Batı'nın "Özgürlük" Kisvesi: NATO Mikrofonu

Basın hürriyeti tartışmaları artık geleneksel devlet sansüründen ziyade haberin küresel dolaşım tekeline, kurumsal hiyerarşiye ve görünürlük iktidarına kayarken; Batı'nın "özgürlük" kisvesi arkasındaki medya hegemonyası, NATO Zirvesi'nde mikrofonun izlediği rota üzerinden modern sansürün sessiz yüzünü gözler önüne seriyor.
dosya-bati-nin-ozgurluk-kisvesi-nato-mikrofonu.jpg

20.07.2026 - 12:15  |  Son Güncellenme:  29.07.2026 - 13:41

Batı'nın basın hürriyetine yüklediği mana, gazete sütunlarının serbest kalemlerinden ibaret görülmedi hiçbir vakit. Bu telakki, Aydınlanma'nın insan tasavvuruyla beraber teşekkül etti. John Milton, Areopagitica'yı kaleme aldığında matbaanın serbest bırakılmasını talep etmiyordu; hakikatin, devletin himayesi altında doğamayacağını söylüyordu. Bir buçuk asır sonra John Stuart Mill de benzer bir çizgide yürüdü. Yanlış fikrin susturulmasını, hakikatin imkânını zayıflatan bir tercih saydı. Liberal siyasal düşüncenin basın hürriyetine atfettiği kıymet buradan neşet etti.

Aradan geçen iki yüz yıl, bu fikrî mirası büsbütün başka bir imtihanın önüne çıkardı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Batı, kendisini askerî kudreti kadar kurumsal müktesebatıyla da tarif etmeye başladı. Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği ile arasındaki ayrımı tankların yahut füzelerin ötesinde, hür basın, müstakil yargı ve serbest kamusal müzakere üzerinden kurdu. Berlin Duvarı yıkıldığında galip gelenin piyasa ekonomisi kadar bu siyasi dil olduğu kanaati hâkimdi.

Ne var ki 11 Eylül, bu lügatin merkezine yeni bir kelime yerleştirdi: Güvenlik. Patriot Act ile genişleyen devlet salahiyetleri, kitlesel gözetim mekanizmaları ve dijital takip kabiliyeti, liberal devletin kendi hudutlarını yeniden tayin etti. Edward Snowden'ın ifşa ettiği belgeler büyük bir şaşkınlık doğurdu; çünkü tartışma NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı)’'in ne kadar veri topladığı değildi. Liberal demokrasilerin kendi vatandaşlarını hangi ölçüde gözetleyebileceği sualiydi. Bir zamanlar otoriter rejimlere yöneltilen tenkitlerin benzeri, bu defa liberal dünyanın kendi kurumlarına yönelmişti. Julian Assange dosyası da aynı muhasebenin başka bir veçhesini açtı.

WikiLeaks belgeleri yayımlandığında ihtilaf, belgelerin doğruluğu etrafında dönmedi. Devlet sırrı ile kamunun malumat hakkı arasındaki hududun nerede başlayacağı tartışıldı. Assange'ın şahsı zamanla dosyanın önüne geçti; fakat geride kalan sual hâlâ canlılığını muhafaza ediyor: Demokratik devlet, kendi meşruiyetini hangi noktaya kadar güvenlik gerekçesiyle tahkim edebilir? Bugün Washington'da cereyan eden münakaşalar da bu çizginin devamı mahiyetinde.

Beyaz Saray'ın press pool sistemi yeni değil. Başkanın bulunduğu her mahale yüzlerce gazetecinin girmesi zaten mümkün görünmüyor fakat münakaşa bunun etrafında dönmüyor. Münakaşa, kamunun namına konuşanların kimler olduğu etrafında dönüyor. Trump'ın ilk başkanlığı devrinde CNN ve The New York Times ile yaşanan gerilimler, daha yakın tarihte Associated Press'in belirli toplantılardan hariç tutulması, Amerikan basınının uzun süredir erişim hakkı üzerine yürüttüğü muhasebenin son halkaları.

Avrupa'nın vaziyeti de bambaşka sayılmaz. Brüksel, dünyaya şeffaf yönetişim tavsiye ederken kendi kurumları Avrupa Ombudsmanı'nın raporlarında defalarca tenkit edildi. Kapalı trilog müzakereleri, Konsey tutanaklarının şeffaflığı, lobi faaliyetlerinin görünürlüğü ve karar alma süreçlerinin tedavülü yıllardır Avrupa siyaset yazınının mühim başlıkları arasında yer alıyor. Avrupa'nın kendi müesseseleri, kendi vazettikleri ölçüler etrafında sürekli bir muhasebe yürütüyor. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde otururken zihnimi meşgul eden de buydu. Türkiye hakkında yöneltilen sualler tabii karşılanmalıydı.

Fakat Batı'nın kendi içinde uzun zamandır devam eden bu muhasebe, salondaki konuşmaların satır aralarında bile kendisine pek yer bulamıyordu. Basın hürriyeti üzerine yürüyen münakaşa artık eski mecrasından uzaklaşmış görünüyor. Bugün bahis konusu olan, konuşma serbestisinden ziyade dolaşımın serbestisi. Malumatın kim tarafından üretildiği kadar, kim tarafından tedavüle sokulduğu. Gazetecinin ne söylediği kadar, kime erişebildiği.

Allison Hart her yeni ismi okudukça, görünmeyen başka bir harita da yavaş yavaş beliriyordu. Bu, oturma düzeninin haritası değildi. Küresel haber dolaşımının haritasıydı.

İlk söz CNN International'ın kıdemli diplomasi editörü Nic Robertson'a verildi. Washington'ın gündemi salona taşındı. Ardından Hollanda Haber Ajansı ANP'den Niels Goedegebuur söz aldı; bu kez Türkiye'de basın özgürlüğü ve ifade hürriyeti tartışmaları gündeme geldi. Le Monde muhabiri Nicolas Bourcier, Avrupa'nın güvenlik mimarasında hâlâ kapanmamış bir dosya olan S-400 meselesini açtı. Anadolu Ajansı adına söz alan Gökhan Çeliker ise Türkiye'nin savunma sanayiindeki üretim kapasitesini ve NATO içindeki yerini sordu. Aynı kürsüye bakıyorduk fakat herkes başka bir başkentin hafızasıyla dinliyordu.

Washington kendi tartışmasını taşıyor, Paris kendi önceliğini koruyor, Amsterdam kendi kamuoyunun merak ettiği sorunun peşinden gidiyordu. Ankara ise son yıllarda savunma sanayiinde geçirdiği dönüşümü anlatmaya çalışıyordu. O an zihnimde beliren düşünce, yazının da istikametini tayin etti.

Yirminci yüzyılın büyük bölümünde basın hürriyeti denildiğinde devlet ile gazeteci arasındaki münasebet konuşulurdu. Bugün buna başka bir katman eklendi. Küresel haber dolaşımını kim şekillendiriyor? Hangi kurumlar gündemi tayin edebiliyor? Bir cümlenin dünya kamuoyuna ulaşması ile başka bir cümlenin dar bir çevrede kaybolması arasındaki farkı kim belirliyor?

Ne var ki zaman içinde nüfuz da müesses hâle geliyor. Bir süre sonra haberi ilk geçen kurumlar, haberi tarif eden kurumlara dönüşüyor. Kavramları onlar seçiyor. Çerçeveyi onlar kuruyor. Tartışmanın hudutları fark edilmeden o dilin içinde teşekkül ediyor.

Walter Lippmann'ın neredeyse bir asır önce dikkat çektiği "pictures in our heads" meselesi tam da buydu. İnsanlar dünyayı olduğu gibi tecrübe etmiyor; kendilerine ulaşan tasvirler üzerinden anlamlandırıyor. Bugün o tasvirleri üreten mekanizma, 1920'lerde tahayyül edilenden çok daha girift bir yapıya sahip. Dijital mecralar bu denklemi değiştirecek sanıldı. Bir müddet öyle de göründü.

Sosyal medya platformları, geleneksel haber tekellerini zayıflatacak yeni bir kamusal saha vadediyordu. Aradan geçen yıllar, başka bir manzarayı ortaya çıkardı. Bu defa editörlerin yerini algoritmalar almaya başladı. Hangi görüntünün milyonlarca kişiye ulaşacağına, hangi haberin birkaç saat içinde görünmez hâle geleceğine büyük ölçüde teknoloji şirketleri karar verir oldu. Shoshana Zuboff'un "gözetim kapitalizmi" diye tarif ettiği düzen, insan davranışını ölçmekle yetinmedi; dikkat ekonomisini de başlı başına bir iktidar vasıtasına çevirdi.

Bunun içindir ki bugün basın hürriyetini konuşurken devleti merkeze koyan eski tarifler eksik kalıyor. Devlet var. Sermaye var. Teknoloji şirketleri var. Uluslararası haber ajansları var. Kamu diplomasisi aygıtları var. Hepsi aynı dolaşımın içinde. NATO zirvesinde gördüğüm manzara da bundan bütünüyle bağımsız değildi. Salondaki her gazeteci soru sorma hakkına sahipti fakat her sorunun dünya kamuoyunda uyandıracağı tesir eşit değildi. Çünkü modern dünyada görünürlük, hukuk kadar güç dağılımıyla da ilgili. Bir haberin doğruluğu ile dolaşım kudreti artık aynı şey ifade etmiyor. Hakikatin kendisi kadar, hakikatin hangi kanaldan aktarıldığı da siyasetin parçası hâline geliyor. Bu sebeple bugün basın hürriyetine dair yürüyen münakaşayı, eski ezberlerle izah etmek güçleşiyor. Mesele sansürden ibaret görülürse fotoğrafın önemli bir kısmı kadrajın dışında kalıyor.

Mikrofon geçerken

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde önümden geçen mikrofonu seyrederken zihnimi meşgul eden düşünce de buydu. Mesele, söz hakkının kime verildiğinden ibaret görünmüyordu. O sözün hangi mecradan dolaşıma gireceği, hangi müessesenin ağırlığıyla dünyaya yayılacağı ve hangi kamusal zeminde karşılık bulacağı da siyasetin ayrılmaz bir parçasıydı. O salon, modern iktidarın geçirdiği dönüşümün küçük bir numunesi gibiydi.

Modern devlet, kudretini uzun müddet görünürlüğü tanzim ederek tahkim etti. Krallar bunun için ferman yayımladı, imparatorluklar resmî vak'anüvisler tuttu, ulus devletler kamusal yayıncılığı inşa etti. Her devir kendi haber dolaşımını kurdu. İçinde bulunduğumuz çağ da bu silsilenin dışında değil. Değişen, vasıtalar. Devletin yanına teknoloji şirketleri, küresel haber ajansları, dijital platformlar ve sınır aşan iletişim ağları eklendi. Güç dağıldı; nüfuzu belirleyen merkezler ise çoğaldı.

Bu yüzden XXI. yüzyılda basın hürriyetini eski tariflerle izah etmek güçleşiyor. Bir zamanlar gazetenin basılıp basılmadığı konuşulurdu. Bugün hangi haberin milyonlarca insanın ekranına düştüğü konuşuluyor. Bir zamanlar sansür, matbaanın kapısına vurulan mühürdü. Bugün görünmez bırakmak çok daha tesirli bir vasıtaya dönüşmüş durumda. Bir haberin yasaklanmasına lüzum kalmadan etkisi zayıflatılabiliyor. Bir gazetecinin susturulmasına ihtiyaç duyulmadan sesi kalabalığın içinde kaybolabiliyor. Mahkeme kararı olmadan da kamusal dolaşım daraltılabiliyor. Çoğu zaman dikkatin hangi istikamete çevrileceğine karar vermek kâfi geliyor.

Jean Baudrillard, Körfez Savaşı üzerine yazarken savaşın kendisinden çok temsil biçimini tartışıyordu. Ekranda kurulan savaş ile cephede yaşanan savaşın giderek birbirinden ayrıldığını söylüyordu. Bugün uluslararası siyasette de benzer bir manzara var. Aynı zirveyi izleyen yüzlerce gazeteci bulunuyor; dünya ise tek bir NATO Zirvesi seyretmiyor. Her başkent, kendi siyasi hafızasının süzgecinden geçen başka bir zirve görüyor.

Washington'da okunan metin ile Varşova'da okunan metin aynı değil. Paris'in dikkat kesildiği başlıklarla Ankara'nın öne çıkardıkları farklı. Baltık ülkelerinin güvenlik telakkisi ile İspanya'nın Akdeniz gündemi arasında belirgin bir mesafe var. Hakikat değişmiyor. Hakikatin tertibi değişiyor.

Walter Lippmann, kamuoyunun dünyayı doğrudan tecrübe etmediğini, zihninde oluşan tasvirler üzerinden anlamlandırdığını söyler. Aradan geçen bir asır boyunca iletişim teknolojileri baştan aşağı değişti; fakat o tespit canlılığını muhafaza ediyor. İnsanların gördüğü dünya ile dünyanın kendisi arasındaki mesafe, haber dolaşımının mahiyetiyle şekilleniyor.

Hannah Arendt ise siyasetin, hakikati ortadan kaldırmaktan ziyade onun kamusal görünümünü değiştirmeye meylettiğini yazar. Bu düşünce bugün medya düzenini anlamak bakımından da dikkate değer. Tartışma artık fikirlerin serbestçe dile getirilmesinden çok, hangi fikirlerin kamusal dolaşıma nüfuz edebildiği etrafında düğümleniyor.

Bu çerçevede Reuters'ın, Associated Press'in, AFP'nin ya da BBC'nin tarih boyunca kazandığı itibar da başka bir anlam kazanıyor. Bu müesseselerin ağırlığı tesadüfen oluşmadı. On yıllar boyunca inşa edilen güven, geniş muhabir ağları ve kurumsal devamlılık onları küresel haber dolaşımının omurgasına dönüştürdü. Fakat itibarın bulunduğu yerde nüfuz da birikiyor. Nüfuz arttıkça gündem tayin etme kudreti de artıyor. Böylece güç, görünür bir baskıdan ziyade tabii kabul edilen bir otoriteye dönüşüyor.

Edward Herman ile Noam Chomsky, Manufacturing Consent'te dikkat çekici bir iddia ortaya koyar. Modern demokrasilerde rıza, kaba baskıyla değil; haber seçimi, önceliklerin belirlenmesi ve kamusal gündemin tedricen inşa edilmesiyle üretilir. Bu yaklaşımın bütün sonuçlarına katılmak mecburiyeti yok. Fakat medya tartışmasını devlet sansürünün ötesine taşıdığı da inkâr edilemez.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki salonda önümden geçen mikrofonu izlerken zihnimde dolaşan düşünce tam da buradan neşet ediyordu. Orada bulunan herkes gazeteciydi. Hepsi meslektaşımdı. Fakat hiçbirimiz kamusal dolaşım bakımından aynı ağırlığa sahip değildik.

Aradaki farkı yaratan, sorunun mahiyeti kadar temsil edilen müessesenin tarih içinde kazandığı itibardı. Belki basın hürriyeti üzerine yürüyen bugünkü muhasebeyi de burada aramak gerekiyor. Mesele, kimin konuşabildiğinden ibaret görünmüyor artık. Kimin duyulabildiği de en az onun kadar mühim bir sual olarak önümüzde duruyor.

Modern demokrasi yanıltıcılığı

Bu düşüncelerle yeniden salona döndüğümde önümde artık başka bir manzara vardı. Aynı insanlar aynı koltuklardaydı; fakat ben aynı salona bakmıyordum.

Bir gazetecinin el kaldırmasıyla söz alması arasındaki birkaç saniye, ilk gün dikkatimi çekmeyen ayrıntılarla doluydu. Mikrofonun yöneldiği istikamet, salondaki beklenti, verilen cevabın birkaç dakika içinde hangi başkentlere hangi başlıklarla ulaşacağı... Diplomasi, çoğu zaman devletlerin kurduğu münasebet olarak tarif edilir. O salonda anladım ki haberin de kendine mahsus bir diplomasisi var. Bu, gizli kapılar ardında yürüyen bir tertipten söz etmek değildir. Tam aksine.

Modern demokrasilerin kuvveti büyük ölçüde öngörülebilir kurumlar inşa edebilmiş olmalarından geliyor. Reuters'ın itibarı, BBC'nin ağırlığı, Associated Press'in güvenilirliği yahut The New York Times'ın küresel tesiri bir gecede ortaya çıkmadı. Nesiller boyunca biriken mesleki itibar, onları uluslararası kamuoyunun başvurduğu kaynaklara dönüştürdü. Ne var ki her müessese, zamanla kendi ağırlığını da üretir. Ağırlık arttıkça merkez oluşur. Merkez oluştukça çevre belirir. Çevre belirdikçe görünürlük tabii biçimde farklılaşır. Siyaset bilimi bunu kuvvet dağılımı üzerinden okur. Medya sosyolojisi ise görünürlük üzerinden. İkisi çoğu vakit aynı noktada kesişir.

Pierre Bourdieu, gazeteciliği değerlendirirken en büyük tesirin doğrudan yasaklardan değil, alanın kendi iç hiyerarşisinden doğduğunu söyler. Hangi seslerin muteber kabul edildiği, hangi kurumların referans hâline geldiği, hangi isimlerin kamusal güven kazandığı... Bunlar hukukun yazdığı kurallar değildir. Fakat kamusal dolaşımı en az hukuk kadar şekillendirir.

Ben bir basın toplantısını seyrettiğimi sanıyordum. Hakikatte küresel haber düzeninin nasıl işlediğini seyrediyormuşum.

Türkiye'de basın hürriyeti üzerine yürüyen tartışmalar elbette mühimdir. Bu tartışmaların üzerini örtmek, herhangi bir topluma fayda sağlamaz. Fakat Batı'yı konuşurken de aynı fikrî titizliği muhafaza etmek gerekiyor. Çünkü norm üreten medeniyetler, en çok kendi vazettikleri ölçülerle imtihan edilir. 

Nitekim son yıllarda Avrupa'da ve Amerika'da yaşanan tartışmalar da bunu gösteriyor. Dijital Hizmetler Yasası'nın kabulüyle birlikte Avrupa Birliği, çevrim içi platformların kamusal dolaşımdaki rolünü yeniden tanımlamaya yöneldi. Gerekçe dezenformasyondu. Fakat hangi içeriğin dolaşımının sınırlandırılacağı, hangi bilginin "kamusal risk" sayılacağı ve bu kararların hangi usulle alınacağı kısa süre içinde hukukçuların, gazetecilerin ve siyaset bilimcilerin müşterek tartışma alanına dönüştü. Amerika'da farklı bir güzergâh izlendi.

Sosyal medya şirketlerinin seçim dönemlerinde içerik görünürlüğüne müdahalesi, federal kurumlarla teknoloji şirketleri arasındaki temaslar ve platformların kamusal tartışmadaki rolü, Yüksek Mahkeme'ye kadar uzanan davaların konusu oldu. Mesele ifade hürriyetinin varlığı değildi. Dijital kamusal alanın kim tarafından tanzim edildiği sorusuydu.

Bu yüzden XXI. yüzyılda basın hürriyetini konuşurken matbaadan algoritmaya uzanan uzun bir çizgiyi birlikte okumak gerekiyor.

Mikrofonun salonda izlediği rota ile ekranlarımızda karşımıza çıkan haberlerin izlediği rota, zannedildiğinden çok daha fazla ortak noktaya sahip.

Siyasi meşruiyet tartışması

Ne var ki Batı'nın son iki asır boyunca kurduğu siyasi meşruiyetin önemli bir kısmı askerî yahut iktisadi kudretinden gelmedi. Onu farklı kılan, kendi değerlerini evrensel bir dil hâline getirebilmesiydi. İnsan hakları, hukuk devleti, ifade hürriyeti ve basın özgürlüğü zamanla Batı'nın iç hukukuna ait kavramlar olmaktan çıktı; uluslararası siyasetin de ölçü taşlarına dönüştü. Bir ülke değerlendirilirken bu kavramlar esas alındı, yaptırım kararları bu çerçevede meşrulaştırıldı, diplomatik baskılar bu dil üzerinden kuruldu.

Böyle bir iddia, tabiatıyla ağır bir mesuliyet de doğuruyor. Çünkü evrensellik iddiasında bulunan her ilke, en evvel onu vazedenlerin imtihanına dönüşüyor. Son yıllarda yaşanan tartışmaların ağırlığı da buradan kaynaklanıyor.

Avrupa Birliği, dünyaya medya çoğulculuğunu tavsiye ederken kendi bünyesinde dijital platformların hangi içerikleri sınırlandıracağına dair geniş bir hukuk alanı inşa ediyor. Amerika, ifade hürriyetini anayasal düzeninin merkezine yerleştirirken teknoloji şirketlerinin kamusal tartışma üzerindeki tesiri hiç olmadığı kadar büyüyor. Büyük platformların hangi başlığı öne çıkaracağına, hangi görüntünün milyonlarca insana ulaşacağına, hangi haberin görünmez kalacağına dair verdiği kararlar artık gazetecilik tartışmasının ayrılmaz bir parçası. Bu tabloyu basit bir çelişki olarak okumak eksik kalır. Daha derin bir dönüşüm yaşanıyor.

Liberal demokrasi uzun yıllar boyunca devlet kudretini sınırlamaya çalıştı. Bugün karşısında, devlet kadar tesir sahibi yeni güç odakları var. Teknoloji şirketleri, küresel iletişim platformları, veri tekelleri ve uluslararası haber ağları... Bunların hiçbiri klasik anlamda devlet değil. Fakat kamusal kanaatin teşekkülünde pek çok devletten daha büyük bir nüfuza sahipler.

Bu noktada dikkat çekici olan, Batı'nın kendi fikrî geleneğinin de bu dönüşümü büyük ölçüde kabul etmiş olması.

Jürgen Habermas'ın tarif ettiği kamusal alan, ortak aklın serbest münakaşa ile oluşacağı varsayımına dayanıyordu. Bugün o kamusal alanın önemli bir bölümü birkaç dijital platformun mimarisi içinde şekilleniyor. Byung-Chul Han ise daha ileri giderek içinde yaşadığımız düzeni "Enfokrasi" olarak tanımlıyor; iktidarın artık bilgi kıtlığından değil, bilgi bolluğundan beslendiğini söylüyor. İnsan susturulmuyor. Bilginin sonsuz dolaşımı içinde istikametini kaybediyor. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde önümden geçen mikrofonu izlerken aklıma gelen de buydu. Bir basın toplantısını seyretmiyordum. Liberal dünyanın kendi kavramlarıyla yeniden imtihan edilişini seyrediyordum.

Türkiye'ye yöneltilen tenkitler, demokratik hayatın tabiî bir parçası olarak görülmeli. Fakat aynı fikrî titizlik Batı'nın kendi kurumlarına yönelmediğinde, ilke ile siyasi tercih arasındaki çizgi de bulanıklaşıyor. Bir kavramın evrenselliği, onu başkalarına ne kadar tavsiye ettiğinizle değil; kendiniz için de ne ölçüde muhafaza ettiğinizle anlaşılır.

Belki bu yüzden bugün üzerinde durulması gereken sual, "Basın özgürlüğü var mı?" sorusundan daha geniş. Basın hürriyetini kim tarif ediyor? O tarifin sınırlarını kim çiziyor? Ve daha mühimi, o sınırlar herkes için aynı yerde mi başlıyor?

Geriye kalanlar

Ankara'dan dönerken not defterimi bir kez daha karıştırdım. Savunma harcamalarına dair rakamlar vardı. Ortak bildirinin altı çizilmiş maddeleri, Arktik, Karadeniz, Rusya, Çin, savunma sanayiine ilişkin notlar… Bir NATO Zirvesi'nden dönmüş bir gazetecinin çantasında bulunması beklenen ne varsa hepsi oradaydı. Buna rağmen zihnimde en fazla yer eden satırlar onlar olmadı.

Çünkü birkaç gün boyunca takip ettiğim zirve, bana güvenlik siyasetinden önce başka bir muhasebeyi düşündürdü. Devletlerin hangi kararları aldığı kadar, o kararların dünyaya hangi dille anlatıldığı da güç dengesinin bir parçasıydı. Bir medeniyet, kendi meşruiyetini biraz da anlattığı kavramlar üzerinden kuruyor. O kavramların itibarı zedelendiğinde, nüfuzu da tabiatıyla aşınmaya başlıyor.

Batı'nın uzun yıllar boyunca sahip olduğu en büyük kuvvet, askerî yahut iktisadi üstünlüğünden ibaret değildi. Daha mühim olan, kendi siyasi dilini evrensel bir dile dönüştürebilmesiydi. Basın hürriyeti de o dilin en kuvvetli sütunlarından biri oldu. Fakat bir ilke, kendisini vazedenler için de bağlayıcılığını muhafaza edebildiği müddetçe evrensel vasfını korur. Ölçü değişmeye başladığında kavramın kendisi zayıflamaz; ona duyulan itimat zayıflar.

Bu sebeple bugün basın hürriyeti üzerine yürüyen tartışmaları tek bir ülkenin meselesi gibi okumuyorum. Ankara'da da, Washington'da da, Brüksel'de de, Londra'da da başka veçheleri bulunan müşterek bir dönüşüm yaşanıyor. Devletler değişiyor, teknoloji değişiyor, haberin dolaşım yolları değişiyor. Bununla beraber güç ile görünürlük arasındaki münasebet varlığını muhafaza ediyor.

Bir gazeteci elini kaldırıyordu. Mikrofon ağır ağır o tarafa yöneliyordu. Ardından tek bir soru soruluyordu. Dünyanın farklı başkentlerinde ertesi sabah okunacak haberler, çoğu zaman o birkaç saniyenin içinden doğuyordu. Bir NATO Zirvesi'ni takip etmek için Ankara'ya gitmiştim.

Dönerken zihnimde kalan, devlet başkanlarının cümlelerinden ziyade, o cümlelere giden yoldu.  Gazetecilik bazen cevabı kayda geçirmekten önce, soruya hangi yolların açıldığını anlamaya çalışmak demekmiş. Belki de mesleğimizin en güç tarafı da burasıdır. Mikrofona uzanan el ile hakikate uzanan mesafe, çoğu vakit zannedildiğinden daha uzun. Ankara'dan dönerken zihnimde kalan, verilen cevaplar kadar o cevaplara hangi yolların açıldığıydı.