Aşil Kalkanı ile Mekke Anlaşması Karşı Karşıya mı?
04.09.2026 - 16:22 | Son Güncellenme: 04.09.2026 - 16:38
Geçtiğimiz pazar ve pazartesi günleri, 30-31 Ağustos 2026 tarihlerinde, yalnızca 24 saat içinde birbirinden bağımsız değerlendirilmesi zor iki büyük savunma gelişmesi yaşandı. Tel Aviv’de İsrail ile Yunanistan, yaklaşık 3,6 milyar dolarlık Aşil Kalkanı (Achilles Shield) anlaşmasına imza atarak İsrail tarihinin en büyük savunma ihracatı anlaşmasını tamamladı. Neredeyse aynı saatlerde İstanbul ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında oluşturulan siyasi ve savunma komitesinin ilk toplantısına ev sahipliği yaptı.
İki gelişmenin neredeyse aynı güne denk gelmesinin taraflar arasında bilinçli bir koordinasyon sonucu olduğuna dair doğrulanmış herhangi bir işaret bulunmuyor. Ancak bu zamanlama daha geniş çerçevede ele alındığında, bölgede hızlanan yeni saflaşmanın mantığını ortaya koyuyor. Bir tarafta henüz oluşum aşamasındaki Ankara-Riyad-İslamabad ekseni, diğer tarafta ise uzun süredir varlığını sürdüren ve giderek güçlenen Atina-Lefkoşa-Tel Aviv ekseni bulunuyor. İki tarafın caydırıcılık hesapları giderek birbirine karşı konumlanan bir tablo oluşturuyor.
Aşil Kalkanı: İsrail tarihinin en büyük savunma ihracatı anlaşması
İsrail Savunma Bakanlığı ile Yunan heyeti, 31 Ağustos 2026 Pazartesi günü değeri yaklaşık 3,6 milyar dolar tahmin edilen bir anlaşmaya imza attı. Anlaşma kapsamında İsrail, Yunanistan için “Aşil Kalkanı” adı verilen çok katmanlı bir hava savunma sistemi kurmayı üstlendi.

Anlaşmanın en büyük bölümünü İsrailli Rafael Advanced Defense Systems şirketi yürütecek. Bu kapsamda Yunanistan’a balistik ve ağır füzelerin önlenmesi için iki David’s Sling (Davud’un Sapanı) sistemi ile insansız hava araçlarına karşı kullanılan mobil Spyder sistemi tedarik edilecek. Ayrıca Yunan hava savunma kapasitesini tek çatı altında birleştirecek ulusal bir komuta ve kontrol sistemi kurulacak.
Anlaşmada ayrıca stratejik tesislerin korunması amacıyla Yunanistan’a Drone Dome (Anti-Dron Kubbe) sistemlerinin sağlanmasını öngören 26 milyon euroluk tamamlayıcı bir paket de bulunuyor.
Ancak anlaşma tek başına değerlendirilmesi gereken bir gelişme değil. Yunanistan’ın 2036’ya kadar toplam maliyetinin yaklaşık 28 milyar euroya ulaşması beklenen daha geniş kapsamlı askerî modernizasyon programının bir parçasını oluşturuyor. Bu program kapsamında Atina’nın 40’a kadar ABD yapımı F-35 savaş uçağı ile Fransız ve İtalyan fırkateynleri satın alması planlanıyor.
Aşil Kalkanı aynı zamanda Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasında Aralık 2025’te imzalanan üçlü ortak eylem planının devamı niteliğinde. Söz konusu plan, özel kuvvetlerin ortak tatbikatlarını ve stratejik askerî diyaloğu kapsıyor. Bunun yanı sıra ABD’nin de yer aldığı ve “3+1” olarak bilinen dörtlü bir format ile deniz güvenliği ve enerji alanlarındaki iş birliği bulunuyor. Bu iş birliği, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesiyle de bağlantılı şekilde ilerliyor.
Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, anlaşmayı balistik füzeler, siber savaş ve insansız hava araçlarının öne çıktığı günümüz güvenlik ortamında caydırıcılığın doğasının köklü biçimde değişmesine verilen bir yanıt olarak nitelendirdi. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise iki ülkeyi bir araya getiren “ortak stratejik çıkarlardan ve benzer bölgesel meydan okumalardan” söz etti.
Mekke Anlaşması: NATO benzeri üçlü savunma ittifakının kurumsallaşması
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, 7 Ağustos’ta “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı. Anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırının tüm taraflara yapılmış kabul edilmesini öngören ortak caydırıcılık ilkesine dayanıyor. Bu yaklaşım, NATO Antlaşması’nın 5. maddesini çağrıştıran bir düzenleme olarak öne çıkıyor.
Üç ülke, 31 Ağustos’ta İstanbul’da anlaşma kapsamında kurulan Siyasi ve Stratejik Savunma Komitesi’nin ilk toplantısını gerçekleştirdi.
Türkiye’yi toplantıda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Selçuk Bayraktaroğlu temsil etti. Pakistan heyetinde Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı İshak Dar, Savunma Bakanı Khawaja Muhammed Asif ve Genelkurmay Başkanı Asım Münir yer aldı. Suudi Arabistan’dan ise Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Savunma Bakanı Halid bin Selman ve Genelkurmay Başkanı Fayyad bin Hamid er-Ruveyli toplantıya katıldı.

Toplantı sonucunda, ittifakın daimî genel sekreterliğinin Suudi Arabistan’da kurulması konusunda anlaşmaya varıldı. Genel sekreterliğin ilk üç yıllık döneminde Pakistanlı bir genel sekreter tarafından yönetilmesi kararlaştırıldı. Bunun yanı sıra savunma sanayii alanındaki iş birliğinin derinleştirilmesi ve üç ülkenin silahlı kuvvetleri arasındaki ortak eğitim mekanizmalarının uyumlaştırılması için bir yol haritası oluşturuldu.
Türk yetkililer, anlaşmanın başka ülkeleri de kapsayacak şekilde “genişlemeye açık” olduğunu vurguladı. Türk kaynakları, olası üyeler arasında özellikle Mısır’ın adını öne çıkardı. Ankara ise anlaşmanın mevcut ittifakları ortadan kaldırmayı amaçlamadığını ve belirli bir düşman ya da tehdidi hedef almadığını sık sık dile getiriyor. Hakan Fidan da İran’ın anlaşmanın hedefi olduğu yönündeki iddiaları açık biçimde reddetti.
Lübnanlı askerî uzman Elias Hanna’ya göre üçlü ittifakın gücü, tarafların sahip olduğu farklı kaynakların birbirini tamamlamasından kaynaklanıyor. Suudi Arabistan’ın mali gücü ve yüksek savunma harcamaları, Türkiye’nin gelişmiş savunma sanayii altyapısı ve Pakistan’ın savaş tecrübesi ile nükleer kapasitesi bir araya geliyor. Hanna’ya göre Pakistan’ın nükleer kapasitesi, ittifaka ek bir caydırıcılık boyutu kazandırıyor.
Zamanlama ne anlatıyor: Karşılıklı güvenlik eksenleri mi şekilleniyor?
İki gelişmenin aynı döneme denk gelmesini yalnızca takvimsel bir tesadüf olarak değerlendirmek yeterli görünmüyor. Yunanistan ve İsrail tarafındaki bazı analizler, Tel Aviv ile hızlanan silahlanma sürecini açık biçimde Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan eksenindeki gelişmelerle ilişkilendiriyor.
Yunan araştırmacı Panayotis Tsakonas, The Media Line’a yaptığı açıklamada yaşananları Türkiye ile Pakistan arasında gelişmekte olduğunu belirttiği ittifaka karşı oluşan bir bölgesel dengeleme dinamiği olarak nitelendirdi. Jerusalem Post ise anlaşmayı doğrudan Türkiye ve İran’dan gelebilecek muhtemel tehditlere karşı yürütülen hazırlıklarla ilişkilendirdi.
Ankara ise uzun süredir Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail arasındaki üçlü ittifakı Türkiye karşıtı bir yapı olarak tanımlıyor. Türkiye’ye göre İsrail’in Atina ve Lefkoşa ile güvenlik anlaşmaları imzalaması ve Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini genişletmesi, Ankara’yı stratejik açıdan çevrelemeyi amaçlayan bir politikanın parçası.
Bu değerlendirmeye göre son dönemde Ege Denizi’nde gerçekleştirilen ortak Yunan-İsrail deniz ve hava tatbikatları da söz konusu yaklaşımı güçlendiren gelişmeler arasında yer alıyor. Bunun yanı sıra ABD Kongresi’nde Yahudi ve Yunan lobilerinin Türkiye’ye yönelik silah satışlarını ve savunma iş birliği anlaşmalarını engellemek amacıyla koordineli hareket etmesi de Ankara’nın bu değerlendirmesini besleyen unsurlardan biri olarak görülüyor.
Mısır’ın tutumu ise bölgedeki saflaşmanın yönünü belirleyebilecek en önemli değişkenlerden biri olmayı sürdürüyor. Bazı raporlar, Tel Aviv, Atina ve Lefkoşa’nın Doğu Akdeniz’de yükselen Türk deniz gücünü dengelemek amacıyla Kahire’yi kendi ittifaklarına çekmek istediğine işaret ediyor.
Öte yandan Mısır Savunma Bakanı’nın geçtiğimiz temmuz ayında Ankara’ya gerçekleştirdiği ziyaret de dâhil olmak üzere bazı göstergeler, Mısır-Türkiye ilişkilerinin daha da derinleşebileceğine işaret ediyor. Bu ihtimal bölgedeki mevcut dengeleri yeniden şekillendirebilir. Özellikle Türkiye’nin gelecekte Mısır’ın Mekke Anlaşması’na katılabileceğine ilişkin açıklamaları bu olasılığı daha da dikkat çekici hâle getiriyor.
Mısır üzerindeki bu çekişme, iki eksenin de henüz tamamen şekillenmediğini gösteriyor. Bölgenin büyük aktörleri hâlâ tek bir cepheye tamamen bağlanmak yerine aynı anda farklı ittifaklar ve ilişkiler arasında denge kurmaya çalışıyor.
Gerilim ihtimali: Caydırıcılık hesapları ve kırılgan sahalar
İstihbari ve güvenlik göstergeleri açısından bakıldığında, İsrail basınında Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki faaliyetlerine ilişkin dikkat çekici değerlendirmeler yer alıyor.
Maariv gazetesine dayandırılan İsrail basınındaki haberlerde, Tel Aviv’deki bazı güvenlik çevrelerinin Türkiye’nin Ege’de artan askerî faaliyetlerinin İsrail’e yönelik doğrudan bir mesaj olabileceği ve bunun “askerî bir karşılaşmaya” yaklaşıldığı anlamına gelebileceği yönünde değerlendirmeler yaptığı aktarıldı.
Aynı habere göre Yunan güvenlik yetkilileri de söz konusu tatbikatları “yüksek riskli” olarak nitelendirirken, herhangi bir taktik hatanın askerî bir krize dönüşebileceği uyarısında bulundu.
Ancak bu değerlendirmelerin belirli güvenlik çevrelerine ve medya kaynaklarına atfedilen tahmin ve uyarılar olduğu unutulmamalı. Bunlar, taraflardan herhangi birinin doğrudan savaşa girme yönünde önceden belirlenmiş bir niyeti bulunduğunu gösteren doğrulanmış bilgiler değil.
Mısır Araştırmalar Enstitüsü tarafından yayımlanan bir çalışma da dâhil olmak üzere bazı akademik analizler, Ankara ile Tel Aviv arasında kademeli bir çatışma süreci yaşanması hâlinde bunun doğrudan karşılaşmadan çok kırılgan bölgelerde dolaylı sürtüşmeler şeklinde ortaya çıkabileceğini değerlendiriyor.
Bu noktada Suriye en önemli sahalardan biri olarak öne çıkıyor. Süveyda’da yaşanabilecek bir gerilim ya da Suriye Demokratik Güçleri’nin entegrasyon süreciyle bağlantılı bir çatışma gibi yerel bir olay, iki taraf tarafından tamamen farklı güvenlik perspektiflerinden okunabilir.
İsrail böyle bir gelişmeyi yerel müttefiklerini korumak amacıyla operasyonlarını genişletmek için gerekçe olarak görebilir. Türkiye ise aynı gelişmeyi Suriye devleti içindeki güvenlik nüfuzunu artırmak için bir dayanak olarak değerlendirebilir.
Bununla birlikte sürtüşme alanlarının Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ve doğal gaz dosyalarına da uzanma ihtimali bulunuyor. Türkiye ile Libya arasında 2019’da imzalanan deniz yetki alanları anlaşmasının yol açtığı gerilim bu açıdan önemli bir örnek oluşturuyor.
Rekabetin Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu gibi daha uzak bölgelere taşınması da ihtimaller arasında. Zira bu bölgelerde Türkiye ve İsrail’in nüfuz hesapları doğrudan olmasa da çeşitli alanlarda birbiriyle kesişiyor.
Öte yandan bazı yapısal faktörler, en azından kısa ve orta vadede doğrudan ve geniş çaplı bir savaşa dönüşebilecek gerilimin önüne ciddi sınırlar koyuyor.

Türkiye ile Yunanistan’ın NATO üyesi olması, iki ülke arasındaki doğrudan bir çatışmanın tüm Atlantik İttifakı açısından sonuçlar doğuracağı anlamına geliyor. ABD ise aynı anda hem Türkiye’nin hem İsrail’in hem de Yunanistan’ın önemli müttefiklerinden biri olmayı sürdürüyor. Bu durum herhangi bir tarafın açık askerî çatışmaya yönelme alanını daraltıyor.
Pakistan’ın nükleer kapasitesi de Mekke Anlaşması açısından sembolik ve stratejik bir caydırıcılık unsuru taşısa da bunun Doğu Akdeniz sahasına pratik olarak yansımasının yakın gelecekte sınırlı kalacağı değerlendiriliyor.
Mevcut göstergelerin bütünü dikkate alındığında, iki eksen arasındaki rekabetin Türkiye ve müttefikleri ile Yunanistan ve İsrail arasında kapsamlı bir askerî çatışmaya dönüşmesinden çok, paralel bir silahlanma ve ittifak yarışı, karşılıklı diplomatik ve medya baskısı ile kırılgan bölgelerde sınırlı sürtüşmeler biçiminde devam etmesi daha olası görünüyor.
Sonuç
Aşil Kalkanı anlaşmasının imzalanması ile Mekke Anlaşması kapsamındaki ilk uygulama toplantısının aynı döneme denk gelmesi, bölgede iki paralel güvenlik ekseninin oluşum sürecinin hızlandığını ortaya koyuyor. Bunlardan biri ABD desteğiyle Tel Aviv, Atina ve Lefkoşa etrafında şekillenirken, diğeri Ankara, Riyad ve İslamabad merkezli olarak ortaya çıkıyor ve genişleme hedefi taşıyor.
Mevcut göstergeler henüz doğrudan çatışma eşiğine işaret etmiyor. Ancak giderek hızlanan bir rekabet süreci ortaya çıkıyor. Bu rekabetin nasıl şekilleneceğini ise yakından takip edilmesi gereken birkaç temel unsur belirleyecek: Kahire’nin hangi eksene ne ölçüde yaklaşacağı, “Mekke Anlaşması”nın yeni ülkeleri kapsayacak şekilde genişleyip genişlemeyeceği, Suriye sahasındaki gelişmeler ve Doğu Akdeniz’in deniz ve hava sahasında yaşanabilecek muhtemel olaylar.