Arap Baharı ve BOP: Kurgu mu? Gerçek mi?

Araştırmacı Bülent Şahin Erdeğer, Arap Baharı’nın ABD’nin “Büyük Orta Doğu Projesi”nin bir parçası olduğu yönündeki komplo teorilerini eleştirerek, bu iddiaların tarihsel ve sosyolojik gerçeklerle olan çelişkisini Fokus+ için inceledi.
Arap Baharı ve BOP Kurgu mu Gerçek mi

03.09.2025 - 16:44  |  Son Güncellenme:  03.09.2025 - 17:01

Ülkemizde iç ve dış gelişmeleri değerlendirmede belki de en çok rastlanan düşünce hastalığı komplo teorileriyle “büyük resmi görme” alışkanlığıdır.

“Gizli Dünya Devleti”, “illimünati” vs... Bir de buna Marksistlerin antiemperyalizm retoriği kisvesinde kendi şablonları dışında karşılaştıkları tüm gelişmeleri “emperyalizmin oyunu” olarak tanımlamaları ülkemizdeki komploculuğun derin köklerini gösteriyor.  Komplo teorileri bazen çarpıtılmış bazen ise abartılmış gerçeklikler üzerine kurgulanırlar. Dolayısıyla sebep-sonuç ilişkilerini ters yüz ederler, sonuçları açıklama konusunda da basit gerekçeler sunarak dünyanın gizemlerini çözdükleri yanılsaması yaratırlar. Hem karmaşık bağlantılar kurarken her şeyi tek bir sebebe bağlamak gibi bir kolaycılığı içerirler. Dolayısıyla komplo teorileri bu karmaşık açıklamaları nihayetinde çok basit bir genel teoriye indirgeme eğilimindedirler. “Bütün medeniyetlerin temelinde uzaylılar var” ya da “Dünyayı Bilderberg Grubu yönetiyor” gibi.

Genellikle Batı’da aşırı sağ çevrelerce en azından 200 yıldır üretilen bu komploların Türkiye ve Arap Dünyasında da ithal edilmiş ya da taklit edilmiş versiyonları yaygındır. Gerek seküler kesimler arasında Soner Yalçın, Yalçın Küçük vb. kalemler gerekse de muhafazakar camiada Harun Yahya mahlaslı Adnan Oktar’dan tutun da pek çok isme kadar komplo teorileri genel kabul görmüş hakikatler muamelesi görür. Bu “düşünce hastalığı” zihinsel tembellik yapar. Sebep-Sonuç ilişkilerini, birden fazla faktörü, tesadüfî çakışmaları, çıkar örtüşmelerini, doğaçlama gelişmeleri gözardı ederek saha gerçekliğinden kopmaya ve her gelişmenin zaten önceden bir yerlerde planlanmış oyunun tıkır tıkır işleyişi olarak görmeye başlanır. Bunu en net gözlemlediğimiz sosyolojik gelişme “Arap Baharı” olarak adlandırılan  17 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan 2012 Aralığında son bulan Arap Halk İsyanları sürecidir. Elbette sürecin bitişi Suriyeli muhaliflerin 2018’de İdlib’e sıkıştırılması ile de sonlandırlabilir. Ancak uluslararası protesto-devrim dalgalarının sonlanması açısından 2012 sonu doğru bir tarihlendirme.

Arap Baharı’nın aslında Büyük Orta Doğu Projesi’nin yani BOP’un bir parçası olduğu, halk hareketlerinin ABD tarafından önceden kurgulandığına yönelik komplo teorisinin gerçeklik, abartı ve  çarpıtma payını ele alacağız.

Bu iddia Türkiye’de o kadar çok tekrarlanmıştır ki sanki mutlak bir hakikatmiş gibi hem siyaset dünyasında gerekse de basında genel kabule dönüşmüştür. Bu ön kabul de bölgemizde yaşanan gelişmelerin sağlıklı, dengeli biçimde değerlendirilmesini engellemekte, saha ile empatiyi imkansızlaştırmaktadır.

Ülkemizde genellikle Avrasyacı, Ulusalcı çevrelerde inanılan bu şehir efsanesinin hakikatmiş gibi sürekli ifade ediliyor olmasının yanısıra milliyetçi-muhafazakar hatta bazı İslamî çevrelerde de bir hayli alıcısı vardır.

Öncelikle BOP’un kendisinin ne olup olmadığını ele almak gerekiyor:  Beyaz Saray’ın 2004’te yayınladığı“Partnership for Progress and a Common Future with the Region of the Broader Middle East and North Africa (Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık)” başlıklı projesidir. (bkz. https://2001-2009.state.gov/e/eeb/rls/fs/33375.htm )

Basında genellikle “Büyük Orta Doğu Projesi (BOP)” olarak adlandırılan bu proje, ABD başkanlık seçimi sürecinde -ABD yöneticileri iç politikaya yoğunlaştıklarından- geçici olarak gündemden düşmüşse de, George W. Bush’un ikinci kez başkan seçilmesi ile birlikte yeniden gündemi işgal etmeye başladı.

Üzerinde çokça fırtınalar kopartılan BOP'un ana metni nedense hiç dikkate alınmamakta. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrası Washington'un kendince “terörün kaynağını kurutmak” için ürettiği BOP’un stratejisini ise RAND Raporu oluşturmuştu. Projenin kapsamı da Orta Doğu’daki diktatör rejimler değil aksine o rejimlerin de baskıladığı İslamcı hareketlerdi.

BOP’un kapsamında bölge ülkelerindeki radikal İslamcı hareketlerin etkisizleştirilmesi buna karşın laik ve liberal Batı yanlısı sivil toplumun güçlendirilmesi ön görülmekteydi. BOP’un rejim değişikliği ya da devrim dalgası gibi bir hedefi yoktur.

Eski CIA şefi Graham Fuller 

Yine BOP’un mimarlarından Graham Fuller’ın tezlerine geri dönmek gerekiyor. Fuller tezlerini, Fethullahçıları, modernist ve sufi a-politik pasifist dini hareketleri ve seküler laik elitleri öne çıkartmakta bu çerçevede Orta Doğu halklarının kültürel olarak dönüştürülmesi üzerine inşa etmişti. 

2004 Haziranı’nda G-8 Zirvesinde Türkiye, BOP girişimi çerçevesinde kararlaştırılan mekanizmalardan biri olan  “Demokrasi Yardım Diyalogu”nun (DYD) eşbaşkanlığını  İtalya ve Yemen’le birlikte üstlenmişti. Mekanizma, “demokratikleşme” çabalarına destek vermek amacıyla hükümet temsilcileri ile STK'ları bir araya getirerek deneyim paylaşımı dahil olmak üzere işbirliği ortamı sağlamayı amaçlıyordu.

DYD’nin ilk resmi etkinliği, 25 Kasım’da Roma’da Türkiye, İtalya ve Fas Dışişleri Bakanlarını bir araya getiren toplantı oldu. Toplantıda varılan mutabakat çerçevesinde, 10-11 Aralık 2004 tarihleri arasında Fas’ta “Gelecek İçin Forum” adıyla bir toplantı daha yapıldı. Zirveye eşbaşkan olarak iştirak eden ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell; değişimin dışarıdan empoze edilmeyeceğini, bunun sosyal ve ekonomik alanda ilerlemeyle ülkelerin kendi içinden başlayacağını söyledi.

George W. Bush döneminde 2001-2005 yılları arasında dışişleri bakanlığı yapan Colin Powell (1937-2001)

Siyasi ve ekonomik reformların, gelişmiş ülkelerle el ele gerçekleştirmeleri gerektiğini söyleyen Powell, bölge ülkelerinde reform yapılmasının talep edilmesini de cesaret verici olarak nitelemişti. KOBİ'ler için yaklaşık 100 milyon dolarlık fon kurulmasının temelleri atılan zirvede, yatırımların teşvik edilmesi, eğitim ve okuma kampanyalarının desteklenmesini içeren bir reform sürecini öngörüyordu.

BOP’un temel stratejisi söz konusu ülkelerde rejim değişikliği ya da devrim değil Türkiye’deki çok partili hayata geçiş süreci benzeri olarak rejimlerin üst yapı olarak korunduğu yumuşak geçişlerdir.

Böylelikle ABD kontrolü dışında gelişecek Marksist ya da İslamcı radikalizm ve devrim hareketleri engellenmiş rejimlerle kurulmuş işbirliği ilişkileri de korunmuş olacaktı.

Peki, ne oldu? Evdeki hesap çarşıya uymadı. Orta Doğu'daki sosyolojik gerçeklik masa başında kurgulanan yumuşak geçişleri kaldırmadı. Arap diktatörlüklerinde o kadar dayanılmaz şartlar vardı ki sosyoloji, aşamalı demokratikleşme reformlarını bekleyemedi.

Arap Baharı’nın ortaya çıkış ve sonuçları itibariyle BOP ile mukayese edelim. BOP’a göre, Körfez Krallıkları demokratikleştirilecekti ancak Arap Baharı Bahreyn dışında Körfez bölgesinde herhangi bir isyan yaşanmadı. Bahreyn isyanı da ABD’nin sıkı müttefiki rejime karşı gerçekleşmişti…

BOP, ABD/AB işbirlikçisi Tunus, Cezayir, Yemen, Mısır gibi laik despot rejimleri devirmeyi değil aksine tahkim etmeyi ancak demokratik geçişle ömrünü uzatmayı hedefliyordu. Böylece radikalizm geriletilecekti. Oysa adını verdiğimiz ülkelerde devrim hareketleri BOP ile tezat biçimde rejimlerin devrilmesini hedeflediler.  

Ralph Peters’in Armed Forces Journal’de 1 Haziran 2006’da yayınladığı Türkiye’de ise BOP haritası olarak servis edilen harita resmi bir değeri yoktu. Peters “Blood borders” (Kan Sınırları) http://armedforcesjournal.com/blood-borders/ başlıklı makalesinde kişisel görüşlerini, önerilerini bir tavsiye olarak paylaşmıştı. Ancak makaledeki görüşler ve harita sanki resmî bir politika eseri imiş gibi yansıtıldı.

BOP baskısıyla Libya ve Suriye rejimleri 2004-2005 yıllarında zaten emperyalist baskılara boyun eğmiş, işbirliğini kabul etmişlerdi. Kaddafi bir diktatör olarak değil ideal bir partner olarak Avrupa'da dolaşıyor, Esed ise laik çağdaş aile modeliyle Suriye'nin aydınlık yüzü olarak takdim ediliyordu. ABD’nin ve AB’nin gerek Bin Ali ve Mübarek ya da Kaddafi ve Esed rejimini değiştirmek gibi reel bir hedefi hiç olmadı. BOP çerçevesinde Mübarek’in oğlu Âlaa, Kaddafi’nin oğlu Seyfullah aşamalı geçişin öznesi olarak siyasete hazırlanmaya başlamıştı. Genç Beşşar da rol model olarak Batı tarafından medyada cilalanıyordu. Paris’te ağırlanıyordu.

BOP, İslamcı radikalizmi gerileterek mevcut rejimler, liberal demokrasi ile güçlendirecekti, ancak Arap Baharı ile tersi oldu. Tunus, Mısır ve Yemen gibi Batı yanlısı rejimler darbe alırken radikal hareketler daha da güçlendi.

Rice 22 ülkenin sınırları değişecek dedi mi?

Peki, ulusalcı kompo teorisyenlerinin iddia ettiği gibi Bush döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı Condileeza Rice’a atfen dile getirilen Orta Doğu’da sınırların yeniden çizileceğini söylemiş miydi?

İlhan Uzgel’in de işaret ettiği gibi Condoleezza Rice "22 ülkenin sınırları değişecek" ‘demedi’ diyemezdi de. Çünkü o pozisyonda bir ABD yetkilisinin doğrudan kendi müttefiklerini hedef alacak böylesine bir açıklama yapmasının anlamı yoktu.

Condoleezza Rice 

Rice, 7 Ağustos 2003’ta Washington Post gazetesinde “Transforming the Middle East” (Orta Doğu’yu Dönüştürmek) başlıklı bir makale yayınladı.

İnternetten hala kolayca ulaşılabilecek makalenin hiçbir yerinde Rice sınırlardan, haritadan vs. söz etmiyor. 22 ülke demesinin sebebi de zaten Arap Birliği Örgütü üyelerini işaret etmesiydi. Dönüşümden kastı ise bu ülkelerde reform talebi ve daha fazla demokratikleşmeydi. Ama bu kadar kolay ulaşılabilir bir metne bakmak yerine, yıllar boyunca, kestirmeden ABD’nin Türkiye dahil 22 ülkeyi böleceğinin kanıtı olarak gösterildi bu yazı. Oysa, bu 22 ülkenin çoğu zaten ABD müttefiki ve bunlar arasında Cezayir, Tunus, Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkeler de var.

ABD’nin İran’a dokunmadan bu ülkeleri bölmek istemesinin hiçbir faydası olmayacağı gibi, bu kadar kapsamlı ölçekte bir harita çizme gücü de hiçbir zaman olmadı.

Rice şöyle yazıyordu:

Arap aydınları, Arap hükümetlerinden özgürlük açığını ele almalarını istedi. Bölgesel liderler, iç reformu, daha fazla siyasi katılımı, ekonomik açıklığı ve serbest ticareti savunan yeni bir Arap sözleşmesinden bahsetti. Fas'tan Basra Körfezi'ne kadar uluslar politik ve ekonomik açıklığa doğru gerçek adımlar atıyorlar. Birleşik Devletler bu adımları desteklemektedir ve bölgedeki dostlarımız ve müttefikleri ile daha fazlası için çalışacağız. 

(https://www.washingtonpost.com/archive/opinions/2003/08/07/transforming-the-middle-east/2a267aac-4136-45ad-972f-106ac91e5acd/ )

Rice'ın altını çizdiği husus ülkeleri bölmek, sınırları değiştirmek değil açıkça zaten müttefik olduğu rejimlerle beraber çalışmaktı. BOP’un amaçlarından biri de İsrail’i güvenli kılmaktı. Arap Baharı ile ortaya çıkan yeni demokratik Tunus ve Mısır hükümetleri ise İsrail karşıtı tutum sergilediler.

Arap ülkelerindeki halk ayaklanmaları, özelde ABD genelde ise Batı çıkarlarına aykırı bir tablo ortaya çıkarttığı için Batı ile uyumlu siyasal stratejiler yürüten Suudi Arabistan ve BAE, ABD ve İsrail ile koordineli olarak bir karşı-devrim süreci başlattılar.

Mısır tarihinin ilk ve son seçilmiş demokratik hükümetinin acemiliğinden de faydalanarak Türkiye’dek 28 Şubat sürecine benzer baskılama stratejisinin sonunda askeri darbe ile Mısır’daki Bahar’a son verdiler. Ardından Libya’da 2014’te Suudi-BAE destekli Hafter’in darbe girişimi ile iç savaş başlatıldı. Yemen’de ise Rusya-İran nüfuzuyla Libya’dakine benzer bir süreç yaşandı. Askeri darbe ülkeyi tümüyle ele geçiremeyince iç savaş çıktı. Suriye’de ise 2013’te ABD ile Rusya ülkedeki Esed statükosunda uzlaştı.  Dolayısıyla BOP’un içeriği ve hedefleriyle Arap isyanlarının içeriği ve sonuçları arasında bariz bir çelişki bulunmaktadır.

Elbette egemen devletler yaşanan sosyal gelişmeler karşısında elleri kolları bağlı oturmazlar. Olası toplumsal patlamaları ön gördüklerinden onları yönlendirmek ve ön alarak kendi çıkarlarına uyumlu bir kalıba sokmak için çalışırlar. BOP da bu sosyal patlama ihtimallerini bir tehdit olarak önceden analiz etmiş ve işbirlikçi rejimleri revize ederek ömürlerini uzatmayı hedeflemişti.

Fas ve Türkiye’nin BOP için model ülkeler seçilmesi bu yüzden önemliydi. Her iki ülke de rejimlerin korunduğu ama neo-liberal dünya sistemine entegre olabilen tecrübelerdi.

ABD ve AB'nin "Arap Baharı"na yönelik siyasetleri de isyanların önceden kurgulanmış olup BOP'un bir parçası olduğu iddiasını boşa çıkartıyor. Batılı devletlerin genel tavrının önce mevcut partner diktatörün konumunu kollayan ve halk hareketlerine sükunet tavsiye eden açıklamalarla başlayıp hareketlerin isyan ya da devrim sürecine dönüşmesiyle beraber güç dengesinin hangi taraftan yana değişeceğini izleyen bekle-gör politikasına geçmişlerdir. Gerek Tunus gerekse de Libya ve Mısır'da bunu gördük. BOP kapsamında demokratik dönüşüm öngörülen Körfez ülkelerinde ise, ABD sapasağlam biçimde rejimleri desteklemeye devam etmekte.

Şayet rüzgar muhaliflerden yana eserse de muhalifler arasında partner görülen liberal figür ve hareketlerin etkin olmasına çalışılmış böylelikle yeni dönemin de Batı yanlısı şekillenmesi hedeflenmiştir. Ancak gelişmeler istenen gibi olmamış, Tunus'ta Nahda İsrail ile normalleşmeyi reddetmiş, Libya'daki devrimci milisler ABD Büyükelçisini öldürecek kadar dik başlı çıkmıştır. Mısır'da Mursi hükümeti de Hamas ile ilişkilerini geliştirirken Suriyeli silahlı muhalif gruplar radikal İslamcı kimlikleriyle Esed'e tercih edilemez bir sonuç ortaya çıkarmışlardı.

BOP’un temel amaçları arasında 11 Eylül sonrası gerçekleşen Irak ve Afganistan işgalleri sonrası istikrarsızlaşan enerji hatlarının güvence altına alınması da bulunuyordu. Ancak Arap isyanları ABD ile uzlaşmayı kabul eden Kaddafi sonrası Libya’da iç savaş yaşanmasına yol açtı. Suriye iç savaşı da BOP’un hedeflerine aykırıydı. ABD şayet Suriye’yi ele geçirmek isteseydi aynen Irak ve Afganistan’da olduğu gibi işgal ederdi oysa bunu yapmadı zaten 2013’ten itibaren de Suriye, Rus-İran ve ABD bölgeleri şeklinde paylaştırıldı. Yani BOP’un tam aksine bölgede anti-demokratik cephe daha da derinleşti. Irak-Ürdün-Lübnan enerji hattı da güvensiz hale geldi. 

ABD'nin sanki yeryüzünün yegane Tanrısı imiş gibi herşeyi yönettiğine dair hastalıklı bir bilinçaltını da yansıtmaktadır. Oysa toplumsal hareketlerin kendilerine özgü dinamiklerini gözardı etmekte, insanın tarihin öznesi olduğu gerçeğini yadsımaktadır.  Arap ülkelerinde dün ve bugün yaşanan gelişmeleri gizemli komplolara, bir yerden basılan düğmeyle sokaklarda harekete geçen ve ölümü göze alan (!) insanlarla açıklamak yerine sosyolojik dengelerin kanunların işlediğini görmek gerek. Sokağın taleplerine empati yapmak, tarihsel bağlamı derinlemesine okumak, uluslararası ilişkilerin mantığını kavramak gerek. Halkların üzerine düşen güç orantısızlığının farkında olarak mümkün olduğunca dirençli kalmanın yollarını, yöntemlerini geliştirmektir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.