Ankara ve Kahire: Yeniden Şekillenen Orta Doğu’da Zorunlu Ortaklık
04.06.2026 - 13:03 | Son Güncellenme: 04.06.2026 - 13:21
Geçtiğimiz 4 Şubat’ta Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Kahire’deki İttihadiye Sarayı’nda kameraların karşısına geçti. Arkalarında savunma, yatırım, sağlık ve tarım alanlarında imzalanan bir dizi anlaşma ve mutabakat zaptı vardı. Önlerinde ise 2028’e kadar 15 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaşma hedefi duruyordu.
İki ülke arasındaki Stratejik İşbirliği Konseyi’nin ikinci zirvesi, yalnızca iki yıl önce başlayan diplomatik sürecin devamı değildi. Aynı zamanda ilişkilerin onarım aşamasını geride bıraktığını ve on yıl süren kopuş döneminden farklı, yeni bir yapının inşa edilmeye başlandığını gösteren bir ilandı.
İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü, bu tablonun ne anlama geldiğini anlamakta gecikmedi. 9 Şubat’ta araştırmacı Ofir Winter, İsrail’i Kahire ile Ankara’yı birbirine bağlayan tutkal olarak tanımladı. Bu ifade, İsrail’in tırmandırdığı politikaların bölgesel düzeyde kendisine karşı yeni hizalanmaları bizzat ürettiğine dair örtülü bir kabul niteliğindeydi.
Rekabetten pragmatizme
Şubat 2024’te Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2012’den bu yana ilk kez Mısır’ı ziyaret etti. Bu ziyaret, on yılı aşan siyasi ve diplomatik kopuşun sona ermesi olarak değerlendirildi.
O yıllarda Ankara, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’ye muhalif isimlere ev sahipliği yapıyordu. Kahire ise Türkiye’nin rolünü kendi iç işlerine müdahale olarak görüyordu. Bu gerilim bir gecede ortadan kalkmadı. Ancak daha acil siyasi dengeler ve ekonomik çıkarlar nedeniyle yeniden çerçevelendi.
Ekonomik baskı, bu sürecin en önemli itici güçlerinden biri oldu. Zira iki taraf da son yıllarda ağır mali krizlerden geçtiğini iyi biliyor. Daha önemlisi, siyasi anlaşmazlıklara rağmen ticari ilişkiler hiçbir zaman tamamen kesilmedi. Aksine sessiz biçimde büyüdü. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2020’de 4,9 milyar dolarken 2025’te yaklaşık 6,8 milyar dolara yükseldi.
Gözden Kaçmasın
Son zirvede ise iki lider, ticaret hacmini 2028’e kadar 15 milyar dolara çıkarma niyetlerini açıkladı. Bu hedef, 2025’te yaklaşık 9 milyar dolar seviyesinde bulunan ticaret hacmine kıyasla oldukça iddialı bir hedef olarak öne çıktı.
Ancak bu dönemi farklı kılan asıl unsur yalnızca ekonomi değil. Orta Doğu’da güvenlik alanında yaşanan gelişmeler, bu yakınlaşmanın ana eksenlerinden biri haline geldi.
Ortaklık fabrikalarda kuruluyor
Stratejik İşbirliği Konseyi’nin ikinci zirvesi hemen ertesi günü Mısır, Türk şirketleriyle insansız hava araçları üretimi ve Mısır ordusu için uzun menzilli topçu mühimmatı üretecek bir tesisin kurulmasına yönelik anlaşmalar imzaladı. Buna Türkiye’nin TOLGA hava savunma sisteminin ihracatını da içeren askeri anlaşmalar eklendi.
Savunma anlaşmasının değeri yaklaşık 350 milyon dolara ulaştı. Anlaşma, Türkiye Makine ve Kimya Endüstrisi ile Mısır Savunma Bakanlığı arasında imzalandı.
Burada asıl dikkat çeken nokta yalnızca rakamlar değil, anlaşmanın niteliği. Türkiye’nin savunma sanayisindeki en önemli şirketlerinden ASELSAN, Mısır’da Aselsan Egypt adıyla bölgesel temsilcilik ofisi açtığını duyurdu. Şirketin genel müdürü bu adımı, Mısırlı ortaklara doğrudan hizmet sunma ve ülkede kalıcı bir varlık oluşturma açısından yeni bir sayfa olarak nitelendirdi.
Daha geniş bir çerçevede bakıldığında, Mısır’ın Türkiye ile savunma alanındaki ortaklıkları insansız hava araçları, botlar ve mühimmatları da kapsıyor. Bu tablo, yalnızca ithalata dayalı bir modelden ziyade savunma sanayisinin yerlileştirilmesine yönelik daha kapsamlı bir yönelimi gösteriyor.
Bu, sıradan bir silah anlaşması değil, gerçek anlamda teknolojik bir yerlileştirme hamlesi. Mısır, Türkiye’nin askeri teknoloji birikiminin aktarımından faydalanacak. Motor alanındaki işbirliği ise ileride KAAN savaş uçağı için Mısır-Türkiye ortak teknolojisine dayalı bir motor üretiminin önünü açabilir. Bu da iki ülkenin bu işbirliğinden büyük ölçüde yararlanmasını sağlayabilir.
İsrail, yakınlaşmayı hızlandırdı
İsrail medyasında ve siyasi çevrelerinde Türk ordusunun gücüne ilişkin uyarılar giderek arttı. Bazı değerlendirmelerde Türkiye’nin İsrail açısından İran’dan bile daha büyük bir tehdit oluşturabileceği ileri sürüldü.
Öte yandan İsrail’de, Mısır ordusunun artan gücüne dair kaygılar da gündeme geldi. Bu kaygılar, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Knesset’te kapalı bir oturumda yaptığı açıklamalara dayandırıldı.
Netanyahu’nun bu oturumda Mısır’daki askeri gelişmelerin izlenmesi ve bölgesel güç dengesinde muhtemel bir bozulmanın engellenmesi gerektiğini söylediği aktarıldı.
İsrail’in Türkiye - Mısır yakınlaşmasından duyduğu endişe, Tel Aviv’in gördüğü tablo dikkate alındığında anlaşılabilir. Birkaç yıl öncesine kadar birbirine karşıt konumlarda duran iki ülke, bugün yalnızca ilişkileri normalleştirmekle kalmıyor, bundan daha hızlı ve kapsamlı bir yakınlaşma sürecine giriyor.
İsrail’in en önemli kaygılarından biri, bu eksenin kalıcı hale gelmesi durumunda İran eksenine kıyasla daha geniş bir siyasi etki alanına sahip olabilmesi. Çünkü Ankara ve Kahire, Trump yönetimi döneminde Washington ile olumlu ilişkilere sahip. Tahran ise bunun tam tersi bir konumda duruyor.
Bu, çoğu analizde gözden kaçırılan temel bir nokta. Türkiye ve Mısır, İsrail ile savaş halinde değil ve böyle bir arayış içinde de değiller. Ancak iki ülke, bölgesel denklemlerde gerçek bir ağırlığa sahip olmak istiyor. Tel Aviv’i asıl endişelendiren nokta da tam olarak bu.
Libya: Kaybolmayan anlaşmazlık
Libya, Türkiye ve Mısır arasındaki yeni ortaklığın en zorlu sınavını oluşturuyor. Bu saha, yakınlaşmanın kararlılıkla değil, dikkatli bir yönetimle ilerlediğini gösteriyor.
Ankara ve Kahire yıllar boyunca Libya’da fiilen karşıt pozisyonlarda yer aldı. Türkiye, 2019’da imzalanan güvenlik ve deniz yetki alanları anlaşması çerçevesinde Trablus’u destekledi. Mısır ise emekli General Halife Hafter’e bağlı doğu kampının yanında durdu.
Bu anlaşmazlık hala varlığını koruyor. Ancak kullanılan araçlar değişmiş durumda.
Eylül 2025’te Mısır, Birleşmiş Milletler’e bir nota sunarak Libya’nın ilan ettiği deniz sınırlarına itiraz etti. Kahire, bu sınırların Mısır’ın batı sınırlarıyla çakıştığını savundu. Ayrıca Libya Ulusal Petrol Kurumu ile Türkiye Petrolleri arasında Haziran 2025’te imzalanan mutabakat zaptını açıkça reddetti ve bu anlaşmanın hukuken geçersiz olduğunu belirtti.
Tablodaki en dikkat çekici unsur ise Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi’nin tavrındaki değişim oldu. Daha önce Ankara ile 2019’da imzalanan anlaşmaya tarihsel olarak karşı çıkan bu yapı, 2025 ortalarından itibaren Türkiye’nin Hafter ile ilişkilerini açık biçimde genişletmesiyle birlikte tutumunu yeniden değerlendirmeye başladı.
Bu durum anlaşmazlığın çözüldüğü anlamına gelmiyor. Ancak ihtilafın yönetilme biçiminde bir değişime işaret ediyor. Açık çatışmanın yerini uluslararası hukuk ve diplomasi üzerinden yürütülen daha sessiz bir rekabet alıyor.
Daha geniş bir ittifak şekilleniyor
Kahire ve Ankara, ilişkilerini boşlukta geliştirmiyor. Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye, Pakistan ve Katar ile birlikte Foreign Policy dergisinin İslami ittifak olarak tanımladığı bir hattın öncülüğünü yapıyor. Bu ittifakın çıkarları ve bölgesel güç dengesine bakışı, İsrail’in başını çektiği ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni de içine alan diğer eksenin vizyonu ve çıkarlarıyla çelişiyor. Bu da iki eksen arasında yeni bir rekabet doğuruyor.
Türkiye’nin Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan ile ortak bir güvenlik işbirliği çerçevesi oluşturma girişimi, bölgede ortak bir farkındalığı yansıtıyor. Bu farkındalığa göre, ABD’ye bütünüyle yaslanmak artık yeterli değil.
Türkiye Dışişleri Bakanı bu durumu şu sözlerle özetledi: Ya bölge ülkeleri birleşir ve sorunlarını kendi başlarına çözmeyi öğrenir ya da dışarıdan bir güç gelir ve kendi çıkarlarına hizmet eden çözümleri bölgeye dayatır.
Bu koordinasyonun en dikkat çekici sınavı, İsrail ve ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş sırasında yaşandı. Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, Cumhurbaşkanı Sisi’nin Orta Doğu’da gerilimi düşürme talimatları doğrultusunda İran, Türkiye, Katar ve Ummanlı mevkidaşlarıyla yoğun telefon görüşmeleri yaptı. Abdulati ayrıca ABD’li temsilci Witkoff ile de temaslarda bulundu.
Geçtiğimiz mayıs ayında ise Mısır Dışişleri Bakanı CNN’e yaptığı açıklamada, Mısır’ın saldırmazlık, egemenliğe saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerine dayalı yeni bir bölgesel güvenlik sistemi kurmayı hedeflediğini söyledi. Bakan, son gerilimlerin ardından İran ile Körfez ülkeleri arasında güvenin yeniden tesis edilmesi gerektiğine de dikkat çekti.
Ortaklığın sınırları
Bu yakınlaşmanın dikkate alınması gereken net bir sınırı var.
Mısır ve Türkiye, kendi çıkarları ve bağımsız hedefleri olan iki devlet. Merkezi bir liderliğe sahip ortak bir ittifakın iki parçası değiller. Libya ve Doğu Akdeniz konusundaki anlaşmazlıklar henüz çözülmüş değil. Deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmaları değiştirme çabaları bile açık bir yüzleşme olmadan, derin bir sessizlik içinde yürütülüyor.
Askeri işbirliği ne kadar ilerlerse ilerlesin, iki ordu arasındaki kurumsal güvenin sınırlarıyla bağlı kalacak. Çünkü her iki ordu da kararlarında mutlak bağımsızlığa alışmış yapılar olarak öne çıkıyor.
Türkiye - Mısır ortaklığı ortak bir vizyondan ya da ideolojik bir dönüşümden doğmadı. Bu yakınlaşma, Kahire ve Ankara’nın kendilerini de doğrudan etkileyen ortak tehditler karşısında birleşik bir cepheye ihtiyaç duyduğunu görmesiyle ortaya çıktı.
Bu baskı devam ederse, ki tüm işaretler devam edeceğini gösteriyor, ortaklık daha da derinleşecek. Bunun nedeni iki ülkenin bunu mutlaka istemesi değil, içinde bulunulan dönemin onlara başka bir seçenek bırakmaması.