Batı ile Doğu Arasındaki Kıta: Afrika
24.07.2026 - 10:43 | Son Güncellenme: 29.07.2026 - 16:14
Afrika, modern dünyanın zihninde çoğu zaman Batı'nın sömürgecilik tarihiyle özdeşleştirilen bir coğrafya olarak tasvir edilmiştir. Oysa bu yaklaşım, kıtanın binlerce yıllık tarihini Avrupa'nın son birkaç yüzyılına indirgemekte ve Afrika'nın Doğu ile kurduğu kadim ilişkileri görünmez kılmaktadır. Nil Vadisi'nden Kızıldeniz'e, Hint Okyanusu kıyılarından Sahra'nın güneyine uzanan ticaret yolları; Arap, Fars, Hint, Osmanlı ve Malay dünyalarıyla kurulan siyasi, ekonomik ve kültürel bağlar, Afrika'nın tarih boyunca yalnızca bir "Batı'nın ötekisi" olmadığını göstermektedir. Afrika, gerçekte Akdeniz ile Hint Okyanusu, Hristiyanlık ile İslam, Avrupa ile Asya arasında uzanan çok katmanlı bir medeniyet havzasıdır.
Bu nedenle Afrika tarihini yalnızca Avrupalı sömürgecilerin gelişiyle başlatmak veya kıtanın gelişimini Batı'nın müdahaleleri üzerinden okumak ciddi bir metodolojik eksikliktir. Afrika, yüzyıllar boyunca doğuya açılan ticaret ağlarının, hac yollarının, ilim merkezlerinin ve diplomatik ilişkilerin aktif bir öznesi olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuzey ve Doğu Afrika'daki varlığı, Hint Okyanusu ticaret sistemi, Habeşistan ile Yemen arasındaki etkileşim, Svahili şehir devletlerinin Arap ve Hint dünyasıyla kurduğu ilişkiler ve Çin'e kadar uzanan deniz bağlantıları, kıtanın tarihinin tek yönlü değil, çok merkezli bir perspektifle ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.
Batı’nın Afrika algısı
Irkçılıkla mücadelede tarihe damga vuran Amerikalı siyasetçi Malcolm X, "Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır" derken şüphe yokki Amerikan toplumunun yüzyıllardır yüzleştiği kanayan yarasına parmak basmıştı. Kendi ırkını diğerlerinden üstün görme hastalığından kurtulamayan Batı dünyası, bunu antropolojik bir teoriye oturtarak nihayetinde 19. yüzyılda üstün ve aşağı ırkın sınırlarını çizmişti.[i] Bu tezlere göre kafatasları dolikosefal, brakisefal ve mezosefal olarak adlandırılmıştı. Tipik Avustralya yerlileri Aborjinler ve Güney Afrika yerlileri dolikosefal sınıfında kaydedildiler. Avrupalı ve Çinlilerin ise 80 ve üzeri endekse sahip kafatasları, geniş ve kısa olanlar brakisefal olarak adlandırıldılar.[ii] Bu sınıftaki kafataslarının daha çok Türkler, Moğollar ve Nikobar Adaları yerlilerinde görüldüğü iddia edilmektedir. Bu ilmi çalışmaların kabul edilemez tarafı, arkasında ırklar üstünlüğüne dayalı bir ideolojinin yatmasıdır. Hatta bu teorileri ortaya atanlara göre Güney Afrika'da Khoikhoi asıllı bir yerli kadın Sarah Baartman, geniş ve büyük vücut ölçüleri yüzünden insanla maymun arasındaki ara ırktan olduğu düşünülerek sirklerde gösterilmek gayesiyle Fransa'ya getirilmiş ve genç yaşta öldüğünde bu kadının organları Paris İnsan Müzesi (Musée de l'Homme)’ne konulmuştu. Takriben 200 sene bir müzede sergilenen organları protestolardan sonra ancak 2008 yılında Nelson Mandela tarafından Güney Afrika'ya getirtilerek Cape Town'da doğduğu topraklara gömülmüştü.[iii] 1962 yılında Profesör Carleton Stevens Coon, ırkçılığı sanki bir hakikatmiş gibi ortaya koyarak yaratılan insanların ırka göre birbirinden üstün olduğununa dair teoriler ortaya attı. Esasında Batı’nın Afrika sömürgeciliğinin altında bu ırkçı yaklaşım yatmaktadır.[iv]
Gözden Kaçmasın
Batı dünyasında bunlar olurken Osmanlı toplumunda İlm-i Feraset adı altında insanın fiziksel özelliklerini ortaya koyan çalışmalar mevcuttu. Fakat bunlar bir ırkın başka bir ırktan üstünlüğü gibi hipotezlerden uzaktı. Zira temel dayanağını İslami bilimlerden alan İlm-i Feraset, bu tür iddiaları temelinde reddetmiş ve Kur’an öğretisine aykırı görüşlere itibar etmemiştir.[v]
Bu sebeple Osmanlı Devleti, Batı’nın ikinci sınıf insan olarak yaftaladığı hatta 1950'lere kadar Avrupa'da sirklerde gösterdiği o insanların vatanı olan Afrika'da okullar açarak yerli halka eğitim olanakları sağlamıştı. 1863 yılında İstanbul'dan Cape Town'a gönderilen İslam âlimi Ebubekir Efendi bu uğurda hayatını Afrikalı Müslümanların hizmetine vakfederek ölüm yılı 1880 senesine kadar Güney Afrika'da yaşamış ve orada vefat etmişti.[vi]
Ebubekir Efendi'nin Güney Afrika'da doğup büyüyen oğlu Hişam Nimetullah Efendi, 1903 yılında Cape Town'da yaptığı bir konuşmada kendilerine uygulanan İngiliz güdümlü ırkçılığı şöyle anlatıyordu:
Beyefendiler, beni başkanınız olarak seçmenizden ötürü sizlere müteşsekkirim. Biz Müslümanlar siyasete müdahale edecek bir pozisyonda değiliz fakat Cape sömürge hükûmeti bizler adına dilediği gibi kararlar almaktadır. Öyle ki Cape Parlamentosu, Asyalıların İskanı (Asiatic Act) adında mecliste bir kanun tasarısını onayladı. Bu yasaya göre biz Müslümanlar da Asyalı yada Melez adı altında belli başlı yerlerde oturmaya tabi tutulacağız ki içimizde Avrupalı beyaz Müslümanlar da var. Buna rağmen dinlerinden dolayı onlar da Asyalı olarak sınıflandırılıyorlar. Peki, şimdi ne yapacağız? Onların yerli siyahilere yaptığı gibi çocuklarımızın ve eşlerimizin vagonlara konulup koyun gibi başka yerlere sürülmesine müsaade mi edeceğiz? Elbette ki hayır! Tabii ki böyle ırkçı bir kanunun geçersizliği için protestolar düzenleyeceğiz.[vii]
Müslüman olmaları sebebiyle Osmanlı kökenli vatandaşlar da bu şekilde Güney Afrika'da ırkçılığa maruz kaldılar. Bu noktada sömürgeci Batı dünyasının Afrika’da ten rengine dayalı ayrımcılıktan başka dine dayalı bir sınıflandırma metodu uyguladığı anlaşılmaktadır.
Hakikaten Türklerin Afrika halkına ve siyahi ırka karşı bakış açısını merhum Hilmi Ziya Ülken Hoca, 1951 yılında yazdığı bir eserinde de anlatıyordu. Afrika kıtasının yarısından fazlası Batı sömürgecilerinin elinden henüz kurtulamamışken, Hegel'in "Afrika'nın insanlığa bir katkısı yoktur" sözü normal sayılırken, büyük Türk sosyolog Hilmi Ziya Ülken şöyle yazıyordu:
"Birçok memlekette Yahudi aleyhtarlığı, Zenci aleyhtarlığı beyaz ırkın üstünlüğü telâkkisi, hatta beyaz ırkta dereceler ayırarak bir kısmının ötekilere üstün olduğu, muhtelif ırkların kabiliyetsizliği, zekâ ve istidat bakımından aşağılığı, bir kısım ırkların "geri", "kabiliyetsiz" veya "dejenere" sayılması; bu telakkinin büyük ırk çevrelerine hasredilmeyerek bazı milletlerin birbirine "geri" veya "dejenere" vasıfları vermekten çekinmemeleri gibi sık sık rastlanan hadiseler, sosyoloji ilimiyle meşgul âlimlerden bir çoğunu bu meseleyle ciddi surette uğraşmaya sevk etmiştir”
Anadolu’da Afro-Türkler
Afrika'da Türk asıllı halk, bu şekilde ırkçılığa maruz kalırken Osmanlı sınırlarında yaşayan Afrika kökenli vatandaşlar subay, doktor hatta pilot olarak yaşama sansına sahip oldular. İşte dünyanın ilk siyahi pilotu İzmir doğumlu Ahmet Ali Çelikten, Karakol Cemiyeti kurucularından Yüzbaşı Dayı Mesut Gürbüz, Sudanlı Musa bunların başında geliyordu. Belgelerin ortaya koyduğu hakikat, Osmanlı toplumunda Afrika kökenli vatandaşların Batı ülkelerindeki gibi ırkçı yaftalamalara maruz kalmadığı yönündedir. Kurtuluş Savaşı’nda Afro-Türkler’in gönüllü olarak vatan müdafasına katılmaları bunun en somut delilidir.
Zenci ve Negro terimleri neden birbirlerini karşılamaz?
Osmanlı belgelerinde Afrika kökenli vatandaşlar için kullanılmış olan “Arap” ya da “zenci” tabiri, Amerika ya da Avrupa'daki gibi “negro” veya “ebony” şeklinde kullanılan ırkçı ifadelerle aynı değildir. Negro kelimesi her ne kadar siyahi ırkı kastetmek için kullanılsa da aşağılama manasında Afrikalıyı yüzyıllarca cahil ya da gelişmemiş manasında yaftalayarak rencide etmiştir. Zenci kelimesi ise esasında Arapça esmer manasında zanj ya da zang kelimesinden gelir ki Zanzibar da aynı Farsça terimden türemiştir. Dolayısıyla tarihî bağlamda zenci kelimesi negro terimi gibi hakaret içeren bir kelime değildir. Türk arşiv belgelerinde zenci-zenciye gibi Afrika kökenli vatandaşları kasteden onlarca belge mevcuttur.[viii] Buna rağmen günümüzde Türkiye'de “zenci” yerine “siyahi” (black), Afrika kökenli Türk anlamında “Afro-Türk” ifadelerini kullanmak daha yerinde bir yaklaşım olacaktır. Benzer şekilde tarihte Batı'nın bir kara mirası olarak kalan Dark Continent yani “Kara Afrika” tabiri de tarihî geçmişi ve manası itibarıyla hatalı bir ifadedir. Günümüzde dekolonizasyon sürecinin eğitimdeki yüzü olarak nasıl Swaziland ülke adı Eswatini yahut nasıl Bombay isimleri tekrar sömürge öncesi Mumbai ismine dönüştürüldüyse zamana uyum sağlamak bakımından bazı terimlerin eskisi gibi kullanılmaması ya da daha uygun terimlerin tercih edilmesi daha doğru olacaktır. Burada bir hususu da izah etmekte fayda vardır. Mehmed Âkif Ersoy’un Safahat'ın "Süleymaniye Kürsüsünde" bölümünde:
"Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela..." mısrası, çoğu zaman bağlamından koparılarak alıntılanır. Âkif burada Afrika veya Asya halklarının biyolojik olarak aşağı olduğunu savunan bir teori ortaya koymaz. Eleştirdiği şey, Batılı sömürgeci söylemin Doğu toplumlarını nasıl parçaladığı ve geri bıraktığıdır. Aynı şiirde Müslüman toplumların cehaletini, tembelliğini ve dağınıklığını da çok sert şekilde eleştirir. Yani eleştirisi yalnızca "ötekilere" değil, kendi toplumunadır.
Irkçılığı tanımlayacak olursak, temel unsurları şunlardır: Bir insan grubunun doğuştan, biyolojik olarak diğerlerinden üstün veya aşağı olduğunu savunmak. Bu biyolojik hiyerarşiyi ahlak, zekâ veya medeniyetle ilişkilendirmektir.

Özetle, Mehmed Âkif'te böyle bir biyolojik ırk teorisi yoktur. Hatta onun İslam anlayışında insanların üstünlüğü ırka değil, ahlaka ve takvaya bağlıdır. Bu yönüyle Batı'da 19. yüzyılda gelişen bilimsel ırkçılık anlayışından ayrılır.
Dekolonizasyon mefhumunu Osmanlı kaynaklarıyla yorumlamak
Batı’nın Afrika sömürüsünün savunması genelde “Büyük balık küçük balığı yutar” zihniyetine dayanır. İşte bu noktada Afrika’da karşılaştırılması gereken diğer bir “büyük balık” Osmanlı Devleti’dir. Zira Batı dünyasının aksine Osmanlı Devleti’nin Afrika hâkimiyeti, sömürge anlayışından uzak olup kucaklayıcı olmuştur. Osmanlı Devleti, emperyalist Avrupalılar gibi kimseyi yutmamış ya da asimileye zorlamamış, olduğu gibi kabul etmiştir. Bunun delillerini çeşitli Afrika ülkelerinde görmek mümkündür.[ix] Fakat en önemli somut delili: Afrika topraklarında kimsenin Türkçe konuşmuyor olmasıdır. Hatta daha ileri gidecek olursak Osmanlı âlimi Ebubekir Efendi, Ümit Burnu’nda öğrencilerine daha iyi eğitim vermek için yerli dili öğrenip o dilde bir de ilmihâl yazmıştır. Batılı misyonerler ise yerlilerin dili, dini ve kültürünü hiçe sayarak onlara kendi dillerini ve dinlerini dayatmış, yerli halkı asimile etmiştir.[x]
Şüphesiz Osmanlı kültür mirası, Türkiye Cumhuriyeti milletine aittir ve bu mirası Afrika'nın her köşesinde ortaya çıkarmak, Türkiye-Afrika ilişkilerinin temellerini sağlam bir maziye yaslamak açısından çok önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin Afrika diplomasisindeki kaderini belirleyecek olan etmen, yaşlı kıtada bıraktğı bu köklü kültür mirasıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türk evladı ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” sözü tam da bu meseleye işaret eder.[xi]
Notlar
[i] Magubane, Bernard Makhosezwe. 1996. The making of a Racist State: British Imperialism and the Union of South Africa, 1875-1910. Trenton, NJ: Africa World Press.
[ii] Suret-Canale, Jean, and Till Gottheiner. 1976. French Colonialism in Tropical Africa, 1900-1945. London: Heinemann.
[iii] Khalifa, Ahmad M. 1979. Assistance to Racist Regimes in Southern Africa: Impact on the Enjoyment of Human Rights. New York: United Nations.
[iv] Goldberg, Denis. 2016. A Life for Freedom: The Mission to End Racial Injustice in South Africa.
[v] Erzurumlu İbrâhim Hakkı, neş. Yusuf Ziya Kırımi. 1914. Marifetname. İstanbul: Matbaa-yı Ahmet Kâmil.
[vi] Gençoğlu, Halim. 2020. Türk Arşiv Kaynaklarında Türkiye-Afrika (Turkey-Africa in the Turkish Archival Sources). s. 302. SR Yayınevi.
[vii] Cape Argus, S.A Moslem’s Association, 19 Mart 1903, s.3, Güney Afrika.
[viii] Gençoglu, Halim, 2020, Türk Arşiv Kaynaklarında Türkiye-Afrika (Turkey-Africa in the Turkish Archival Sources). SR Yayınevi.
[ix] Gençoğlu, Halim. 2017. Ottoman traces in Southern Afrika the impact of eminent Turkish emissaries. Libra Kitap.
[x] Gençoğlu, Halim. 2016. Güney Afrika'da Unutulan Bir Osmanlı Nesli: Güney Afrika'da Osmanlı İzleri. Kronik Yayınları.
[xi] Atatürk. 1981. Gazi Mustafa Kemal İstiklâl Savaşını Anlatıyor. İkinci Büyük Millet Meclisi’nde Söylenen Nutuk. [Lieu de publication non identifié]: Akbank Yayınları.