Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye- 16: İngilizlerin Suriye’deki Dörtlü Ganimet Stratejisi

Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; İngiltere’nin I. Dünya Savaşı döneminde Suriye merkezli olarak Araplara, Fransızlara, Yahudilere ve İbn Suud’a verdiği çelişkili vaatler ve gizli anlaşmalarla Orta Doğu’nun siyasi sınırlarını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme stratejisini Fokus+ için inceledi.
Mehmet Akif Koç
Dünü,-Bugünü-ve-Yarınıyla-Suriye--16-1908-II.-Meşrutiyet-Suriye’si---Mehmet-Akif-Koç (1).jpg

11.07.2025 - 15:07  |  Son Güncellenme:  11.07.2025 - 15:11

Modern Orta Doğu’nun şekillenmesinde ve Osmanlı Devleti’nin bu bölgedeki hâkimiyetinin sona erdirilip (hatta Osmanlı Devleti’nin bizzat kendisinin de sona erdirilip) yeni devletlerin ve yeni bir düzenin ortaya çıkması sürecindeki en etkili aktör hiç kuşkusuz Britanya oldu. Bu süreçte Fransa, Rusya, İtalya, isyancı Arap güçleri, Siyonist çevreler, yerel Hristiyan cemaatler gibi yardımcı aktörlerin de varlığı söz konusudur; ancak tüm bu yardımcı aktörleri devrede tutup çeşitli vaatlerle motive eden ve düzen kuran ana aktör şüphesiz Londra’dır.  

Öte yandan, İngilizlerin bu süreçteki kimi zaman birbiriyle çelişen ikircikli politikaları kendi müttefiklerinde dahi zaman zaman hayal kırıklıkları ve tartışmalar yarattı. Bu bölümde, İngilizlerin Suriye merkezli ganimet paylaşımı stratejisinin bilhassa Araplarda yarattığı hayal kırıklığının temel sebeplerini ve Londra’nın dörtlü stratejisini ele alacağım.  

1. Şerif Hüseyin’e vaat edilen “Büyük Arap Krallığı”  

II. Abdülhamid tarafından İstanbul’da uzun yıllar ikamete mecbur tutulan, ancak 1908’de Meşrutiyet’in ilanıyla oluşan yeni atmosferde Şerif sıfatıyla Hicaz bölgesine gönderilen Şerif Hüseyin, Büyük Savaş’ın başladığı 1914’ten itibaren tereddüt uyaran davranışlar içindeydi. Suriye merkezli Dördüncü Ordu’nun başındaki Cemal Paşa’nın savaşın hemen başında Kanal Harekâtı için silahlı savaşçı desteği talebini para ve silah isteyerek sürüncemede bırakmış, Hicaz’da görevlendirilen askeri valiyi bölgeye sokmamıştı. Ancak savaş şartlarında bir de bu meseleyle uğraşmak istemeyen Cemal Paşa bunu görmezden gelmiş, çok güvendiği Fahrettin Paşa’yı Hicaz’da görevlendirmekle yetinmişti.  

Aşağı yukarı savaşın başlangıcından itibaren İngilizlerle yakın temas içinde olan Şerif Hüseyin, Kahire’deki General McMahon’la yazışmalarından ve özel elçiler vasıtasıyla yürüttükleri müzakerelerden, bir büyük Arap Krallığı kurmasına izin verileceğini ve bunun İngilizlerin himayesinde olacağını düşünmüş, planlarını buna göre yaparak Haziran 1916’da resmen isyan ederek Osmanlı garnizonlarına saldırmıştı. Şerif’in İngilizlerden talebi bugünkü Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, Filistin, İsrail Suudi Arabistan, Yemen ve Körfez’deki Arap monarşilerinin bulunduğu geniş coğrafyada bir “Büyük Arap Krallığı” kurmaktı. McMahon’la yazışmalarında bu sınırları açıkça belirten Şerif Hüseyin, İngilizlerden, Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki topraklarında Fransızların, Irak’ta ise kendilerinin çıkarları bulunduğunu belirten ve “ne evet, ne hayır” anlamına gelecek bir yanıt almıştı.  

Ancak savaş şartlarında İngilizlerin de Arap isyancıların da önceliği evvela ortak düşman Osmanlı’dan kurtulmaktı; savaş sonrasında İngilizlerin kendisinin bu büyük hizmetini takdir edip toprak taleplerine olumlu yaklaşacağını düşünen Şerif, kendi hayali haritası üzerinde fazla diretmemeyi ve savaşa odaklanmayı uygun buldu. Fakat İngilizler Suriye-Lübnan coğrafyasını Fransızlara, Filistin’i Yahudilere söz vermiş olup, Arap Yarımadası’nda ise savaş sonrasında mahalli güç odaklarıyla birlikte hareket etmeyi daha muvafık bulacaktı. 1 Ekim 1918’de Şam’a giren Emir Faysal liderliğindeki Arap isyancılar, çok sürmeden Fransızlar tarafından tüm Suriye’den çıkartılıp kovulacak, İngiliz kontrolündeki Irak’ta kırk yılı bile bulmayacak bir krallıkla yetinmek zorunda kalacak, teselli ikramiyesi olarak Şerif’in diğer oğlu Abdullah’a da Ürdün’de bir prenslik kurulacak, ancak Şerif Hüseyin isyanı başlattığı Hicaz’dan da Vahhabiler tarafından kovulacaktı. Şerif ailesinin büyük Arap Krallığı düşünden geriye günümüzde sadece Ürdün’deki bu monarşi kalmış durumda.  

2. Sykes-Picot Antlaşması ve Suriye-Lübnan’da Fransız İdaresi  

Birinci Dünya Savaşı yıllarında, bilhassa Çanakkale Savaşları sırasında Britanya, Fransa ve Rusya arasında Osmanlı topraklarının paylaşımı konusunda bir anlaşma yapılma ihtiyacı doğdu. Savaş öncesi uzlaşılamayan bu paylaşıma, savaşın sürdürülmesi ve Rusya’nın cephelerde tutulabilmesi için acil ihtiyaç duyulmaktaydı. Uzun süren müzakerelerden sonra, Çanakkale’nin geçilememesinin de etkisiyle ileride Boğazlar, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’da Rus egemenliğinin tanınmasına mukabil, Rusya da Büyük Suriye coğrafyası ve Mezopotamya’nın Fransa-Britanya arasında paylaşılmasına rıza gösterdi.  

Böylece 16 Mayıs 1916’da Londra ile Paris arasında Sykes-Picot Antlaşması imzalandı. İtilaf Güçleri içindeki İtalya’dan bile gizlenen bu antlaşmaya göre; Suriye’nin kıyı bölgesiyle Adana ve Mersin Fransızlara bırakılıyor, Basra ve Bağdat vilayetleriyle Hayfa ve Akka limanları İngilizlere kalıyordu. Musul vilayetini de içine alan Fransız nüfuz alanı İran sınırına kadar uzanıyor, İngilizlerin toprakları ise Filistin’den Mezopotamya’ya varıyordu. Fransa’nın Doğu Akdeniz bölgesiyle tarihsel bağları ve politik hegemonya kurma girişimi, bu bölgede ısrarcı olmasının temel nedeniydi. İngiltere’nin Irak ve Basra bölgesine ilgisiyse hem bölgede yeni keşfedilen petrol kaynaklarına sahip olma, hem de Körfez üzerinden Hindistan’a erişimi kontrol altında tutma politikasının sonucuydu. Böylece Arap Orta Doğu’su ilk kez yapay sınırlarla bölünmüş oluyordu.  

Böylece İngilizler, bir yandan Şerif Hüseyin’e tüm bu bölgeleri içine alan bir Arap Krallığı kurma vaadinde bulunurken, diğer yandan da Fransızlara aynı bölgeleri savaş ganimeti olarak vaat ederek paylaşıyordu. Şerif Hüseyin’in de isyancı Arapların da bu gizli anlaşmadan haberi olmayacak, 1917 Devrimi’yle Rusya’da işbaşına gelen Bolşevikler bu gizli anlaşmaları ifşa edince hem Araplar hem de İtalyanlarda büyük bir hayal kırıklığı doğacaktı.  

3. Balfour Deklarasyonu ve Yahudilere Filistin’de bir “yurt” kurma vaadi  

İngiltere her ne kadar Sykes-Picot Antlaşması’yla Filistin’in geniş bir bölümünün uluslararası yönetim altına alınmasını öngörse de bu antlaşmadan hemen bir yıl sonra kendinden sonraki dengeleri kökünden değiştirecek başka bir gelişme yaşandı: 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’yla Britanya, Yahudilere Filistin’de “ulusal bir yurt/yuva” kurulmasını taahhüt ediyordu.  

Londra’nın bu hamlesinde beş temel unsur etkili oldu:  

  • Savaş şartlarında Yahudi bankerlerden büyük miktarlı borç alınması ihtiyacı  
  • Siyonist lobisinin Londra’da büyük bir nüfuza sahip olması ve hükümet nezdinde buna dair uzun süren müzakereler  
  • Orta Doğu’da Britanya’ya tam dost bir devlet kurup Kanal ve etrafını güvenceye alma ihtiyacı  
  • Britanya ve Kıta Avrupası’ndaki Yahudileri bu yeni devlete yönlendirerek onlardan “kurtulma” stratejisi  
  • Orta Doğu’da hâkim durumdaki Türkler ve Araplar karşısında ileride Britanya lehine bir denge unsuru oluşturacak “Avrupalı” bir devlet kurma düşüncesi

Balfour Deklarasyonu üzerine Filistin’de Britanya karşıtı ve Osmanlı yanlısı çeşitli gösteriler yapıldı. Şerif Hüseyin ve etrafındaki Arap milliyetçileri de bu adımı sitem dolu sözlerle protesto etti, ancak savaş şartları ve isyanın ulaştığı aşamanın sonuç almaya yakın oluşu nedeniyle bu konu da savaş sonrasına bırakıldı. Savaş sonrasında ise Filistin hem Suriye’den ayrıştırıldı hem de Arapların tek hâkim olacaklarını sandığı bu bölgede, 1948’de ilan edilecek İsrail Devleti’nin tohumları güçlü bir şekilde atıldı ki bunda tek etkili faktör doğrudan İngiltere’ydi.  

4. Arap Yarımadası’nda İbn Suud’a vaat edilen krallık  

1915 yılı, Şerif Hüseyin, Arap isyanı ve Arapların geleceği açısından pek çok bakımdan önemli bir dönemdi. İngilizler bir yandan Şerif’le ganimet pazarlığı yapıp kendisine geniş topraklar vaat ederken diğer yandan da aynı toprakların bir kısmını Fransızlara öneriyor, diğer kısmı üzerinde de Siyonist lobilerle çeşitli müzakerelere girişiyordu. Bu bağlamda dikkat çeken bir başka pazarlık masası ise Arap Yarımadası’ndaki en güçlü mahalli liderlerden Necid Emiri İbn Suud ile kurulmuştu.  

Şerif Hüseyin, Suriye ve Irak’ın büyük güçler tarafından paylaşılacak “iri lokmalar” olduğunu idrak ederken, bir yandan da Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulacak olmasının tedirginliğini yaşıyor, elinde kala kala sadece Arap Yarımadası kalıyordu. Ancak Şerif’in büyük planını suya düşürecek asıl kritik hamle, belki de en çok emin olduğu bu coğrafyadan gelecekti. 26 Aralık 1915’te İbn Suud ile gizli bir anlaşma imzalayan Britanya, aynı günlerde Şerif Hüseyin’e vaat ettiği topraklarda, Necid ve Basra Körfezi kıyılarında (Kuveyt hariç) İbn Suud’un bağımsızlığını tanımayı taahhüt etmekteydi.  

Böylece İbn Suud, Osmanlı karşıtı isyana katılarak güçlerini kırdırmamış, siyasi rekabet halinde olduğu Şerif Hüseyin’le aynı ittifak içinde resmen yer almamış, ancak Basra Körfezi civarında İngilizlere de herhangi bir zorluk çıkarmamış ve Irak’ta rahatça işgal harekâtı yürütebilmelerini sağlamıştı.  

Şerif Hüseyin’in “Büyük Arap Krallığı” düşünün sonu  

İngilizler tarafından üç ayrı vesileyle aldatılan ve kendisine verilen sözler yerine getirilmediği gibi, savaş sonrası sahip de çıkılmayan Şerif Hüseyin’e asıl büyük sürpriz yine İngilizler tarafından yapılacaktı, ama bunun için birkaç yıl daha geçmesi gerekiyordu.  

Savaş sonrasında “Büyük Arap Krallığı” düşleri boşa çıkan Şerif Hüseyin, ne Suriye ne Irak ne Filistin ne Yemen’i elde edebildi. Arap Yarımadası’nda ise sadece Hicaz Kralı olarak resmen tanındı. Fakat hemen doğu tarafında başkenti Riyad olan Necid Sultanı İbn Suud, batıda hicaz sınırından doğuda Basra Körfezi’ne kadar Orta Arabistan’ın tartışmasız lideriydi, gittikçe güçleniyor ve İngilizlerin himayesinde güç topluyordu. Keza Irak sınırında Türklerle müttefik haldeki İbn Reşid, güneydeki Asir topraklarında ise İdrisîler ve İmam Yahya egemendi; Körfez’de ise Kuveyt, Muskat ve Hadramut’un küçük hükümdarları yerlerinde oturmaktaydı.    

İbn Suud ile Şerif Hüseyin arasındaki ilk silahlı çatışma Mayıs 1919’da Hicaz’ın doğusundaki Turaba yakınlarında yaşandı ve yıllar içinde İbn Suud’un lehine olacak şekilde bir güç dengesi üretti. Hüseyin, TBMM’nin 6 Mart 1924’te Halifeliği kaldırması sonrası kendisini Halife ilan etse de bu hamlesi hiçbir karşılık bulmadı. Nihayet 16 Ekim 1924’te Mekke’yi kuşatan İbn Suud güçleri Hüseyin’in krallık iddialarına da halifelik tevehhümlerine de son verdi. Hüseyin Akabe üzerinden Kıbrıs’a giderek İngilizlere sığındı ve Orta Doğu’daki güç oyunundan tümüyle tasfiye edildi.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.