CIA, Bir Türk Bilim İnsanı Tarhana Osman’ı Neden Hedef Aldı?
24.04.2026 - 14:22 | Son Güncellenme: 24.04.2026 - 14:28
Beslenmeyi yalnızca bir gastronomi kültürü olarak ela almak büyük bir hatadır. Tarihin hemen hemen tüm dönüm noktalarında beslenme alışkanlığının belirleyici bir rolü bulunur.
Türkler; eti, yoğurdu ve çorbayı kurutarak askeri lojistik alanında bir devrime imza atmışlardı. Bu olanak, Orta Asya coğrafyasının çok ötelerine seyahat etmeyi askeri anlamda mümkün kılmış ve siyasi haritaların değişiminde önemli rol oynamıştır.
Bazen dinden kaynaklı beslenme alışkanlıklarının değişimi siyaset kurumunu da derinden etkilemişti. Bu bağlamda en çok örnek verilen Türk devleti Uygurlardır. Manihaizm dini benimsenip et tüketim alışkanlığının terk edilmesi Türklerin savaşçılık özelliklerinde büyük kayıplara neden olduğu kabul edilir.
Elbette Amerika kıtasının keşfi, Batılılaşma süreci ve Anadolu’da yeni kültürlerle kaynaşmamız da beslenme alışkanlıklarımızda önemli değişimlere neden olacaktı.
Beslenme alışkanlığımızı kökten değiştiren ve tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar sağlıksız bir topluma evirilmemiz ise ABD ile ekonomik ve politik yakınlaşmamızın had safhaya ulaştığı 1950’li yıllara denk gelir. Bu yakınlaşma sonrası yarım asırda Türk halkının fiziksel sağlığında büyük değişimler meydana geldi. Obezite, kalp krizi ve kanser gibi hastalıklar Türk toplumunun hayatını baştan sona değiştirdi.
Peki, ABD’nin Türk halkına yönelik bu gıda politikası bilinçli bir siyaset miydi ve buna o dönemde hiç itiraz eden çıkmadı mı?
Elbette çıktı.
Halk arasında Tarhana Osman olarak bilinen Türk bilim insanı Osman Nuri Koçtürk adeta hayatını bu mücadeleye adayacak ve CIA’nın “Tehlikeli Türk” olarak tanımlamasına kadar işler büyüyecekti.
Osman Nuri Koçtürk ABD için neden tehlikeliydi?
Osman Nuri Koçtürk, 1918 İzmir doğumlu bir veterinerdi. Öte taraftan basit bir baytar değil; askeri veteriner olarak çalışıyor ve ABD’de eğitim görerek mineraller ve aminoasitler konusunda uzmanlaşmış bir kişiydi.
Başka bir deyişle ABD’nin bio-kimyasal yaklaşımını çok iyi bildiği gibi ne kadar tehlikeli olduğunun da yurtta en farkında olan isimdi.
Marshall Planı ile Türkiye’ye süratle giren süt tozu, margarin ve sonora buğdayı gibi ürünler hem ucuz hem de sağlıklı olarak teşvik ediliyordu. Tarhana Osman, ABD’den gelen her şeyin kutsal bir ürün gibi muamele gördüğü bir ortamda sesini yükselten ilk isim olacaktı.
Bilhassa ABD tohumlarının sağlıksız ve Türk kültürüne uygun olmadığını söyleyerek okları üzerine çekti. Daha da önemlisi halkın ata tohumları yerine bu ürünlere rağbet ederek hem ekonomik hem de sağlık açısından ileride büyük bedeller ödeyeceğini ilan etti.
Tarhana Osman’ın itirazları bununla sınırlı değildi. Soyanın yıkıcı bir besin olduğunu margarinin halk sağlığına düşman olduğunu ilan etti.
Elbette bu iddiaların bir bedeli olacaktı.
Tarhana Osman’ın önce profesörlüğü engellendi ve halka verdiği çeşitli konferanslarda fiziksel saldırılar yapıldı. Bir defasında Konya’da canına bile kastedilmişti ama onun durmaya hiç niyeti yoktu.
Medyada ise kendisine büyük bir linç kampanyası başlatılacaktı. ABD yanlısı medya organları onu “Tırt Osman” ve “Asfalt Osman” gibi lakaplarla tahkir ediliyordu. Üstelik yalnızca gazeteler değil; TRT bizatihi halkın Tarhana Osman olarak bildiği bilim insanına savaş açmıştı. Onun bilimsel iddialarını çürütmek yerine dönemin TRT idaresi çeşitli fıkra ve yalanlarla mütemadiyen Koçtürk’ü halkın gözünde küçültmeye çalışıyordu.
Koçtürk’ün, ekmeğin Türk halkının köklerinde bu denli yeri olmadığını ama savaşlar ve kıtlıkların yarattığı “Açlık Korkusu” travması nedeniyle Türk halkı için her öğünde tüketilmesi gereken bir ürünmüş gibi yerleştiğini savunuyordu. Dünyada gelişmiş ve sağlıklı hiçbir toplumda ekmeğin bu denli tüketilmediği geçmişte etin taşıdığı anlamı bugün ekmek alışkanlığının işgal ettiğini savunuyordu.
Koçtürk daha o dönemde değişen beslenme alışkanlıklarını şu sözlerle açıklayacaktı;
“Bütün ileri memleketlerde hükümetler halk tabakalarına ve bilhassa çalışan gruplarla genç kuşaklara bol protein ve yeterli miktarda tahıl yedirmek için planlı gayretler sarf etmiş ve bunda başarıya ulaşmış bulunuyorlar. Almanya’da 1800 yılında yaşayan bir insan yılda 300 kilo ekmek ve 13 kilo etle beslenirken, 1950 yılında yıllık ekmek miktarı 100 kiloya kadar düşürülmüş ve fakat et miktarı 13 kilodan 50 kiloya çıkarılmıştır. 1952 yılında İsrail’de yaşayan bir insan bir yılda 146,7 kilo tahıl, 13,2 kilo et, 4,1 kilo tavuk eti, 93,6 kilo süt ve 220 tane yumurta ile beslenirken, tüketilen tahıl miktarını azaltma ve hayvansal protein kaynaklarını geliştirme maksadı ile sarf edilen çaba 1960 yılında tüketilen yıllık tahıl miktarını 114 ,5 kiloya düşürmeyi ve et miktarını 24,5 kiloya, tavuk etini 19,9 kiloya, süt miktarını 134,7 kiloya, yumurta miktarını da 343’e çıkarmayı mümkün kılmıştır. Birleşik Amerika’da üretilen tahıl miktarı çok yüksek bulunmakla ve bir yılda bir insana ortalama olarak 646 kilo kadar tahıl düşmektedir. Böyle olmasına rağmen tahılla beslenmenin, modern beslenme biliminin koşullarına uymadığını gayet iyi bilen bu toplum, insan sağlığını koruma, entelektüel güç ve insan gücünü üstün seviyede bulundurma maksadı ile payına düşen tahılın ancak 67 kilosunu insan yiyeceği ve geri kalanının ise hayvan yemi olarak değerlendirmekte ve bu sayede bir insana bir yılda 82 kilo et ile bol miktarda süt ve yumurta sağlamaya muvaffak olmuş bulunmaktadır. (1964) Bu üç canlı örneği böylece açıkladıktan sonra XX’inci yüzyılda bütün ileri toplumların az tahıl ve çok et, geri kalmış toplumların da çok tahıl ve az etle beslenmekte olduklarını kesin bir kaide ve bilinen bir gerçek olarak ifade edebiliriz. Türkiye’mize gelince elimizdeki kayıtlara göre 1938 yılında Türkiye’de insan başına bir yılda 22 kilo et ve 151 kilo süt düşerken, bu miktarlar 1962 yılında et için 12 kiloya, süt için 103 kiloya kadar düşmüş bulunuyor. Buna karşılık tahıl üretiminde akla hayret veren ters bir gelişme meydana gelmiş ve yıllık tahıl miktarı 150-180 kilodan 248 kiloya kadar yükselmiştir. Bu ters gelişmelerde bilhassa PL 480 kanalı ile Amerika’da bir üretim artığı haline gelmiş olduğu için pazar arayan buğday ve pirinç gibi tahılların yurda ithali ile hayvancılığın ele alınmamış ve bilhassa bilimsel çalışmaların yeterli bir şekilde yapılmamış olmasını önemli bir payı vardır.”
1966 yılında ortaya çıkartılan belgelerde CIA’nin Koçtürk’ü fişlediği ve tehlikeli olarak tanımladığı ortaya çıkacaktı. Elbette bunun nedeni yalnızca yiyeceklerin sağlıksız olduğunu ispat etmesi değildi, Koçtürk ABD’nin gıda emperyalizmini de bu yolla baltalıyordu. Nitekim yıllar onu haklı çıkaracaktı. Süt tozunun, soyanın, margarinin zararları bilimsel araştırmalar ile kanıtlanırken çoğu ata tohumumuz bu süreçte yitip gidecekti. İspanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler tarımda büyük işler başarırken çok daha verimli bir iklime sahip Türkiye bu konuda sürekli geriye gidecekti.