Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye- 15: Savaşta Suriye Cephesi

Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nda Suriye Cephesi’ndeki askeri ve siyasi mücadelesini, Cemal Paşa’nın idaresi ile Mustafa Kemal Paşa’nın rolünü Fokus+ için inceledi.
Dünü,-Bugünü-ve-Yarınıyla-Suriye--15-1908-II.-Meşrutiyet-Suriye’si

07.07.2025 - 17:37  |  Son Güncellenme:  07.07.2025 - 17:58

Osmanlı Devleti’nin Büyük Savaş’ta mücadele ettiği cepheler arasında, Arap İsyanı’nın doğurduğu Hicaz Cephesi ayrı bir yer işgal eder. Diğer cephelerde Britanya, Fransa, Rusya gibi doğrudan hasmı pozisyonundaki İtilaf Güçleri’yle muharebe eden Osmanlılar, Hicaz’da ise kendi tebaasıyla ölüm kalım savaşına tutuştu.  

Osmanlılar savaşa Almanlarla birlikte girse ve bazı cephelerde üst kumandanlık heyetleri çok büyük oranda Almanların denetiminde olsa da Orta Doğu’daki savaş umumiyetle Türk generallerin komutasında icra edildi.    

İttihatçılar, Cemal Paşa ve Orta Doğu’daki savaşın genel koordinasyonu  

İttihatçıların büyük üçlüsü (Enver-Talat-Cemal Paşa’lar) içinde subay olan Enver ve Cemal Paşa’lar savaş başladığında hem savaşın genel koordinasyonunda hem de cephelerde aktif görev alarak Osmanlı’nın bu varoluş savaşını doğrudan yönetti. Bu hamlelerinin ne kadar başarılı olduğu, nihayetinde yıkılışa giden imparatorluğun kaderi üzerindeki etkilerinin boyutu, hezimetteki rolleri tartışmalıdır. Keza savaş cephelerindeki hataları ve stratejik kararlardaki zaafları gibi hususlar, askeri tarihçilerce genişçe tartışıldı ve bu tartışmalar halen sürüyor. Ancak Talat Paşa da dâhil olmak üzere, bu üçlünün vatan sevgisinden de adanmışlıklarından da iyi niyetlerinden de kuşku duyulamaz. Bununla birlikte savaş sahasında vatanseverlik ve iyiniyetin yeterli olmadığı çok sayıda parametre söz konusudur ki Orta Doğu’da bunların hepsi de nihai neticeye etki edecekti.  

Savaşın başında Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın Doğu Cephesi’nde Ruslara karşı hezimetle neticelenen başarısız saha komutanlığı tecrübesine mukabil, Bahriye Nâzırı Cemal Paşa da nâzırlık görevine ilaveten Suriye’deki Dördüncü Ordu’nun komutasını da bizzat devralarak savaş sahnesine dâhil oldu. Bu dönemde Osmanlı idaresindeki Suriye’nin, 1880’lerin başından beri İngilizlerin doğrudan idare ettiği Mısır’la sınırı kritik önemdeydi; stratejik açıdan fevkalade ehemmiyetli Süveyş Kanalı’nın hangi tarafın kontrolünde olacağı savaşın Orta Doğu cephesi açısından belirleyici olacaktı. Cemal Paşa bu stratejik hesaplarla, yaklaşık 80 bin kişilik bir orduyla Ocak 1915’te Sina Yarımadası’nı geçerek Kanal’a doğru yürüdü.  

Mısır’daki İngiliz tahkimatı böylesi bir büyük savaşa hazırlıksız olduğu için hücum kararı doğru olarak nitelendirilir, ancak aceleye gelen ve koordinasyon sorunu yaşanan bu Birinci Kanal Harekâtı’nda, Osmanlı birlikleri henüz kanalı geçemeden püskürtüldü. Cemal Paşa’nın neredeyse başarılı olup, Mısır’daki 33 yıllık İngiliz hâkimiyetini bitirmek üzere olan bu hamlesi İngilizleri endişeye sevk etti, iki yıllık iyi bir hazırlık sürecinin ardından 1917 başlarında karşı saldırıya geçen İngilizler geniş bir cephede Osmanlı kuvvetleriyle muharebeye girişti. Filistin bölgesinde cereyan eden General Allenby komutasındaki asıl belirleyici savaşlar, Kudüs gibi stratejik bir beldenin Aralık 1917’de İngiliz güçlerinin eline geçmesini sonuç verdi.   

Bu süreçte Cemal Paşa’nın başarısız olmasının nedenlerinden biri de Şerif Hüseyin’in isyancı birliklerinin, İngilizlerle paralel bir şekilde Vecih-Akabe istikametinden Maan-Deraa kanalıyla Ürdün ve Suriye’ye doğru yürümesi ve cephe arkasında Osmanlı ordusuna büyük zarar vermesiydi. Nitekim henüz isyan başlamadan Şerif Hüseyin’den Kanal Harekâtı’na asker gönderip destek vermesini isteyen Cemal Paşa, bunun için para ve silah isteyip kendisini oyalayan ve zaman kazanmaya çalışan Şerif’in bu denli büyük bir isyana girişebileceğini başta öngörememiş, Fahrettin Paşa gibi çok güvendiği bir generali Hicaz’da görevlendirmenin dışında gerekli tedbirleri zamanında alamamıştı. Keza 1.000 km’den fazla uzunluktaki Hicaz Demiryolu da Medine’ye kadar uzanıyor, ancak bu hattın çalışır durumda olmasını sağlamak üzere sürekli korumak zorunda kalmak fazlasıyla güçlük arz ediyordu. Faysal-Lawrence birliklerinin korunmasız bu ikmal hattını mütemadiyen hedef alarak Suriye-Hicaz bağlantısını kesmesi de savaşın seyri üzerinde etkili bir amildi.  

Nitekim bu zafiyetler 1 Ekim 1918’de Şam’ın İngiliz-Arap ordularının eline düşüşünü, birkaç gün sonra da Beyrut’un Fransız donanmasınca ele geçirilişini netice verdi. Osmanlı orduları bunun üzerine Suriye’den çekilip kuzeyde Halep’in hemen üzerinde Anadolu’ya geriledi, nitekim aynı ayın sonunda da Mondros Ateşkes Antlaşması’yla Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu gelmiş oldu. Bundan sonrası, Türkler açısından tatsız bir Arap vilayetlerindeki ganimet paylaşım mücadelesini izleme sürecine, Araplar açısından ise daha tatsız bir hayal kırıklığına yol açacaktı.  

Cemal Paşa’nın Suriye’de savaşı idaresi  

Büyük Suriye’nin halkı (bugünkü Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin), İttihatçılarla sorunlu ilişkilerine rağmen, Avrupa’nın işgalci emellerine karşı Osmanlı-İslam düzeninin savunulmasına önemli ölçüde katkı verdi. Suriye’nin Osmanlı düzeni açısından kritik konumu, İttihatçıların büyük üçlüsünden Cemal Paşa’nın bizzat bölgeye gelerek, Bahriye Nâzırlığı vazifesine ilaveten Dördüncü Ordu Komutanlığını da uhdesine almasında görülebilir. 1918’de bölgeden ayrıldığında Cemal Paşa’nın temsil ettiği İttihatçı Osmanlı yönetimi bölge halkını devlete yabancılaştırmış, Paşa da es-Saffah (kan dökücü, kasap) lakabıyla anılır olmuştu. Hâlbuki birkaç yıl önce bölgeye geldiğinde çoğu şey aslında iyi görünüyordu. Fakat Süveyş Kanalı’nda yaşanan başarısızlık, Büyük Savaş’ta imparatorluğun bir bütün halinde yenilme ihtimalinin belirmesinin yarattığı baskı, ardından Arapların İngiliz ve Fransızlarla olan ilişkileri ve nihayetinde isyan süreci, Cemal Paşa’nın Araplara karşı tavırlarını kökünden değiştirmişti.  

Paşa’nın Arapların, savaştaki hasımları olan İngiliz ve Fransızlarla ilişki kurmasına verdiği tepki, kontrolsüz sert tedbirlere başvurmasını beraberinde getirdi. Tutumlarından şüphelendiği çok sayıda ileri gelen Arap eşraf ve aydına baskı uygulamaya başladı. 1914’te Beyrut’taki Fransız Konsolosluğu’nda ele geçirilen belgelerdeki bilgilere dayanarak seri idamlara girişti; 1915 Ağustos’unda 11 ileri gelen Arap siyasetçi ve gazeteciyi Beyrut’ta idam ettirirken, 1916 Mayıs’ta Beyrut ve Şam’da 25 kişiyi daha idam ettirdi. Bu sert tedbirler ve önde gelen Arapların katli bilhassa şehirli Arap toplumunda infiale sebep oldu. Suriye halkının savaş sırasında devlete yabancılaştırılmasında bu sert tedbirlerin rolünün büyük olduğu konusunda tarafsız tarihçiler arasında hemen hemen uzlaşı söz konusudur.   

İlk idam dalgasının Ermeni tehciri dönemindeki sert politikalara denk geldiği, ikinci idam dalgasının ise sadece birkaç gün sonra başlayacak olan Arap İsyanı sırasında Şerif Hüseyin’in harekete geçmesini meşrulaştırıp çabuklaştırdığı iddiaları da bu açıdan dikkate değer niteliktedir. Cemal Paşa’nın bu sert tedbirleri sayesinde Suriye’de Osmanlı karşıtı faaliyetler sindirilmiş ve şehirlerdeki Arap halkı korkudan seslerini çıkaramaz olmuşsa da sonraki on yıllar boyunca bu kanlı mirasın gölgesi Türk-Arap ilişkilerini etkilemeye devam etti. Bilhassa Baas döneminde, Cemal Paşa’nın savaş yıllarındaki bu sorunlu baskı politikası, Türkiye karşıtı milliyetçi ajitasyonlara sıklıkla yön vermiş olup, toplumsal hafıza ve aydınlar üzerindeki etkisine bugün dahi rastlanır. Günümüzde Beyrut ve Şam’daki Şehitler Meydanı’na ismini veren “şehitlerin” Cemal Paşa’nın 1916’da idam ettirdiği Arap aydınlar olması bu açıdan yeterince fikir verici olsa gerek.  

Mustafa Kemal Paşa’nın Suriye’deki kumandanlığı: İhanet mi deha mı?  

Suriye’deki Büyük Savaş’ın yansımalarına ilişkin olarak Türk kamuoyunda zaman zaman tartışılan bir başlık da Mustafa Kemal Paşa’nın Çanakkale Savaşları’nın ardından, savaşın sonlarına doğru görev aldığı bu cephedeki faaliyetlerinin niteliğine dairdir. Cumhuriyet dönemindeki tepeden inmeci modernleşmenin yabancılaştırdığı muhafazakâr çevrelerde, retrospektif tarih okumasıyla geçmişe taraflı bir bakışın yönlendirdiği bu kanaat; Mustafa Kemal’in Suriye’yi kolayca teslim ettiği ve hatalı askeri taktiklerle yenilgiye (hatta kasten) neden olduğuna dair iddialarla ve eksik/taraflı malumatla sahadaki gelişmeleri değerlendirmeye çalışır.  

Peşinen söylemek gerekir ki ömrü cephelerde geçmiş bu kuşağın askerlerinin hiçbiri bilerek düşmana yenilecek kadar onursuz ve kötü niyetli değildi. Daha sonraki yıllarda bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından vatana ihanetle suçlanan ve iç siyasette muhalifi konumunda bulunan askerler ve eski İttihatçılar için de bu kanaatim geçerli. Ancak savaş sahasında hem İngilizlerin sayı ve teknoloji açısından üstün düzenli ordusunun, hem de cephe gerisinde isyan eden Arap birliklerinin dinamizminin Osmanlı ordularının üst üste yenilgiler almasında etkili olduğu vakıadır. Kimi cephelerde muharebenin seyrinin gereği olarak –örneğin Halep’in doğusundaki çatışmalarda demiryolu hattının geçtiği Afrin’e çekilmek örneğindeki gibi- stratejik geri çekilmelerde, bilahare gelecek takviye kuvvetlerle savaşı daha uygun şartlarda sürdürmek düşüncesinin etkili olduğu görülür. Nitekim Mustafa Kemal de bunu ifade eder. Ancak bu taktik adımların, hayatında herhangi bir gerçek savaş görmemiş amatör tarihçilerce masa başında tenkide cüret edilebilmesi bile başlı başına incelenmesi gereken bir kötü niyetlilik örneği olarak karşımızda duruyor.   

Keza “Nablus İhaneti” olarak kodlanan ve 1950’lerin çatışmacı iç siyasi konjonktüründe ortaya atılan bazı amatör tarih tezleri de Mustafa Kemal Paşa’yı on binlerce askerin savaşmadan geri çekmekle suçlar, hatta çatışmalarda görev alan İsmet (İnönü) Bey’i de savaşta sürekli yenilen bir orta düzey komutan olarak karikatürize eder. Ancak bu çevreler, savaş sahasının ve dönem konjonktürünün tam bir tasvirini yapmadığı gibi, güç dengesizliğinin, moral ve lojistik üstünlüğünün hangi tarafta olduğunun muhakemesini de yapmaz. Eylül 1918’de yani Şam’ın düşüşü ve Mondros’tan sadece günler önce cereyan eden bu hadisede de onlarca parçadan oluşan bir yapbozun sadece birkaç parçasına odaklanılarak bir savaş resmi çizilmeye çalışılır.   

Bu konularla ilgili lehte ve aleyhte çok fazla argüman ortaya konulduğu için burada detaylı bir tahlile girmeyeceğim, ancak şu hususun altını çizmekte bir kez daha fayda görüyorum: Yıkılmakta olan bir imparatorluğun, güç dengesizliği içinde parçalanıp ufalanan ordusunun tüm yükü ve hezimetin faturası, tek bir askere izafe edilemeyecek kadar kolektif sorumluluk gerektirir. Mustafa Kemal Paşa’nın sonraki yıllarda iç siyasetteki icraatlarına muhalif hatta düşman olmak, onun savaş sırasındaki gayret ve cansiperane mücadelesini amatör kurgularla değersizleştirme hakkını kimseye vermez. Bu tür tartışmalı tarihsel meselelerde “deha mı, ihanet mi?” dikotomisinden sıyrılarak, objektif ve soğukkanlı tahlillere ihtiyacımız var; aksi takdirde son derece sorunlu çıkarımlarla ve retrospektif okumalarla bu tür ciddi süreçlerin dile dolanması, basit bir fikir jimnastiğinden öteye gitmeyecektir.  

Suriye’nin savaşta kaybedilmesinde Cemal ve Mustafa Kemal Paşa’ların şüphesiz sorumluluğu vardır ve bu konu askeri tarihçilerin ilgi ve uzmanlık alanındadır. Ancak sonraki yıllarda Paşa’nın Suriyeli Arap direniş gruplarıyla dirsek teması ve bölgedeki Fransız-İngiliz işgaline karşı sınır ötesinde anti-emperyalist mücadeledeki işbirliği adımları, meseleye bakışının da göstergesi niteliğindedir ki bu uzun serinin ilerleyen bölümlerinde bu konulara da temas edilecektir.  

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.