Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye- 10: Osmanlı Karşıtı Suriyeli Bir Aydın & El-Kevâkibî 

Araştırmacı Dr. Mehmet Akif Koç, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik sürecini inceleyen serinin devamında; Suriyeli Arap entelektüel Abdurrahman el-Kevâkibî’nin düşüncelerini, Osmanlı Devleti’ne karşı tutumunu ve İslam dünyasındaki çöküşünü Fokus+ için inceledi.
Dünü, Bugünü ve Yarınıyla Suriye- 10: Osmanlı Karşıtı Suriyeli Bir Aydın & El-Kevâkibî 

09.05.2025 - 17:11  |  Son Güncellenme:  09.05.2025 - 17:16

Osmanlı Devleti’nin yıkılışının artık mukadder hale geldiği son yarım yüzyıllık devresinde, dört ana cereyanın yıkımdan kurtuluş reçetesi olarak toplumun ve elitlerin önüne konulduğu genellikle bilinen ve kabul gören bir husustur. Bu çözüm yolları kısaca Türkleşme, İslamlaşma, Osmanlıcılık ve Batıcılık olarak tasnif edilir. Dönemin İslami hassasiyeti yüksek aydınları, çoğunlukla İslamlaşma ve Osmanlıcılık üst şemsiyesi altında değerlendirilebilecek görüşler ileri sürmüş, bilhassa Arap aydınlarda ise İslamcılık eğilimi daha gözle görünür bir çizgi takip etmiştir.  

Beynelmilel bir eleştirel entelektüel  

Topluma kurtuluş reçetesi sunduğu yazı ve kitaplarındaki çizgisine paralel şekilde, öncelikle ve önemle despotizm / istibdat düşüncesiyle mücadeleyi ömrü boyunca ön plana çıkaran Abdurrahman el-Kevâkibî de bu buhranlı dönemde yaşamış ve eserlerini vermiş Suriyeli bir Arap entelektüeldir. 1854’te Halep’te doğan, Osmanlı idaresi altında çeşitli kamu görevlerinde bulunan el-Kevâkibî, 1898’de Mısır’a giderek, buradaki yenilikçi ve reformcu çevrelerle yakın temas içine girmiş, Arap milliyetçiliğinin yükselişte olduğu bu dönemde gazetecilik ve yazarlık yaparak hayatını sürdürmüştür.  

Bu noktada, dönemin Kahire’sinin, II. Abdülhamid karşıtı fikirleriyle bilinen ve bu eğilimdeki siyasi ve kültürel faaliyetlere ev sahipliği yapan Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın yönetiminde bulunduğunun, el-Kevâkibî’nin eserlerini verdiği ortamın bu çerçevede teşekkül ettiğinin bilinmesi faydalı olacaktır. Keza el-Kevâkibî’nin, genelde Orta Doğu’nun ve özelde Arapların geri kalışından, ayrıca İslam’ın yozlaşmasından Osmanlı Devleti’ni sorumlu tuttuğunu, bu anlamda içinde yaşadığı II. Abdülhamid devrindeki otoriterlik ve istibdada karşı olduğu kadar, kavminin içinde bulunduğu durumdan dolayı genel anlamda Türklere ve Osmanlılara karşı sempatik duygular beslemediğini, belirtmek yerinde olacaktır.   

Bununla birlikte, Osmanlı’ya karşı bu tarihsel yaklaşımın sırf Araplara özgü bir tutum olmadığı açıktır; örneğin, Daron Acemoğlu ve James Robinson’ın Why Nations Fail? kitabında da Orta Doğu’nun geri kalmışlığında Osmanlı sisteminin kurumsal ölçekteki yetersizliği ve olumsuz rolüne başat vurgu bulunmaktadır. Bu yıllarda, Mısır’da dönemin meşhur reformcuları Muhammed Abduh ve Reşid Rıza çevresiyle yakın ilişki kuran el-Kevâkibî, Hilafetin Arapların hakkı olduğunu ve Türklerden Araplara geçmesi gerektiğini ve İslami uyanışın Osmanlı Hilafetiyle değil, ancak Araplar eliyle sağlanabileceğini de savunmaktadır.    

Pan-Arabist düşünceler ortaya koyan ve Arapların Türklerden kesin olarak ayrılığını savunan el-Kevâkibî’nin en faza bilinen eserlerinden, Tabâiü’l-İstibdâd ve Mesâirü’l-İsti’bâd (Despotizmin Doğası, Köleliğin İflası), yayınlandığı dönemde, Arap edebiyatına giren ilk siyasi kitap olması hasebiyle türünün tek örneği olarak görülmüştü. Kitap, Araplar arasında Türk karşıtı fikirlerin yayılmasına hizmet ettiği kadar, İstanbul’da da heyecan yaratmış, yönetimin tepkisini çekmişti. Kevâkibî’nin ilk kitabı Ümmü’l-Kurâ ise İstanbul’un şimşeklerini fazlasıyla celbetmiş, Osmanlı Devleti sınırları dâhilinde dağıtımı yasaklanmış ve II. Abdülhamid, meşhur beynelmilel fikir ve aksiyon adamı Cemaleddin Efgâni’ye yaptığı gibi, el-Kevâkibî’yi de İstanbul’da zorunlu ikamete tabi tutmak istemişti. Ancak yazar bu niyeti sezince, Kahire’ye giderek Osmanlı yönetimiyle köprüleri atmış ve ses getiren ikinci politik eleştiri kitabı Tabâiü’l-İstibdâd’ı burada yayınlamıştı.  

El-Kevâkibî’nin bazı görüşleri ve sunduğu kurtuluş reçetesi  

El-Kevâkibî’nin Türkçeye çevrilen ve Osmanlı yönetimine karşı Suriyeli bir eleştirel İslamcı entelektüelin tutumunu yansıtan Despotizmin Doğası, Köleliğin İflası kitabıi iki ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm (ss.11–58), eserin Türkçe basımı münasebetiyle, son dönemin uluslararası ölçekte dikkat çeken Arap aydınlarından, Moritanyalı akademisyen ve yazar Muhammed bin el-Muhtar eş-Şankıtî’nin, el-Kevâkibî ve düşüncesini tanıtan uzun sunuş yazısından oluşur. İkinci bölüm ise, el-Kevâkibî’nin kendi döneminde Kahire’de neşretmiş olduğu ve istibdat olgusunun din, bilgi, şan/haysiyet, sermaye, ahlak, toplum, eğitim ve terakki kavramlarıyla yakın ilişkisi ve etkileşimine dair, bir seri makalelerinden oluşan kısımdır. Yazar, bu ikinci bölümde istibdat / despotizm kavramını enine boyuna mercek altına yatırır ve kendi döneminin bilgi ve değerlendirme ufku çerçevesinde, Doğu toplumlarının bu kadim ve meşum sorunsalını kendi ölçeğinde tespit ve tahlil ederek, çözüm yolları önermeye gayret eder.  

Kevâkibî istibdadı ‘en büyük bela’ olarak tavsif eder ve ‘fitneleri körükleyen en büyük bir veba’ olduğunu savunur (s.19). İslam tarihiyle ilgili oldukça önemli bir tespiti, Müslümanlar arasındaki itikadi ihtilafların çoğunun, siyasi ihtilaflardan kaynaklanması ve siyasi ihtilaflara paralel olarak dini ihtilaflara düşüldüğünü vurgulamasıdır (ss.19–20).   

Kevâkibî’nin, bir başka önemli eseri Ümmü’l-Kurâ kitabında ele aldığı ‘külli çöküş (el-fütûrü’l-âmm)’ kavramı, toplumların ani ve bütün fonksiyonlarıyla iflas etmesine yaptığı vurgudur ki bu olgu Kevâkibî’nin düşüncesinde merkezi bir konum işgal eder. Kevâkibî, külli çöküş bahsinde, tetikleyici ana unsurun despotizm / istibdat olduğunu ifade edip, bu çöküşün sebeplerini beş noktada toplar: Dini, siyasi, ahlaki, sosyal sebepler ve Osmanlı Devleti’nden kaynaklanan siyasi-idari noksanlıklar. Yazarın, Osmanlı Devleti’nin hem siyasal organizma olarak çöküşüne hem de beraberinde Arap toplumlarını da aşağı çekişine dair yaptığı tespitler, kitabın ortalama Türk okuyucusu ve tarih meraklıları açısından ilgi çekici yönlerinin başında gelmektedir. Kevâkibî, döneminin diğer Arap aydınlarına yakın şekilde, Osmanlı’nın merkezi yönetiminin idari yetersizlikleri üzerinde durur, alternatif olarak önerdiği çözüm ise adem-i merkeziyetçiliktir (ss.30–33).   

Şankıtî, Kevâkibî’yi tarihteki Arap aydınlarından İbn Haldun’la da mukayese eder ve eserlerinde Mukaddime’den fazlasıyla etkilendiğini tespit eder. Örneğin, Mukaddime’deki ‘tabii mülk’ olgusu, Kevâkibî’de doğrudan ‘istibdat’ tabiriyle karşılanır; keza İbn Haldun’un ‘tebaanın durağanlığı’ olarak nitelendirdiği husus, Kevâkibî tarafından ‘külli çöküş’ olarak tanımlanır. Ancak, İbn Haldun hükümdarın tebaasına zulmünü, daha sonra affetmesi şartıyla kısmen hoş görür ve yönetimin yapısındaki zulüm eğilimiyle hiç ilgilenmezken; Kevâkibî istibdat olarak tanımladığı bu durumu şiddetle reddeder. Şankıtî, iki Arap düşünür arasındaki bu ilgi çekici mukayesesini şu sözlerle noktalar: “İbn Haldun, güneşi batan İslam medeniyetinin ardından ağıt yakarken, cebri ve karamsardır; Kevâkibî ise çöküşün ardından fecrin görülebileceğine inanır, bu yüzden özgürlükçü ve iyimserdir” (s.46). Şankıtî, Kevâkibî ile İbn Haldun arasında kurduğu bu zihni yakınlığa benzer şekilde, onunla Hasan el-Benna arasında da eylem yakınlığı tespit eder ve İhvan-ı Müslimin özelinde, Kevâkibî’nin teorik düşüncelerinin canlı ve yaşanan bir hayata aktarıldığını savunur (s.57).   

Kevâkibî, tüm bu devrimciliğine rağmen dört kritik hususta devrim ve değişim taraftarlarını uyarmayı da ihmal etmez: i) mücadeleye girişmeden önce, despot yönetimin yerine neyin ikame edileceği üzerinde iyi çalışılmalıdır, ii) açık bir plan ve strateji üzerinde devrimi başlatan tüm taraflar anlaşmalıdır, iii) halk katmanları devrimin faydaları ve istibdadın zararları konusunda bilinçlendirilmelidir, iv) kıyamın zamanlaması iyi seçilmelidir, muhteris işgalcilere zayıflıktan faydalanma fırsatı verilmemelidir (ss.49–54).  

Kevâkibî’nin istibdat-din ilişkisi bağlamındaki en çarpıcı tespiti ise, siyasi despotizmin dini despotizmden doğduğunu belirtmesi ve tarihleri boyunca Müslümanları yöneten tüm diktatörlerin her dönemde dini kullandıkları gerçeğine yaptığı vurgudur. Yazar bu noktada ilahiyatçıları şiddetle eleştirir, ‘yöneticilerin sorgulanamayacağı, ulu’l-emre itaat, her türlü muhalefetin bastırılması’ vb hususların, Kuran’ın dili tahrif edilerek dine sokulduğunu, ‘kraldan fazla kralcı’ ilahiyatçıların bu tahrifçi yaklaşımının Hz. Peygamber ve ilk dört Halife dönemindeki uygulamalara kesinlikle uygun düşmediğini, otoriteyi yücelten bu tür hezeyanların bilahare İslam dışındaki çeşitli inançlardan tevarüs edilerek dine sokulduğunu vurgular (ss.77–96).   

Yazar, diktatörlerin dini tahrif eden ulemayı kendi hevalarına göre kullanmasına benzer şekilde, makam-mevki peşinde koşan zayıf karakterlerin de saray tarafından kullanılarak, bunlar üzerinden toplumda nevzuhur ve köksüz bir aristokrasi oluşturulduğunu, halkın bu iki tahrif edilmiş sınıf aracılığıyla kontrol edildiğini belirtir (ss.107–123). Kevâkibî, İslam toplumlarındaki geleneksel unsurların istibdatla arasında kurduğu bu kaydadeğer ilişkiyi istibdat-sermaye bahsinde ise yeterince kuramayıp, bu nispeten yeni ekonomi-politik zeminde aynı başarılı analizi sürdüremez ve bu mühim kısmı bir sayfadan da kısa tutup geçiştirir (ss.125–126).   

***  

Netice itibariyle, Kevâkibî’nin yaklaşık bir asır önce despotizm ve istibdada dair ortaya koyduğu fikirler ve devrimci yaklaşım, insan ve toplum dinamiklerinin derin dönüşümlere uğradığı günümüzde de önemini halen muhafaza etmektedir. Çağdaş Arap düşüncesinde artık klasik kaynaklar arasında kabul edilen Tabâiü’l-İstibdâd ve Mesâirü’l-İsti’bâd, Osmanlı’nın son döneminde İslamcı ve milliyetçi eğilimlere sahip Arap aydınların İstanbul’a ve II. Abdülhamid’in otoriter yönetimine bakışına dair tarihsel bir vesika olarak kıymetli bir kaynak olma vasfını sürdürüyor.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.