Bilad-ı Şam’ın Yeraltı Mezhebi Nusayrilik

Araştırmacı Bülent Şahin Erdeğer, Nusayriliğin tarihsel kökenlerini, inanç sistemini, Şiilik içindeki ayrışmasını ve modern dönemde özellikle Esed rejimiyle kurduğu teo-politik ilişkiler üzerinden Orta Doğu’daki etkisini Fokus+ için inceledi.
B%C3%BClent-%C5%9Eahin-Erde%C4%9Fer.jpg
Bilad-ı Şam’ın Yeraltı Mezhebi Nusayrilik

22.10.2025 - 16:01  |  Son Güncellenme:  22.10.2025 - 16:11

Orta Doğu’nun teo-politiğini Müslüman ve Hristiyan Mezhepler ve Yahudilik belirliyor. Örneğin Yahudiliğin fundamentalist siyasal yorumu olan Siyonizm soykırım yapmayı “Herem” kavramıyla meşru hak olarak görebiliyor. Peki diğer inanç grupları nasıl ortaya çıktılar? 

Bölgedeki en köklü yapılar Şiilik çatısından neşet etti. Hz. Ali’nin Allah’ın Hz. Muhammed’den sonra seçtiği/vâsi olarak atadığı İmâm olduğu inancı, Şiiliğin temelini teşkil ediyor. Şiiler bu inanç gereği İslam dünyasının geri kalanı (Sünnilik ana gövdesi ve Mutezile ile İbadiyye) ile köklü bir ayrışma yaşadılar. İslam dünyasının geri kalan ana gövdesi halifenin seçimle istişare yoluyla iş başına geçmesi gerektiğini savunurken -Zeydilik istisnası dışında- Genel Şii inancı Hz. Muhammed’in soyundan gelen imamlar dışındaki her türlü otoriteyi “Allah’ın kararına isyan” ve “Tağut” olarak görmekte bu da İslam dünyasının saygı duyduğu Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi isimlere düşmanlığa varan söylemlere yol açmakta.  

Ayrışma bununla da sınırlı kalmadı. Şiilik de süreç içerisinde kendi arasında bölündü. 

Hz. Muhammed’in torunları olan ve Şiilerin daha sonraları 12 İmam olarak tanımlayacakları dini önderler de dönemin tarihsel bağlamında diğer alimler gibi yaşadıkları dönemlerde kendi ilim halkalarını oluşturuyorlardı. Bu halklarda öğrencilik yapan bazı kimseler de daha sonraları kendi halkalarını/öğrenci gruplarını kuruyorlardı. Bu ilmî organizasyonlar bugünün diliyle ifade edecek olursak sivil akademik ekollerdi. Ancak her öğrenci öğretmeninin icazeti/onayı ile hareket etmiyordu. İşte İmamların halkalarındaki çeşitlilik bir süre sonra bölünmelere yol açmasının sebebi de buydu.  

Daha somutlaştırırsak sonraları “Onuncu İmam” olarak tanımlanacak olan Ali en-Nakî (öl. 254/868) ve “On Birinci İmam” Hasan el-Askerî’nin 229/844-259/873 yılları arasındaki dönemlerine tanıklık etmiş olan İbn Nusayr, öncelikle Onuncu İmamın ilahlığını ilan etmişti. Ayrıca kendisini onun tarafından gönderilmiş bir peygamber olarak tanıttı. 

Oysa en-Nâkî de Askerî de kendileri hakkındaki bu tip iddiaları reddediyordu. Hasan el-Askerî’nin –muhtemelen kısır olduğu için- çocuğu olmadan vefat etmesi bu gibi grupların türeyişini hızlandırdı. Ölümü sonrası Askerî’nin halk nezdinde doğduğu bilinmeyen ve alenen insanların annesini (sonraları kurgulanan bir cariye olduğu iddia edilir) ve kendisini tanımadığı-varlığına şahit olmadığı kurgusal bir çocuğunun yaşadığı iddia edilmeye başlandı. Çocuğu sadece kendilerinin gördüğünü söyleyen ve onun gerçek temsilcisi olduğu iddia edenler çoğaldıkça muhayyel çocuk mehdi üzerinden gruplar da çoğalmaya başladı. İşte İbn Nusayr da bu kişilerden biri. O, “Allah’ın yeryüzündeki görünümü” Askerî’nin ilâhi ilminin kendisine geçtiğini ve İmam’ın Bâb’ı (Temsilcisi) yani “Allah’ın Kapısı” olduğunu iddia etti.  

Akabinde bir mağarada saklandığı varsayılan “On İkinci İmam Mehdi” Muhammed’in hicri 260/ miladi 874’te tümden ortadan kaybolduğunu ve gelecekte geri gelip tüm dünyayı kurtaracak Mehdî olduğunu iddia etmeye başladılar. İbni Nusayr da bu gaybet sebebiyle “Mehdi’nin Sefiri” (Elçisi) olduğunu iddia etti. Fırkanın mensupları İbn Nusayr’ı gaybette olan 12. İmamın meşru halefi olarak görmektedirler. Bununla birlikte Nusayriliğin kurucu isimlerinden Hasîbî’nin el-Hidâyetü’l-kübra isimli eserinde İbn Nusayr’ın On İkinci İmamın ilk gaybeti olarak tanımlanan gaybet-i suğra’nın (260/874) başlangıcından itibaren imamdan kendisinin kutsallığını tasdik eden belgeler aldığı öne sürdü.  

Tabi Resullük ilan edenler onunla sınırlı değil. Askerî’nin öğrencisi iddiasıyla İshak en-Nehâi de İbn-i Nusayr’a rakip çıkmıştı. Öyleki zaman içerisinde İshakiler (İshak’ın taraftarları) Nusayrileri (İbn-i Nusayr’ın taraftarları) baskı altına alıp Halep’ten Lazkiye’ye sürdüler.  Bu iki grup arasındaki temel fark İshaki’lerin teslis inancı Hristiyanlardaki Katolik Teslisi’ne benzerken yani lider aynı anda hem Tanrı hem insan iken Nusayrilerin Teslisi Doketik Teslis’e benzer: Lider aslında hiç insan olmamıştır insan gibi görünen Tanrı’nın kendisidir.  

Tam ismi Muhammed b. Nusayr en- Nemiri olan kurucuları Irak’ın Samarra kentinde felç geçirerek 260/873’te öldü. Nusayriliğin inançlarını sistemleştiren kişi İbn-i Nusayr’ın yerine geçen Muhammed b. Cündeb (öl. 3/9. yüzyılının sonları), sonrasında ise Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Cenân el-Cünbülânî’dir. (Öl.287/900) Ve tabi grubun en büyük teorisyeni Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî’yi (ö. 346/957) unutmamak gerek. Hasibi surelerden oluşan yeni bir Kutsap Kitap yazdı: Kitabu’l Mecmuu, Nusayrilere göre Hz. Ali Allah olduğu için onun emir ve sözleri de hâliyle vahiydir. İnançlarına göre Hz. Muhammed’in bu vahiyleri Nusayrilere özel olarak 12 Nâkib’e Mekke yakınlarındaki Minâ vadisinde Akabe’de vermiştir. (Bkz. Ahmet Turan “Kitâbu’l- Mecmu’u’nun Tercümesi”. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 8/8 (Eylül 1996), 5-18.) 

950’lere gelindiğinde Nusayrilik Bağdat’tan Halep ve Lazkiye’ye yayılmış bir mezhebe daha doğrusu dini akıma dönüşür. Temel inancı “Ma’nâ-İsim-Bâb” teslisidir. Baba-Oğul-Kutsal ruh inancına benzer biçimde Ma’nâ Allah’ın özü, İsim onun görünümü olan Hz. Ali ve diğer imamlar Bâb da Tanrı’nın iki yönünü açıklayan peygamberi İbn-i Nusayr’dır.  

Nusayri inancına göre Allah, Habil, Şit, Yusuf, Yuşa b. Nûn, Asaf, Şem’un es-Safa ve Ali şeklinde görünmüştür. Ali’den sonra da onun soyundan gelen imamlar şeklinde… Bu Hindistan’daki Avatar inancına da çok benziyor.  

Uzun yıllar boyunca temel metinlerine ulaşılamayan ve bir sır gibi saklanan Nusayriliğin artık metinlerinin çoğuna erişim mümkün. Silsiletü’t-Turasi’l-Alevî: Resâilü’l-hikme’l-Alevîyye (Alevi Kültürü Dizisi: Alevi Hikmeti Risaleleri) üst başlığında 12 cilt olarak Lübnan’da yayınlandı. Bu metinlere göre Nusayri teolojisi, Neo-Platoncu Gnostik öğretilerin Şiilikle harmanlandığı Teslisçi yeni senkretik bir dini akım. Dr. Reyhan Erdoğdu Başaran’ın Silsiletü’t-Turasi’l-Alevî: Resâilü’l-hikme’l-Alevîyye. (mlf. Ebû Mûsâ el-Harîrî. 2/157-339. Lübnan: Dâr li’ecli’l-Marife, 2006.) külliyatı üzerine yaptığı “Nusayrîlik İshakîlik Alevîlik” başlıklı akademik çalışma ülkemizde bir ilk niteliğinde.  

“Ma’nâ-İsim-Bâb” üçlemesinde ma’nâ Tanrı’nın zatıdır. İsim hicab olarak da bilinir ve Tanrı’nın nurundan sudur eden ilk varlıktır. Bâb ise isim’in nurundan yaratılan ikinci nurani varlıktır. Nusayrî öğretiye göre, ma’nâ’nın yani Allah’ın insan sûretinde göründüğü en mükemmel hali Hz. Ali’dir. Buna göre İsim Hz. Muhammed ve Bâb Selmân-ı Farisî’dir. 

Tanrı bu görünümlerinde birer kapı açmıştır bu ikincil görünümlere Bâb denir. Ancak bu hiyerarşide Bâb Tanrı’dan taşarak yaratılmıtır. Yarı-İlâhi diyebileceğimiz Bâb’dan da aracı yarı-ilahi varlıklar doğar: Beş Eytam. Bu varlıklar da melektirler ve insan suretinde görünürler: Onlardan ilki olan el-Mikdad b. el-Esved zâhirde tabiat ile ilgili olayların düzenleyicisi olarak anlatılmış olsa da bu eserde yaratılmışların yollarının Mikdad’ın nuru ile belirlendiği belirtilmiştir. Zâhirde yıldızların hareketlerini idare etme görevi verilen Ebû Zerr el-Gifarî’ye bâtında yaratılmışları nuru ile aydınlatma görevi verilmiştir. Canlıların yaşamlarını düzenleme görevinin tevdi edildiği Abdullah b. Revâha, bâtında inanan kulların gönüllerindeki dertleri gidermekle mükelleftir. Osman b. Maz’un hastalık ve belaları gidermek görevi ile görevlendirilmiş. Bâtında ise görevi inananların gönüllerinden şüpheleri gidermektir. Kanber b. Kadân ed-Devsî zâhirde ruhun cesetle buluşması görevini idare etmekte, bâtında ise inananları Hakk’a giden yolda bilgilendirmekle görevlidir. Bu hiyerarşi de reenkarnasyon önemli yer tutar. Yani bu teolojiye göre örneğin Hz. Fatıma farklı zamanlarda Hz. Asiye ve Hz. Meryem olarak bedenlenmiştir. Bu çok yüzlü aynı kişilik algısı Nusayriliği Hristiyanlıkla akışkan bir özdeşliğe müsait hale getiriyor. 

Yarattıklarından ontolojik olarak tümüyle farklı ve bir kişilik olan Yaratıcı’ya inanılmaz. Bunun yerine tüm âlemin tek bir sistem olarak işlediği düzeneğin üst aklından ibaret olan Nusayri Tanrısı’nın taşarak kendinden doğurduğu bir sistemden bahsedilebilir. Dolayısıyla sudurcu bu tasavvur bir piramit şeklinde şematize edilebilir: 

Öte yandan Nusayri teolojisinin İslam’ın teslis karşıtı tenzih akidesiyle uzlaştırılamaz karşıtlığı Şiilikte zaten var olan Sünni karşıtlığını genel İslam karşıtlığına eviriyordu. Nusayriliğin Şiiliğin radikal bir kolu olarak sadece toplumsal yönetim (İmamet) ile ilgili değil Allah inancı ile ilgili Müslümanlarda derin bir kopuş yaşamakta. Bu kopuş grubun içine kapanmasına ve Takiyye yöntemiyle yeraltına çekilmekteydi. Tabi bu gerilim tarih boyunca hem Dürzilerle hem de Sünni Müslümanlarla düşmanlığa da dönüşüyordu. Dürziler ve Şii rakipleri İshakiler’le sürdürdükleri düşmanlığın yanı sıra İslam uleması da Nusayrileri Ehl-i Kitab’a dair özel hukuki statünün de dışında “mürted” olarak görmekteydi. Bu da özellikle Sultan Baybars döneminde (1260-1277) istilacı Moğollar ile işbirliği yapmaları sebebiyle büyük baskılara uğradılar. Bu baskıların da takiyye ve bölge dışı müdahalelerde işbirlikçilik yapmada etkisi oldu. Şeyhülislam İbn-i Teymiyye de Baybars döneminde Nusayrilerin inançlarının İslam’dan bambaşka şeyler olduğunu ifade eden ve düşmanlarla işbirliği yaptıklarını belirten bir fetva yayınladı. Suriye’nin Osmanlı hâkimiyeti altında bulunduğu dönemde de Nuh el-Hanefi, Muhammed Nasıruddin el-Mağribi (1764-1820) gibi bazı yerel âlimlerin özellikle Nusayrilerle ilgili yayınladığı fetvalar da İbn Teymiyye’nin fetvaları ile aynı meyandadır. 

Daha da önemlisi ana akım Şiilik olan 12 İmamcı Caferi Şiiliği de bu konuda Sünnilerle hemfikirdiler. Caferiliğe göre de İmamlara Tanrısallık atfetmek insanı İslam’dan çıkartıp mürted yapıyordu.  

İmam Sadık'tan bir rivayette de şöyle geçer: “Gençlerinizi Gulat'tan sakındırın ki onları fasit etmesinler; Gulat, Allah'ın en kötü kullarıdır. Onlar, Allah'ın azametini küçültüp Allah'ın kulları için ilahlık iddia ederler; vallahi Gulat Yahudilerden, Hırıstiyanlardan, Mecusilerden ve Allah'a ortak koşanlardan daha kötüdür.” (Emali-i Tusi, s. 650/1349) Hz. Ali’nin şöyle söylediği rivayet edilir: "Yakındır, benim yüzümden iki bölük helâk olur gider: Bir bölüğü, beni fazlasıyla sevendir; sevgi, gerçek olmayan inanca yürütür onu; öbürü, bana buğz edendir; buğz, gerçek olmayan yola salar onu. İnsanların hayırlıları, hakkımda ne ileri gidenleridir, ne geri kalanları. Onlar, orta yolu seçerler." (Nehc-ul Belağa, 128. Hutbe) Dolayısıyla İran ve Lübnan merciiyetlerinin son yüzyıldaki tutumları geleneksel Şiiliğe de aykırıdır. (Bkz: http://www.kevsernet.com/s_ve_c/485.htm

Bu mürtetliğin günümüze nasıl yansıdığına bakalım: 

Ancak bu tutum Lübnanlı Şii alimi Musa Sadr tarafından verilen politik bir fetva ile değiştirildi. İran’daki teokratik rejimle-Esed rejimi ittifakı çerçevesinde Sadr Nusayrilerin de Müslüman olduğunu iddia eden bir fetva yayınladı. Lübnanlı 12 İmamcı Şiiler, ehl-i kıble olmayan ve Müslüman kabul edilmeyen sapkın-gulât Şii fırkaları, Sünni ve Sünniliğin ötesinde İslami hareketlere tercih etmektedirler. 

İran rejimi ve Emel hareketi, İslam düşmanı Baas’ın özellikle sapkın (gulât-ı Şia) da olsa Nusayrilerin gerçek Şiilik olarak görülen 12 İmam Şiiliğine geçirilmesini hedeflemekteydi. Şiileştirme misyonerliğinin bu hedefinin Lübnanlı Şii mercii İmam Musa Sadr’ın “Nusayrilerin de Ehl-i Beyt’e bağlı Müslümanlar olduğu”na dair fetvasıyla desteklendiğini görüyoruz. 

Hafız Esed, Suriye’de yönetime el koyduktan sonra cumhurbaşkanı sıfatı taşıyabilmesinde, Suriye anayasasında yer alan cumhurbaşkanının Müslüman olması gerektiği hükmü sıkıntı yarattı. Nitekim Esed'i istemeyenler, (başta İhvan-ı Müslimin örgütü ve diğer Suriyeli İslamcılar olmak üzere) Nusayrilerin Müslüman olmadığı tartışmasını yeniden başlattılar. Bu konuda İbn Teymiyye'nin fetvasını tekrar öne sürdüler. Hafız el-Esed, anayasa maddesini değiştirmeye kalkmadı ancak ulema ile temaslarda bulundu. Sonuçta 1973 yılında, Lübnan'daki Emel örgütünün fikir babası Musa es-Sadr Lübnan Yüksek Şii Konseyi Başkanı sıfatıyla Trablus'ta bir otelde Alevilerin “İsna Aşeriye (On İki İmamcı) Şii Müslim” olduğuna dair fetvayı yayımlayarak Caferi-Şia'nın Nusayriler hakkındaki eski “gulât” hükmünü ortadan kaldırdı. Bu fetva sonucu Esed sorunsuz şekilde başkan olurken, Lübnan'daki Nusayriler Emel ve sonradan da Hizbullah ile ittifaka girdi. Bugün bu üç grup halen birlikte hareket etmektedir. En ilgi çekici nokta da o dönem Trablus'ta tüm Şiilerin müftülüğüne bir Nusayri-Alevinin getirilmiş olmasıdır. 

Sadr, fetvasında öylesine sert ve genel bir dil kullanmıştır ki, bu fetva Türkiye’deki Alevileri de kapsamaktadır: “Suriye'nin içinden ve ötesinden, İslam'ı tekeline almaya çalışan sesleri işitince, tepki göstermek, savunmak ve yüzleşmek zorunda kaldık. Bu toplantımızın çağrısını kardeşlerimize, Türkiye Alevilerine yöneltiyoruz. İslam'ınızı tanıyoruz.” (Temmuz 1973, Trablus) 

Bu fetva, İhvan’ın, iktidarın gayrimeşru olduğuna dair fetvasına karşı Esed rejiminin meşruiyetini sağlamıştır. Rejim, Şiilerden aldığı bu fetvayı, Ramazan el-Butî ve Şeyh Kuftaro gibi Sünnilerden aldığı fetva ile de desteklemiştir. Dolayısıyla İran-Suriye ilişkilerindeki stratejik ittifak politik olmanın yanı sıra pragmatist/dinsel bir akrabalığa ve meşrulaştırmaya da dayanmaktadır. Nusayri/Alevi toplumunun hukuksal meşruiyet olarak Müslüman sayılması Sadr’ın fetvasıyla sınırlı değildir. Ayetullah Seyyid Hasen Mehdi Şirazî, Şeyh Muhammed Rıza Şemseddin, Sadr’ın haleflerinden Şeyh Abdulemir Kablan, Sadr’ın diğer halefi İmam Muhammed Mehdi Şemseddin ve Ayetullah Cevad Muğniye de Nusayriliğin Müslüman ve Ehl-i Beyt bağlısı olduğuna fetvalar vermişlerdir. (Bkz: http://alawiyoun.net

Nusayrilik’te dini hiyerarşi dört farklı sınıftan oluşur: (1) Büyük şeyhlik, (2) şeyhlik, (3) naiplik ve (4) imamlık. Büyük şeyh, geniş bir otoriteye sahiptir ve Hz. Ali’nin yeryüzündeki temsilcisi ve gölgesi olarak kabul edilir. Atalarının melek olduğuna inanılır. Büyük şeyh ayrıca şeyhleri de seçmektedir. Şeyhlik babadan oğula geçen bir yapı arz eder. Sayıları oldukça fazla olan şeyhler merasimleri idare etme ve dini gereksinimleri karşılamak gibi görevleri ifa eder. Naipler bir nevi şeyhlerin yardımcılığı görevini yerine getirir. Tecrübe kazanan naipler, şeyhlik mertebesine yükselme imkânı yakalar. İmamlar ise en alt kademede Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan bir ara sınıftır. (Halil İbrahim Bulut, “Tarih İnanç Kültür ve Dinî Ritüelleriyle Nusayrilik”,  Orta Doğu Yıllığı 2011)  

Nusayriliğin ayırt edici özelliklerini başında gizlilik ve takiyye gelmektedir. Bütün öğretiler sır konumundadır. Öğretileri dışarıyla paylaşmak yasaklanmıştır. Kadınlar ve çocuklar fırkanın bir parçası değildir. Fırka içerisinde kadınların konumu oldukça tartışmalıdır. Kadınların zayıf varlıklar olarak görülmesi ve herhangi bir dini sorumluluk yüklenmemesi, kadınların ruh taşımadıkları için gerçek bir mümin olamayacakları yönündeki inanışın bir sonucu olarak görülebilir. Özellikle 2011 sonrasında Esed rejimine bağlı silahlı ve eli kanlı Şebbihaların kadınlara yönelik şiddeti, tecavüzleri ve katliamlarını bu aşırı kadın karşıtı görüşlerin vücut bulmuş hali olarak görmek mümkündür.  (M. Hanefi Palabıyık, “Dinî İnançları ve Özellikleri Bakımından Nusayrîlik”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 54 (2010): 17-48.) 


Peki Nusayriler nasıl ibadet eder?  

Nusayrilik ibadet şekli olarak İslami temel ibadetleri tevil ederek kendine has bir ibadet şekli üretmiştir. İbadetler ferdi ve toplumsal olarak iki farklı kategoride değerlendirilebilir. Ferdi ibadetlerin başında namaz gelmektedir. Fakat namaz bilinen pratiğinden uzak şekilde icra edilmektedir. Namaz, Hz. Ali’ye açılan bir kapı gibidir ve gizli yapılır. Mekana asla ihtiyaç duymaz. Abdest ve kıble gibi gereksinimleri yoktur. Kişi herhangi bir işle meşgulken bile namazını eda edebilir. Namazda Muhammed, Fatıma (Fatır), Hasan, Hüseyin ve Muhsin isimlerini zikretmek, gülmemek ve konuşmamak gibi basit kurallara riayet edilmesi gerekir ve namazı “Müminlerin emiri yüce Ali bize merhamet et.” diyerek sonlandırmak icap eder. Toplu halde namaz ise büyük şeyhlerin liderliğinde bayramlar ve merasimler gibi önemli durumlarda kılınır. 


Namazın ferdi alana hapsedilmesi ve gizlilik üzere ifası, Nusayri bireyleri bulundukları farklı ortamlara uyum göstermesini engellemez. Müslümanların yoğun yaşadığı bölgelerde rahatlıkla kalabalığa uyarak hareket edebilirler. Bu durum takiyye kültürünün getirdiği bir konfor olarak da değerlendirilebilir. Namazın batıni karakteri dolayısıyla gerçek mananın kendi tekellerinde olduğuna inanlar açısından zahiri ortamın gereklerine uymak herhangi bir sorun teşkil etmeyecektir. Gerçek manaya sahip olmak pek çok meselede herhangi bir eylemi meşrulaştırmada güçlü bir silaha dönüşmektedir. 

Oruç ve zekat da dini pratikler arasında yer alır. Benzer şekilde her iki ibadetin batıni tarafları mevcuttur. Bayram meselesi Nusayriler açısından önem arz eder. Toplu ibadetler için fırsattır. Ramazan ve Kurban Bayramının yanında Gadir-i Hum Bayramı (Peygamberin Hz. Ali’yi imam tayin ettiğine inanılan gün), Firaş Bayramı (Hz. Ali’nin peygamberin yatağında uyuduğu gece), Nevruz Bayramı, Mihrican Bayramı ve İsa’nın doğumu da kutlanır. (Bkz. Dr. Fatih Muslu, Suriye’de Nusayriliği Yakından Tanımak, 02/01/2025, Türkiye Araştırmaları Vakfı) 

Bu içe kapalı yer altı yapılanması ancak 20. yy’da Baas askeri darbesi sayesinde tüm toplumu yönetebilecek imkana kavuşmuştu. 

metin, gazete, haberler, adam, insan içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Bu teolojik pozisyon 1095’te başlayan 1291’e kadar süren takriben 300 yıllık Haçlı Seferleri döneminde Nusayrilerin Müslümanlara karşı Hristiyanlarla işbirliği yapmasını anlamlı kılar. Bu dost-düşman ilişkisinin sömürgeciliğin bölgeye hakim olmasının ardından Fransız Kolonyal politikasına yansıdığını görüyoruz. Özellikle Suriye’de kurulan Frankofon Ulus Devletin askeri ve sivil bürokrasisinde Nusayrilerin öncelikle seçilmesinin böyle bir tarihsel arka planı bulunur. Hafız Esed’in kendi darbeci arkadaşlarına 1971’de darbe yaparak iktidarı ele geçirmesinin ardından Nusayri aşiretler feodal yapılarını tüm ülkeye uygulamaya başladılar.  

Tarihte ilk kez Sünnilere, Hristiyanlara ve Dürzilere egemenlik kurdukları ve oldukça diktatöryal bir devlete sahip olmanın avantajı ile Lazkiye’deki içe kapalı alanlarından çıkarak kent merkezlerine ve özellikle de başkent Şam merkezinde yerleşmeye başladılar. Esed rejiminin Hatay sorununda bir kart olarak kullanması bölgedeki Nusayri nüfusa Suriye’de ayrıcalıklar tanıması da mezhep unsurunun Suriye iç savaşında önemli bir faktör olduğunu ortaya çıkarttı. Suriye’de yaşanan olayların sağlıklı analiz edilememesinin Türkiye iç siyasetinde ve kamuoyunda kendi Alevi-Sünni geriliminin bir parçasına dönüşmesinin de Suriye’de Esed rejiminin devrilmesinin ardından Nusayri nüfusun yoğunlukla yaşadığı Lazkiye-Tartus kırsalında başlayan Esedçi isyana müdahale edilirken olayların bir mezhep savaşına evrilmesinin de böylesi bir tarihsel teo-politik arka planı bulunuyor.   

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.