Dekolonizasyon Mefhumunu Batı Tahakkümünden Kurtarmak

Doç. Dr. Halim Gençoğlu, dekolonizasyon kavramının Batı merkezli teorik tahakkümden kurtarılarak Osmanlı Afrika’sının hafızası ve yerel direniş pratikleri üzerinden yeniden düşünülmesi gerektiğini Fokus+ için kaleme aldı.
dekolonizasyon-mefhumunu-bati-tahakkumunden-kurtarmak.jpg

06.08.2026 - 15:04  |  Son Güncellenme:  06.08.2026 - 17:10

Modern sosyal bilimler literatüründe dekolonizasyon mefhumu, genellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası jeopolitik çözülmeler ve Batı merkezli teorik kalıplarla daha ziyade Londra, Paris veya Amsterdam eksenli okullaşmalar üzerinden kavramsallaştırılmaktadır. Bu durum, sömürgecilik karşıtı düşünceyi ve pratiği yine sömürgecinin entelektüel sınırlarına hapsetme riskini doğurmaktadır. 

  Cemil Meriç'e göre klasik sömürgeciliğin yerini kültür sömürgeciliği almıştır. 

  "Ne var ki Avrupa şikârından vazgeçmemiştir. Sömürgecilik daha sevimli, daha yumuşak, daha sinsi bir hüviyetle yaşamaktadır: Kültür sömürgeciliği…” 

Meriç, sömürge halklarının zamanla ezenlerin kimliğini benimsediğini ifade ederken de şu tespitte bulunmuştu:

 "Sömürge halkı için nihai ideal, efendisine benzemektir." 

Özetle Meriç'e göre sömürgecilik yalnızca toprak işgali değil; kavramların, kültürün ve zihnin işgalidir. Bu nedenle gerçek dekolonizasyon, siyasi bağımsızlıktan önce epistemolojik ve kültürel bağımsızlığı gerektirir. 

Bugün akademide dekolonizasyon üzerine yapılan tartışmaların ironik bir şekilde yine Batılı teorik terminolojilerle yürütüldüğü görülmektedir. Subaltern çalışmaları veya post-kolonyal teori, sömürgeciliği eleştirirken dahi Avrupa merkezci (Eurocentric) tarih yazımının çizdiği kronolojiye ve sınırlara sadık kalmaktadır. Bu durum, sömürgecilik karşıtı hafızayı tek tipleştirmekte ve Batı dışı dünyadaki özgün direniş pratiklerini görünmez kılmaktadır. 

Mefhumu Batı tahakkümünden kurtarmak, sömürgecilikle mücadeleyi sadece sömürgeci devletlerin resmî olarak topraklardan çekildiği tarihlerle yani 1940’lar ve 50’ler sonrası ile sınırlandırmamayı gerektirir. Gerçek bir zihnî arınma, arşivlerin tozlu raflarında unutulmuş, Batı dışı aktörlerin yerli ve özgün modernleşme ve var olma mücadelelerinin hakkını teslim etmekle başlar. Bu noktada, Osmanlı İmparatorluğu’nun Afrika kıtasıyla kurduğu sömürgecilik karşıtı ve himaye eksenli ilişkiler, ezber bozan bir tarihsel laboratuvar sunmaktadır. 

Epistemolojik direnişin Cape Town’daki Sesi: Müderris Ebubekir Efendi 

Güney Afrika’daki İngiliz sömürge yönetimi, 19. yüzyılda Cape Town’daki Müslüman toplumu hem kültürel hem de hukuki olarak asimile etmeye çalışmaktaydı. Sömürge yönetiminin yarattığı mezhepsel ve toplumsal kargaşayı çözmek, aynı zamanda yerel halkın kimliğini korumak amacıyla 1862 yılında Sultan Abdülaziz tarafından bölgeye gönderilen fıkıh âlimi Ebubekir Efendi, dekolonizasyonun entelektüel boyutuna dair muazzam bir örnek teşkil eder. 

Ebubekir Efendi, bölgeye gittiğinde dinî eğitimi ve hukuki hakları savunmak için sömürgecinin dili İngilizceyi bir hegemonya aracı olarak kabul etmek yerine, yerel halkın konuştuğu dili esas almıştır. Kaleme aldığı Beyânü'd-Dîn adlı eseri, Arap harfleriyle ama yerel Afrikaans diliyle (Arap harfli Afrikaans literatürünün ilk örneği olarak) basılmıştır. Bu hamle, sömürge zihniyetinin dilsel ve kültürel kuşatmasına karşı geliştirilmiş erken dönem bir epistemolojik dekolonizasyon hamlesidir. Batılı teoriler, dekolonizasyonu elitist bir siyasi pazarlık olarak görürken, Ebubekir Efendi’nin Ümit Burnu’ndaki mektep ve yayıncılık faaliyeti, bağımsızlığın tabandan ve zihinden başladığını kanıtlamaktadır. 

Sömürge gölgesinde onurlu bir bürokrasi: Başkonsolos Mehmet Remzi Bey 

Dekolonizasyon mefhumunun Batı dışı diplomasi tarihindeki izini sürmek için Birinci Dünya Savaşı döneminin Güney Afrika’sına bakmak gerekir. Osmanlı’nın Johannesburg ve Cape Town Başkonsolosu olarak görev yapan Mehmet Remzi Bey, İngiliz sömürge idaresinin tüm baskılarına, takibatlarına ve tehditlerine rağmen bölgedeki mazlum Müslüman ve yerli halkların haklarını savunmaktan geri durmamıştır. 

Savaşın patlak vermesiyle birlikte sömürge hükûmeti tarafından haksız yere gözaltına alınan ve toplama kampı koşullarında sağlığını kaybederek şehit düşen Mehmet Remzi Bey’in mirası, sömürgeci hukukun evrensellik iddiasına indirilmiş diplomatik bir darbedir. Remzi Bey, Londra’nın koyduğu sömürge kurallarına boyun eğmeyerek, Osmanlı’nın adalet ve himaye vizyonunu Afrika’nın en güney ucunda canı pahasına temsil etmiştir. Onun mücadelesi, sömürgecilikle mücadelenin sadece silahlı bir başkaldırı değil, aynı zamanda sömürgeci hukukun ikiyüzlülüğünü ifşa eden kurumsal ve ahlaki bir duruş olduğunu göstermektedir. 

Hafızayı geri almak 

Dekolonizasyon mefhumunu Batı tahakkümünden kurtarmanın yolu, Cape Town, Pretoria, Kahire ve İstanbul arşivleri arasındaki organik bağları yeniden kurmaktan geçmektedir. Eğer dekolonizasyon teorileri sadece Paris kafelerinde veya Oxford amfilerinde üretilen kavramlarla sınırlı kalırsa, sömürgeciliğin zihinsel boyunduruğu asla kırılamaz. 

Osmanlı Afrika’sının hafızası; Eritre’de yatan Özdemir Paşa’nın hatırasıyla, Ebubekir Efendi’nin kalemiyle, Mehmet Remzi Bey’in dik duruşuyla bize sömürgecilik karşıtlığının Batı icadı bir konsept olmadığını, aksine Doğu’nun ve Afrika’nın kendi öz medeniyet kodlarında zaten mevcut olduğunu ihtar etmektedir. Yapılması gereken, sömürgeci tarih yazımının üzerini örttüğü bu belgeleri gün yüzüne çıkararak kavramsal egemenliği ait olduğu topraklara iade etmektir. 

Frantz Fanon

Frantz Fanon’un "efendinin kavramları" eleştirisi, sömürgecilik sonrası postkolonyal entelektüel bağımsızlığın en kritik eşiğidir. Sömürgeci, sadece toprağı ve emeği işgal etmekle kalmaz; aynı zamanda doğruyu, yanlışı, ilerlemeyi ve geriliği tanımlayan evrensel bir dil dayatır. Mesela Haçlı saldırılarına Haçlı seferleri ya da Ümit Burnu’nun işgaline Ümit Burnu’nun keşfi adlandırması gibi sömürgeciyi masum gösteren bir algı yaratır. Dolayısıyla, sömürgeleştirilmiş bir zihin, kendisini kurtarmak için yine o sömürgecinin teorilerini, sosyolojik kavramlarını ve felsefi araçlarını kullandığında, farkında olmadan efendisinin dünya görüşünü yeniden üretir. 

Bahsettiğimiz gibi, bu döngüyü kırmak ve bilgi sirkülasyonunu Londra, Paris veya New York gibi hegemonik merkezlerin tekelinden çıkarmak elzemdir. 

Dekolonizasyon mefhumunu Batı tahakkümünden kurtarmak, sömürgeciliği sadece coğrafi bir işgal değil, epistemolojik bir esaret olarak okumaktır. Cape Town’da Ebubekir Efendi’nin yerel Afrikaans diliyle yazdığı ilk ilmihal veya sömürge gölgesinde dik duran Başkonsolos Mehmet Remzi Bey'in onurlu mücadelesi, Batı dışı dekolonizasyonun en yalın örnekleridir. Bu ifadeler kolonizasyonu yapanın eline bırakılırsa dekolonizasyon mefhumu şüphesiz dünün sömürgecisinin insafına terk edilmiş olacaktır. Kavramı Londra veya Amsterdam merkezli teorilerden kurtarıp Ümit Burnu’ndan Kahire’ye uzanan Osmanlı Afrika’sının hafızasıyla yeniden inşa etmeliyiz.  

Eğer bir millet, kendi medeniyetini başkasının terazisinde tartıyor; kendi hakikatini yabancının diliyle anlamaya çalışıyorsa, sömürge sona ermiş görünse bile tahakküm devam ediyor demektir. Bugün dekolonizasyon denilen mefhumun kendisi dahi çoğu zaman Batı'nın çizdiği hudutlar içinde tarif edilmektedir. Hâlbuki bir kavramı anlamak için evvela onun hangi dünya görüşüne yaslandığını sorgulamak gerekir. Kendi tarihini, inancını ve irfanını merkeze almayan bir kurtuluş fikri, gerçek bir özgürlük değil, yalnızca yeni bir bağımlılık biçimine kapı aralar. Bir millet ancak kendi hakikatine yaslandığında gerçekten hür olabilir. 

Kaynakça 

  • Al-Attas, S. M. N. (1978). Islam and secularism. Muslim Youth Movement of Malaysia. 
  • Allawi, A. A. (2009). The crisis of Islamic civilization. Yale University Press. 
  • Amin, S. (1989). Eurocentrism. Monthly Review Press. (Orijinal metin 1988’de yayımlandı). 
  • Bhabha, H. K. (1994). The location o culture. Routledge. 
  • Cabral, A. (1973). Return to the source: Selected speeches. Monthly Review Press. 
  • Chakrabarty, D. (2000). Provincializing Europe: Postcolonial thought and historical difference. Princeton University Press. 
  • Escobar, A. (2018). Designs for the pluriverse: Radical interdependence, autonomy, and the making of worlds. Duke University Press. 
  • Fanon, F. (2004). The wretched of the earth (R. Philcox, Trans.). 
  • Gençoğlu, H. (2024) Batı’nın Afrika Talanı, Kronik Yay. İstanbul. 
  • Gandhi, L. (1998). Postcolonial theory: Acritical introduction. Columbia University Press. 
  • Goody, J. (2006). The theft of history. Cambridge University Press. 
  • Grosfoguel, R. (2007). "The epistemic decolonial turn: Beyond political-economy paradigms." Cultural Studies, 21(2–3), 211–223. 
  • Hallaq, W. B. (2013). The impossible state: Islam, politics, and modernity's moral predicament. Columbia University Press. 
  • Hobson, J. M. (2004). The Eastern origins of Western civilisation. Cambridge University Press. 
  • Mbembe, A. (2015). Decolonizing knowledge and the question of the archive. Wits Institute for Social and Economic Research. 
  • Memmi, A. (1965). The colonizer and the colonized (H. Greenfeld, Trans.). Beacon Press. (Orijinal metin 1957’de yayımlandı). 
  • Mignolo, W. D. (2011). The darker side of Western modernity: Global futures, decolonial options. Duke University Press. 
  • Mignolo, W. D., & Walsh, C. E. (2018). On decoloniality: Concepts, analytics, praxis. Duke University Press. 
  • Ndlovu-Gatsheni, S. J. (2018). Epistemic freedom in Africa: Deprovincialization and decolonization. Routledge. 
  • Ngũgĩ wa Thiong'o. (1986). Decolonising the mind: The politics of language in African literature. James Currey. 
  • Quijano, A. (2000). Coloniality of power, Eurocentrism, and Latin America. Nepantla: Views from South, 1(3), 533–580. 
  • Said, E. W. (1978). Orientalism. Pantheon Books. 
  • Santos, B. de S. (2014). Epistemologies of the South: Justice against epistemicide. Routledge.