Arkeoloji Siyonizm İçin Neden Önemli?
19.09.2025 - 16:48 | Son Güncellenme: 21.09.2025 - 12:33
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uluslararası hukuk kararlarına göre bir soykırım sorumlusu ve savaş suçlusu. Netanyahu Sağ popülist Siyonizm’in tarihe geçecek olan en zirve ismi. Gazze’ye yönelik yoğun kara saldırılarının başladığı gün Kudüs’te ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile katıldığı bir oturumda Kudüs’ün İsrail’in “ebedi ve bölünmez başkenti” olduğunu iddia ederek, “Bu bizim şehrimiz, Sayın Erdoğan; bu sizin şehriniz değil, bizim şehrimiz ve bir daha bölünmeyecek” ifadelerini kullanarak Doğu Kudüs işgalini savundu. Tabiki bu da BMGK’nın birçok kararına yani dünyaya küstahça bir meydan okumaydı.
Netanyahu, 2700 yıllık Silvan (Siloam/Şiloah) Kitâbesi’nin iadesini gündeme getirdi. Netanyahu bu konuşmasıyla hem ABD yönetimine hem de Batı kamuoyuna “Türkiye’nin Yahudi kimliğine karşı İslamcı bir tehdit olduğu” propagandası üzerinden olası Türkiye saldırısı için zemin oluşturuyordu. İsrail propagandası şu safsatalar üzerine kurulu:
- Filistin toprakları ve hatta Arz-ı Mevud sınırları içindeki geniş bölge Modern İsrail devletinin tarihsel hakkıdır. Dolayısıyla İsrail işgal etmemekte tarihsel haklarını geri almaktadır.
- Batı’daki gerici faşizm antisemitizm şeklinde zirveye ulaşmış ve bunun sonucu Holocaust / Yahudi Soykırımı yaşanmıştır.
- Soykırım İsrail’in varlığının meşruiyetini oluşturur. İsrail 1945 öncesi gericiliğe karşı Batılı modern-demokratik değerleri temsil etmektedir.
- Dolayısıyla Siyonizm Yahudiliğin İsrail de modernitenin öncü karakoludur. İsrail gerici İslamcı yobazlığa İslamcı Teröre karşı savunulmalıdır.
- Nasıl ki 2. Dünya Savaşı’nda siviller de öldürülmüşse bugün de bu temelde öldürülebilir.
Bu argümanların tümü büyük bir yalanlar dizisinden ibaret olsa da Norman Filkenstein’in “Soykırım Endüstrisi” dediği geniş finans-medya-sinema-akademi ağı üzerinden dezenformasyon, çarpıtma, ajitasyon vb. taktiklerle söylem üstünlüğü sağlanarak propaganda edilmektedir. 7 Ekim 2023 sonrası ise bu söylem üstünlüğünün kaybedildiğine şahit oluyoruz.
Gözden Kaçmasın
Netanyahu’nun arkeolojik bir bulguya bugün tekrar vurgu yapmasının sebebi de bu.
Arkeoloji; özetle, geçmişte yaşamış veya kökleri geçmişten günümüze uzanmış canlılar, kültürler ve uygarlıklara ait her türlü fosil, alet, malzeme, yapı, yazı ve kurgusal maddi kalıntılar ile sosyal norm ve manevi kültür varlıklarını inceleyen bilim olarak tanımlanabilir. Kutsal metinler ve anlatılar da geçmişte yaşanmış birçok olayı hikaye ederek bu olaylardan ahlakî dersler çıkartmakta kendi tarih anlatıları üzerinden bir kültür inşa etmektedirler. Dolayısıyla arkeoloji ve din çoğu zaman yolları kesişen iki önemli unsur.
Konu Yakın Doğu olunca bu ilişki daha da önemli hâl alıyor. Çünkü Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm’ın evi olan bu coğrafya en önemli arkeolojik kazı bölgesidir aynı zamanda.
Arkeolojinin kurucu babalarının Hristiyan hassasiyetine sahip olması ve Kutsal Kitap anlatılarının kökenlerini araştırmak için bu bilimi kurduklarını da unutmamak gerekir. Bu sebeple Biblical Archeology (Kutsal Kitap Arkeolojisi) çalışmaları 19. yüzyılın sonlarında İngiliz ve Amerikalı arkeologlar tarafından Kutsal Kitab’ın tarihselliğini doğrulamak amacıyla ortaya çıkmıştır. Filistin'in İngiliz yönetimi altına girdiği I. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra 1920'ler ile 1960'lar arasında İncil arkeolojisi, William F. Albright ve G. Ernest Wright gibi isimlerin öncülüğünde Levanten arkeolojisinin baskın Amerikan ekolü haline geldi. Çalışmalar çoğunlukla kiliseler tarafından finanse edilmiş ve teologlar tarafından yönetiliyordu.
Müslüman dindarların arkeolojiye ilgisizliği ise büyük bir boşluk oluşturuyor. Öyle ki Müslümanlar Kur’ân merkezli bir arkeolojik perspektif oluşturma, bu bakış açısını bir metodolojiye dönüştürme ve sonrasında sahada kazı yapmaktan halen çok uzakta.
Kitab-ı Mukaddes/Kutsal Kitap Arkeolojisi’nin çabasının Siyonizm’e tarihsel temel arayışı olduğunu da hatırda tutmak gerekir. “İsrail’in Filistin topraklar üzerinde varolma hakkının tarihsel bir süreklilik gereği olduğu” ve “Yahudi ulusunun Hz. İbrahim’den bu yana homojen ve tarihüstü bir kimlik olduğu” argümanlarının altını doldurmaya çalışmaktadır. Siyonizmin modern bir ideoloji olduğu ve İsrail’in siyasal olarak Filistin toprakları üzerinde kurulmasının 4 bin yıl önceki medeniyetlerle herhangi bir ilişkisi yoktur. Çünkü o dönemde İsrailoğullarının kurdukları devletlerin bugünkü modern ulus devletlerle de nitelik açısından bir alakası yoktur.
İkinci argüman da aslında bir kurgudan ibarettir. (Bkz. Benedict Anderson,, Hayali Cemaatler “Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması” Çev.: İskender Savaşır Metis Yayınları, İstanbul 2009, Carlton Hayes,, Milliyetçilik: Bir Din Batı Siyasal Düşüncesinde "Ulusalcılık" Tasavvuru, İz Yay. 2012)
Kutsal Kitap Arkeolojisi yapan Evanjelist Hristiyan Siyonistler ve Yahudi Siyonistler Yahudiliği “tarihüstü bir ulusal kimlik” olarak anlamaktalar. Oysa bu ideolojik bir anakronizmdir[1]. Kur’ân bu anakronizmin sadece çağdaş Siyonistlerle sınırlı olmadığını bize Hz. İbrahim’in Yahudi olmadığı hatırlatmasıyla yapar. “İbrahim, ne bir “Yahudi”, ne de “Hristiyan” idi, ama kendini Allah’a teslim ederek her türlü bâtıldan yüz çevirmiş biriydi; ve O’ndan başka bir şeye ilahlık yakıştıranlardan değildi.” (7/67) Ayet bize Hz. İbrahim’in inançta, yaşam tarzında üst kimliği olarak “kendini sadece Allah’a teslim etmek” (Arapça: Muslîm) olduğunu söyleyerek etnik coğrafî ya da dini kimlik yüklemenin yanlışlığına dikkati çeker.
“Ulusal bir hobi” – İsrail toplumunda arkeoloji sıklıkla bu sözlerle tarif edilirdi. İsrail devletinin kuruluş yıllarında bu tarihsel bilim bir akademik disiplin olarak yetki alanını aştı; arkeolojik alanlar ve antik zamanlara dair anlattıkları hikâyeler halkın duygularını harekete geçirir oldu. Arkeoloji bilimi ile popüler hayal gücü ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti. Eleştirel bir tarih okumasına cevaben, Roma İmparatorluğu’na isyan eden Yahudilerin hikâyesini anlatan Masada mitini aktaran ve savunan bir Knesset (parlamento) üyesi şöyle diyordu örneğin: “Masada, arkeolojik ya da tarihî bir alandan çok daha fazlasıdır. Yahudi halkının bağımsızlığının ve kahramanlığının bir ifadesidir.” Söz konusu milletvekili “ulusal kimliğini Masada’sız” hayal edemiyordu. (Qol ha-’lr, 7 Şubat 1992, s. 37.) En bilinenleri 1960’larda Masada ve Bar Kohba mağaralarında yapılanlar olmak üzere çeşitli kazılar, devlet ve İsrail ordusundan (IDF) mali, lojistik ve sembolik destek gördü. Gönüllülerin ve Siyonist gençlik hareketlerinin çabalarıyla sürdürülen bu kazılar, ulusal medyada geniş yer buldu. Bu tür kazılar, çağdaş politik bağlılık ve görüşleri ifade etmenin ve tartışmanın başlıca aracı haline geldi. (Bkz. Nachman Ben-Yehuda, The Masada Myth: Collective Memory and Mythmaking in Israel (Madison: University of Wisconsin Press, 1995); ve Yael Zerubavel, Recovered Roots: Collective Memory and the Making of Israeli National Tradition (Chicago: University of Chicago Press, 1995). Arkeoloji, yaygın bir ulusal-kültürel pratiğe dönüştü. Yahudi devlet okulları, Siyonist gençlik hareketleri ve (acemi eğitimi sırasında) İsrail ordusu, öğrencilere ve askerlere vatan bilgisi (yedi’at ha-Aretz) aşılamak amacıyla ülke topraklarında geziler düzenledi. Geçmiş ile şimdiki zamanın, eski eserler ile çağdaş yerleşimlerin, kültür ile doğanın aynı resim içinde yer aldığı bir projeydi bu.
Mesela, 1930 ve 1940’larda Filistin Yahudi Keşif Derneği ve Kudüs İbrani Üniversitesi tarafından yürütülen çalışmalar, büyük oranda, Roma ve Bizans hâkimiyeti arasında geçen döneme ait Yahudi kalıntılarına (çoğunlukla sinagog ve lahitler) odaklanıyordu. Buna ek olarak, Romalıların İkinci Tapınağı tahrip etmesinden sonra –daha yaygın bir tabirle, “yıkımdan sonra”– da varlığını sürdüren, hatta gelişim kaydeden Yahudi şehirlerine de belirli bir ilgi vardı. ( Nahum Slousch, “The Excavations around the Monument of Absalom”, Proceedings of the Jewish Palestine Exploration Fund, 1.2–4 (1925), s. 1-30, s. 8.) Bu maddi-kültürel kalıntılar, Yahudilik göstergeleri olarak şekillendirildi, toplandı ve sınıflandırıldı. Münferit maddi-kültürel eserler, süsleme ve mimarlık stilleri, Yahudilerin sanat alanındaki başarılarının örnekleri olarak yorumlandı. Devamlılık amblemleri olarak; Yahudi Tapınağı’nın yıkılışından sonra Yahudi toplulukların özellikle Celile’deki kalıcı mevcudiyetinin göstergeleri olarak sahaya sürüldüler.
Fakat, arkeolojik alanlar –şehirler, sinagoglar, nekropoller, aile mezarları– hiçbir zaman birbirinden bağımsız olarak kazılıp ayrı muamele görmemiştir. Bunlar daha geniş bir zamansal-coğrafi ızgara plan içine yerleştirilerek haritalandırılmışlardır. Mesela, İsrail arkeolojisinin kurucu figürlerinden biri olan Benjamin Maisler, Beyt Şe’arim’in etrafındaki alanın haritasını çıkarmıştır (Beyt Şe’arim, Celile’de bulunan bir Yahudi şehri; Maisler 1930’ların sonlarına doğru bu şehirde kazılar yapmıştır). Yerleşim alanları, şehirler ve harabeler haritada işaretlenmiştir. Antik kalıntıların yanı sıra çağdaş yerleşimler de barındıran arkeolojik alanlar da ayrıca belirtilmiştir: Zippori (Saffuriye olarak bilinen Arap şehrinin İbranice adı) ve Afule gibi. Bu eski-yeni yerler, haritada, Megiddo ve Tell Abu Shoushah gibi harabelerin yer ve isimleri ve antik geçmişte herhangi bir bilinen önceli olmayan çağdaş Yahudi yerleşimleriyle birarada yer alır. Kazı çalışması –bir “olgu toplama” işi– eski ve şimdi yeniden doğmuş olan İsrail Toprağı’nı (Eretz Yisreal) sembolize eden manzaralar, toprağa ilişkin birleştirici, tarihsel bir anlatının ampirik form kazanmasını sağlayan özgül yerler üretmiştir.
Ulus formu açısından en önemlisiyse, İsrailoğullarının, bazı eserlerde “görünür” hale gelmesiydi. Birinci nesil İsrailli arkeologlar, geç Tunç Çağı’ndan erken Demir Çağı’na geçiş sırasında Filistin’e girdiği düşünülen bir “etnik grup” olan İsrailoğullarını bulma gayesiyle kazılar gerçekleştirdiler. Devletin kuruluşundan sonra arkeolojik açıdan en önemli soru, İsrailloğullarının Kenan ülkesini işgaline ilişkindi. (1950’lerde yapılan önemli çalışma ve kazılarda bu soru cevaplanmaya çalışılacaktı.) Bu soru, uzunca bir süre alana hâkim olacaktı ve bu işgal sürecinin mahiyeti hakkındaki karşıt görüşler alanda bölünmelere sebep olacaktı.
Bu tartışmada, iki farklı düşünce ekolü yer alıyordu. Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen bölgelerde yaptığı kazılarla tanınan Amerikalı arkeolog William Foxwell Albright’ın izinden giden Yigael Yadin, Yeşu Kitabı’nda anlatılan fetih hikâyesinin tarihsel gerçeklere uygun olduğunu savunuyordu. Bu hikâyeye göre, İsrailoğulları, Kenan şehir-devletleri karşısında hızlı ve kesin bir askerî zafer kazanmıştı. Yohanan Aharoni ise arkeolojik kanıtların farklı bir hikâyeyi desteklediğini savunuyordu: İsrailoğullarının Kenan ülkesine yerleşmesi konusunda Eski Ahit’in Hâkimler Kitabı’nda anlatılan hikâyeydi bu. Alman Kitab-ı Mukaddes bilgini Albrecht Alt tarafından uzunca bir süredir savunulan bu hikâyede, Kenan şehir-devletlerine karşı kazanılan askerî zaferin daha yavaş ve tedrici bir yerleşim sürecinin ardından geldiği anlatılıyordu. İsrailoğullarının Kenan ülkesine yerleşmesiyle ilgili bu tartışma, çok temel bir noktada yerleşimci-ulus olma pratiğiyle bağlanıyor, onunla iç içe geçiyordu. Bu “olgu” arayışını ve ona temel oluşturan epistemolojik çerçeveyi analiz ettiğimizde, ampirizm ile milliyetçilik arasındaki dinamik ilişkiyi açıkça görebiliriz: Ampirizme yapılan düşünsel yatırım, milliyetçiliğe de inandırıcılık kazandırır; hem de yalnızca anlatı düzeyinde değil, ondan da daha etkili olarak maddi düzeyde bir inandırıcılıktır bu. Sonuçta, Kenan ülkesindeki İsrailoğlu yerleşiminin mahiyetine ilişkin tartışma nasıl çözümlenirse çözümlensin, verilecek nihai cevap ampirik olgulara dayanmak zorundaydı. Kitab-ı Mukaddes’te anlatılan çelişkili hikâyeler, topraktan çıkarılan kalıntılar baz alınarak değerlendirilecek, gerçekleştiği farz edilen tarihsel olaylara ilişkin farklı anlatılar, bu kalıntılara bakılarak doğrulanacak ya da yanlışlanacaktı. Peki ama İsrailoğlu yerleşimlerini tespit etmek nasıl mümkün olacaktı? Soruyu başka türlü soracak olursak, arkeolojik kayıtta etnisite görmek nasıl mümkün olabiliyor?
Genel olarak Kitab-ı Mukaddes arkeolojisinde, özel olarak İsrail’deki arkeolojik çalışmalarda kronoloji ve kimliğe ilişkin çerçeveler uzunca bir süredir dinî metinlerden ödünç alınıyordu. Sözgelimi, “İsrail çömleği” ilk olarak William Foxwell Albright’ın dinî metinlere ilişkin okumalarına dayanılarak “tespit edilmişti”: Tel el-Ful (1920’ler) ve Bet El’de (1930’lar) yapılan kazılarda “yeni” ve “diğerlerinden farklı” bir çömlek türüne rastlanmıştı. Albright, bu çömlek formlarının MÖ 12-10. yüzyıllara ait olduğu sonucuna vardı. Ve buradan hareketle, onları “İsrail menşeli” olarak tanımladı ve “İsrail çömleği” olarak adlandırdı. Fakat, bu çömlek formlarının İsrailoğullarına özgü olduğu sonucuna, özgül maddi buluntulara (örneğin, bir ibareye) bakarak varmamıştı. Erken Demir Çağı’nda Filistin’de boy gösteren bu yeni kültürün hangisi olabileceğine ilişkin varsayımlarından hareket etmişti. Bildiğimiz gibi, din âlimleri İsrailoğullarının Kenan ülkesini işgal edip bu topraklara yerleştiği tarihin kabaca bu zaman aralığına denk geldiğini düşünüyordu. Ayrıca, yeni bir çömlek formunun, bölgeye yeni bir etnik grubun girdiğine işaret ettiği varsayılıyordu (o dönemki arkeoloji pratiği için standart bir varsayımdı bu). Öyleyse, kazılarda bulunan çömlekler İsrail çömlekleri olmalıydı. Böylelikle, bu çanak çömlek parçaları, İsrailoğullarının mevcudiyetinin tarafsız kanıtları olarak belirdi: Bundan böyle yerleşim alanlarının İsrailoğulları’ndan kalıp kalmadığına büyük ölçüde kazı çalışmalarında bulunan çömleklerin formlarına bakılarak karar verilecekti. Kitab-ı Mukaddes’te anlatılan hikâyelerin ampirik kanıtları vardı artık. Söz konusu fetih, ister Yeşu Kitabı’nda anlatıldığı gibi gerçekleşmiş olsun ister Hâkimler Kitabı’nda anlatıldığı gibi; her halükârda, İsrailoğullarının bu topraklara antik çağlarda yerleşmiş olduğuna dair maddi-kültürel kanıtlar mevcuttu. “İsrailoğulları” şimdi, hem kazı yapan arkeologlar hem de Yahudi ulusunun antik geçmişini öğrenmek için ülkeyi gezen halk tarafından arazide gözlemlenebilecekti. Ulusun geçmişi, mitik bir hikâye olmaktan çıkıp tarihsel ve gözlemlenebilir bir olgu halini aldı. (Ulusal imgelemi ampirik olarak temellendirmeye yardımcı olan İsrail yerleşimi meselesi hakkında uzun bir tartışma için bkz. Abu El-Haj, Facts on the Ground, s. 99-129.) Ulusal ideoloji, arkeoloji ve tarih pratiğiyle esas olarak bu epistemolojik arazide, bir “olgu kültürünün” bu müşterek zemininde buluştu. (Barbara Shapiro, A Culture of Fact: England, 1550–1720, (Ithaca, NY: Cornell University Press, 2000, Ayşe Boren, Arkeoloji: Tarihin ve Kültürün Yapılandırılması, İletişim Yay. 2019, s. 81-99).
Peki ama İsrailoğulları kimdi?
Bugünkü modern ulus kimlik olan Yahudiliğin çok ötesinde kelimenin ilk anlamıyla İsrail’in yani Hz. Yakub’un çocukları. Bu da bizi Yakub, İshak ve İbrahim’e götürüyor ki bu kişilerin de gerek akaid gerek etnisite ve kültür açısından modern İbrani/Yahudi olmadıkları çok açık. Dolayısıyla İsrailoğulları dediğimizde her defasında etnik-kültürel Sâmîleri, Yakın Asyalıları kastetmiş, inanç bağlamında da bölgedeki mutlak monoteizme bağlı tüm insanları kastetmektedir.
Dolayısıyla İbrâni/İbrî/Habiru ifadesi bugünkü Yahudiliği/Yahudileri değil ama bugünkü Yahudilerin, Arapların, Süryanilerin, Aramilerin monoteist uzak dedelerini kastetmektedir. Bu konuda özellikle Yahudi Tarihçi Şlomo Sand’ın Siyonist tarih tasarımına karşı çıkarak Yahudi Halkı ne zaman ortaya çıkmıştır? sorusuna cevap arar. (Bkz. Sand, Şlomo, “Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi? Kitabı Mukaddes’ten Siyonizme” Çev. Işık Ergüden, Doğan Kitap, İst. 2011)
Tabi bu bizi geçmişte Mişna/Talmud/Midraş geleneğinin kurduğu “seçilmiş halk” doktrininin de taassuptan öteye geçmeyen bir dogmadır. (bkz. Israel Shahak, “Yahudi Tarihi Yahudi Dini”, Düşün Yay. İst. 2016)
Öyle ki seçilmişlik/üstünlük doktrini ana metin olan Tanah’tan dahi tam referans edilemez. Çünkü Tanah/Eski Ahit kitapları etnik olarak İbranilerin diğer Sâmî kardeşlerinden de ayrıcalıklı olarak doğuştan genetik olarak üstün/seçilmiş olduklarından bahsetmez; Aksine Allah’ın Samîlerden bölgedeki müşrik toplumlara karşı Tevhid eksenindeki çeşitli erdemlere bağlı kalmaları şartıyla ahit yapmasından ibarettir.
Musa kıssası bu açıdan modern Yahudi kimliğinden bağımsız şekilde tarihüstü dersler çıkartmak ve bunu da monoteizm ekseninde yapmak daha sağlıklıdır ve aslında tam da bu tutum tarihsel bağlamına uygundur. Kur’an gerek Yusuf gerekse de Musa kıssalarını (ve diğer tüm kıssaları) tarihsel bağlamları açısından çarpıtmadan, hatta zaman zaman o dönemde kesinlikle bilinemeyen nokta atışı detaylar vererek kıssaları aktarır. Bu da Hz. Muhammed’in (sav) Mekke ve Medine’deki mücadelesiyle eş zamanlı bir motivasyon ve öğreti şeklinde gelir. (Bkz. Ay, Mahmut, “Kur'an Kıssalarını Siret Bağlamında Okumak Hz. Musa Kıssası Örneği”, Ensar Neş. İst. 2019) Bu konuda Kur’an’ın izinden gideren İran’dan Ali Şeriati’nin ve Güney Afrika’dan Farid Esack’ın Hz. Musa kıssasından hareketle ezilenlerin ezenlerle karşı mücadelesini ‘Kurtuluş Teolojisi’ olarak anlatması gibi okumalar da mevcut. (Bkz. Ali Şeriati,, Dine Karşı Din, Çev. Doğan Özlük, Fecr Yay. Ank. 2012; Farid Esack, Kur’ân Özgürleşme ve Çoğulculuk, Çev. Çağla Taşkın, Hece Yay. Ank. 2018)
Benzeri bir tarihselliğine ihanet etmeden tarihüstü okuma çabasını Thomas Mann, Yusuf kıssasına uygular. (Bkz. Thomas Mann, Yusuf ve Kardeşleri, Çev. Zeki Cemil Arda, 3 Cilt, Hece Yay. Ank. 2022)
Sonuç itibariyle kıssalar/tarihi anlatılar kendi gerçekliklerinden sapmadan ya da kurguya, anakronizm yapmadan ancak ana temalarına yoğunlaşmak gerekir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.