı, Suriye’nin asırlardır doğal bir parçası olan Lübnan’a vali olarak görevlendirip, Beyrut’taki hükümet konağına kendi bayrağını çekince, İngiliz ve Fransız güçleri şehre girdi ve Faysal’a “sınırlarını” bildirdi.  

Öte yandan ABD de sahaya müdahil olma kararı vermiş, sahada gözlemler ve tespitler yapan King-Crane Komisyonu marifetiyle Suriye-Lübnan halkının aslında yabancı bir işgal yönetiminin mandasını istemediği gerekçesiyle Britanya-Fransa üzerinde baskı kurmaya çalışıyordu. Ancak ABD, 1950’lerde çok güçlü şekilde gireceği ve sonraki 80 yılı –şimdilik- doğrudan şekillendireceği Ortadoğu’da, 1910’ların sonunda o ölçüde güçlü değildi.  

Ocak 1919’da toplanan Paris “Barış” Konferansı, ABD’nin bu müdahalesini doğrudan dikkate almadı ve Sykes-Picot Anlaşması’nda öngörülen İngiliz-Fransız taksimini esas aldı. Yaklaşık bir sene süren ve ciddi pazarlıklara, tartışmalara, yeni ihtilaflara kapı aralayan Paris’teki paylaşım konferansının ardından, 1920 Ocak’taki San Remo Konferansı da Sykes-Picot’yu teyit etti. Suriye’nin kaderi artık belli olmuştu: Emir Faysal ve Şerif ailesi Suriye’den çıkartılacak, Fransızlar Lübnan’ın yanısıra Suriye’ye de tam hâkim olacaktı. Buna mukabil, Irak ve Filistin ise Britanya mandası altına bırakılmaktaydı. 

Büyük Suriye düşünün sonu   

Bu esnada Arap milliyetçileri, Fransızların Suriye’de manda yönetimi kurmasını ve İngilizlerin buna rıza göstererek kendilerini “yüzüstü bırakmasını” tepkiyle karşıladı. İki emperyalist güç üzerinde baskı kurmak niyetiyle 8 Mart 1920’de (Paris Barış Konferansı sonuçlandıktan sonra, San Remo’dan birkaç hafta önce) toplanan Suriye Genel Kongresi, Suriye’yi bağımsız bir ülke olarak ilan etti. Ekim 1918’den beri ülkenin iç kısımlarını fiilen yönetmekte olan Emir Faysal’ı da “Büyük Suriye Kralı” olarak takdim etti.  

Dört asırlık Osmanlı idaresi ve ondan önceki çeşitli Türk soylu idarelerin ardından, Emevîlerin bu kadim başkentinde bir kez daha Arap Krallığı kurulmuş oluyordu böylece. Üstelik sadece Şam ve civarıyla sınırlı değildi bu iddialı siyasi adım, tüm Bilâdüşşam’ı yani “Büyük Suriye” coğrafyasını kapsıyordu. Fiilen ve askeri açıdan değilse de en azından retorik bu istikametteydi. 

Lakin bu tür iddialı ve “iri” söylemler, arkasında ciddi bir askeri güç ve politik destek olmadıkça hiçbir anlam ifade etmez; Ortadoğu bunun yüzlerce örneğine şahitlik etmiş ve daha da edecekti. Savaşın galipleri “Suriye sorununu” çoktan halletmişti ve Araplardan da buna itaat etmelerini bekliyorlardı. Yeni kurulan bu devlet ne İngilizler ne Fransızlar tarafından tanınmış, hatta Faysal’ın ağabeyi Abdullah bile bu girişimi eleştirerek, bu kararın Türkiye ile barış antlaşması imzalanana kadar ertelenmesini istemişti. O vakte kadar Suriye’nin pek çok şehrini işgal etmiş olan yeni mandater Fransa bir ültimatomla Faysal’a bunu hatırlattı ve pazarlık yapılmayacağını, bir an önce Şam’ı terkedip Suriye’den çıkıp gitmesini istedi.  

Suriyeli milliyetçiler Fransızların bu küstahça oldubittisine direndi, sorunu silahlar çözecekti artık. 24 Temmuz 1920’de Şam’ın hemen batısındaki Maysalun’da Fransız işgal güçleriyle Faysal’ın Suriyeli destekçileri karşı karşıya geldi. Faysal’ı yenilgiye uğratan Fransızlar Şam’ı da işgal ederek “Büyük Suriye Kralı” sıfatlı, Arapların asırlar sonraki en büyük umudu olarak görülen Faysal’ı Suriye’den kovup çıkardı.  

Faysal’ın Suriye’de kaybettiğini İngilizlerin Irak’ta buldurması  

Mart’ta ilan edilen Suriye Arap devletinin ömrü beş ayı bile bulmadan sona ermişti. Ancak Fransızlar da Suriye’de ilanihaye egemen kalamayacak, sürekli isyanlar ve huzursuzluklarla anılacak manda yönetimi, yine İngilizlerin müdahalesiyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında tamamen sona erdirilecek ve Fransızlar askeri olarak bölgeden çıkarılacaktı. Fakat bunun için 25-30 yıla ve Fransızları buna mecbur bırakacak nice isyan ve istikrarsızlığa ihtiyaç duyulmaktaydı. 

Arap İsyanı sırasında İngilizlerin gözdesi olan Faysal’ı Londra’daki hatırlı dostları yalnız bırakmayacak, Şerif ailesine teselli ikramiyesi olan Ürdün prensliğinin yanında bir başka sürpriz sayılabilecek ganimet ikram edilecekti. Fransızların Suriye’den kovduğu Faysal, Londra’ya davet edildi ve sürgün hayatı başladı.  

Talihsiz Suriye Krallığı serüveninin üzerinden birkaç ay geçmemişti ki Kahire Konferansı’nda yeni kurulacak Irak için en uygun kral adayı olarak Faysal gösterildi. Iraklı değildi, Suriye’de tutunamamıştı, ama emperyal toplum mühendisleri için bunun bir önemi yoktu; Irak diye yapay bir ülke yarattıkları gibi, Faysal gibi Irak’la hiçbir ilgisi olmayan bir Hicazlıyı bu yapay ülkede yapay bir kral olarak tahta oturtmaya muktedirlerdi.  

Ancak tarih kendi “düzeltmesini” yaptığında takvimler 14 Temmuz 1958’i gösterecek, İngilizlere tam sadık Faysal monarşisi tam da bu nedenle Soğuk Savaş’ın sert şartlarında kanlı bir milliyetçi darbeyle alaşağı edilecek, Faysal’ın kendisiyle aynı adı taşıyan torunu II. Faysal feci şekilde öldürülecek ve bu sayfa da tarihe karışacaktı.   

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.