8 Aralık’ın Birinci Yıldönümünde Suriye: İçeride ve Dışarıdaki Dengeler
08.12.2025 - 17:05 | Son Güncellenme: 08.12.2025 - 17:19
Suriye’de 1963’te iktidara gelen Baas Partisi, son 55 senesi baba-oğul Esad’lar dönemi olmak üzere, 61 sene boyunca ülkeyi yönetti. Ancak 2011’de başlayan iç savaş yılları, bölgedeki pek çok diğer Arap “cumhuriyeti”nin yanında Suriye’de de dengeleri kökünden değiştirdi. Nihayetinde 14 sene boyunca gerçekleşmeyen, engellenen, ertelenen son vuku buldu ve 14 yıl içinde mümkün olmayan şey, 2024 yılı biterken 14 günden kısa süre içinde gerçekleşti. Sonunda iç ve dış parametrelerin ve güç odaklarının zorlamasıyla kaçınılmaz son 8 Aralık 2024’te yaşandı: “Doktor gitti!”
Doktor Beşşar Esad, gençliğinde öğrenim görüp göz hekimliği yaptığı ve mutlu olduğu İngiltere’ye gitmedi bu sefer, Hmeymim’den bir Rus uçağına binerek, iç savaşta koltuğunu borçlu olduğu iki dış müttefikinden Moskova’ya kaçtı. Liderlerinin kaçmasının ardından –hatta bundan da önce- direnme kapasitesi tükenmiş olan Baas rejimi de çöktü ve HTŞ ile müttefikleri ülkeyi kontrol altına aldı.
Geçtiğimiz sene 8 Aralık’ın hemen birkaç gün sonrasında kaleme aldığım bir analiz yazısında, HTŞ’nin Şam’da yeni dönemi oluştururken karşı karşıya kalması muhtemel iç ve dış parametreleri değerlendirmiş ve bir gelecek projeksiyonu sunmuştum. Bugün o yazının da bir sene sonrasında, bu parametreler üzerinden geçmiş bir yılın değerlendirmesini sunmaya gayret edeceğim.
İç cephedeki değişim: Kırılgan ve tehlikeli etnik-mezhepsel fay hatları
Esad sonrası Suriye’nin iç politikası, özellikle ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt ve Sünni Arap güçleri arasındaki yeni rekabet ekseninde ve azınlıkların geleceği etrafında şekillendi. İç savaş sırasında da sıklıkla karşı karşıya gelen Türkiye destekli Araplarla Kürtler arasındaki mücadelenin yanında, ülkedeki Alevî ve Dürzî azınlıkla Şam yönetiminin yaşadığı sorunlar da 8 Aralık sonrasına doğrudan etki eden faktörler arasında.
Sünni Arap güçlerin yükselişi ve Kürtlerin talepleri
Gözden Kaçmasın
Rejimin boşalttığı alan büyük ölçüde Sünni Arap silahlı gruplarca, Kasım 2024 sonrası dönemde bilhassa Türkiye destekli Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve Suriye Milli Ordusu (SMO) tarafından dolduruldu. Bu durum, Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG/YPG) için ciddi bir toprak kaybı anlamına geliyordu. Aralık 2024’te Münbiç’in SMO kontrolüne geçmesi, ardından Rakka ve Deyrizor kırsalının yerel Arap unsurlar ve HTŞ tarafından ele geçirilmesi, Kürtlerin federatif çözüm talebindeki etki alanını daraltan kilit gelişmeler oldu. SDG/YPG ise bunun üzerine, zorunlu olarak ana Kürt nüfusun yoğunlaştığı kuzeydoğuya çekilerek bir konsolidasyon stratejisi izledi.
Bu gerginliğin ortasında ABD’nin araya girmesiyle, 10 Mart 2025’te Cumhurbaşkanı el-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında imzalanan çerçeve anlaşmayla, kuzeydoğu Suriye’deki stratejik tesisler ile silahlı güçlerin Şam kontrolüne devredilmesi konusunda uzlaşıya varıldı. Gelinen aşamada SDG/YPG’nin 15 senedir kontrol ettiği sahada federasyon talepleriyle, Türkiye ve Şam yönetiminin tam merkeziyetçi devlet kurma talebi arasına sıkışan iç denge, Suriye’deki en ciddi ihtilaf sahası olarak belirmiş durumda. ABD’nin çelişkili mesajları son dönemde Şam’ı daha fazla gözetse de kolay uzlaşıya varılması, varılsa bile bunun uzun ömürlü olması şaşırtıcı olacak.
Nusayrîlerin ve Dürzîlerin statüsü
HTŞ liderliği ve yeni Şam yönetimi, kendi içindeki radikal unsurların rövanşist arzularını zaman zaman dizginlemekte zorlansa da, kitlesel bir mezhep çatışmasını tetiklemekten kaçınarak pragmatik bir yol izledi. Yeni Şam yönetimince alınan kararlar, Baas Partisi’nin siyasi ve askerî elitini hedef aldı, ancak Nusayrî (Alevî) toplumunun genelini kapsayan geniş çaplı bir tasfiye operasyonundan kaçınılması, ülkenin yeni bir kanlı iç savaşa sürüklenmesini önledi. Öte yandan, Alevî toplumunun Kürtler ve Dürzîlere nazaran en dezavantajlı yönü, yabacı bir ülkenin himayesinden uzakta ve kaderinin büyük ölçüde Şam’daki yönetimin hamlelerine bağlı olması. Bu da Baas döneminde yaşanan katliam ve işkencelerin rövanşının alınması yönündeki çağrıları da bundan kaynaklanan korkuları da besliyor; nitekim Baas’ın Suriye toplumuna yaptığı en büyük kötülüklerinden biri de arkasında Alevî toplumuna bıraktığı bu sorunlu miras olsa gerek.
Güneyde ise Dürzîler, İsrail’in 2025 yılı başından beri Dürzî toplumunun dinî liderleri üzerinden nüfuz kurma çabalarının ve HTŞ’nin bölgeye girmemesi yönündeki örtülü anlaşmaların gölgesinde özerk statülerini korudu. Her ne kadar bu büyük oranda İsrail’in saha operasyonlarına ve Şam’ı bombalamasına bağlı olsa da, Dürzîlerin tedirginlikleri ve özerklik realitesini kaybetmeme arzusu yeni dönemi şekillendirecek. Ancak Şam’daki el-Şara yönetiminin eli dışarıda güçlendikçe ve Suriye’deki İsrail nüfuzu tökezlemeye başladıkça, Dürzîlerin bu dönemdeki kazanımlarını korumaları da güçleşmeye başlayabilir.

HTŞ’nin siyasi dönüşümü ve iç gerilimler
HTŞ lideri Ebu Muhammed el-Colanî, 8 Aralık’tan sonra kendisini doğrudan Geçiş Hükümeti’nde konumlandırmak yerine, arkasındaki siyasi gücü temsil eden teknokrat ağırlıklı bir “Suriye Geçiş Konseyi” kurulmasına destek verdi. 2025 yılı başından itibaren HTŞ’nin kendi içindeki ve müttefiklerindeki radikal yabancı savaşçı gruplara karşı başlattığı tasfiye operasyonları, el-Şara’nın uluslararası alana “dönüşüm” mesajı verme amacını taşısa da, son bir senedeki kendisine yönelik suikast girişimleri (ve İsrail’in suikast tehditleri), bu sürecin kırılganlığını ortaya koydu.
HTŞ’nin kendi içindeki radikal kanatların Şara’nın iç ve dış siyasetine yönelik eleştirilerinin yanında, örgütün radikal mensuplarının benzer bir tabanı ve ideolojik arka planı paylaştığı IŞİD’in uykudaki hücreleri ve taşradaki varlığı da bu sürecin çok kolay olmayabileceğine dair endişeleri arttırıyor. Anayasa hazırlama sürecinin yavaş ilerlemesi de bu endişeleri daha da derinleştiriyor.
Dış siyaset sahnesi: Suriye’de nüfuz alanları ve stratejik diplomasi
Baas sonrası dönemde Suriye, tek bir merkezî otorite yerine, büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin doğrudan askerî kontrolleri veya vekil güçler aracılığıyla domine ettiği de facto nüfuz alanlarına ayrılmış, tehlikeli bir bölünmüşlüğün içine düştü. Suriye’nin dış siyaseti büyük ölçüde bu alanların güvenliği ve diplomatik statüsüyle ilgili pazarlıklar üzerinden yürütüldü.
Türkiye eksenli kuzey alanı ve güvenlik/istikrar anlaşmaları
Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki en kararlı dış aktör olarak, iç savaş yıllarında SMO üzerinden elde ettiği askeri kazanımları, kalıcı bir yönetim yapısı kurma ve bölgesel diplomasi yoluyla güvence altına alma yoluna gitti. Ankara, SMO’nun yanı sıra son yıllarda İdlib’de el-Şara ve HTŞ ile kurduğu ilişkileri, Türk yetkililerin de açıkça ifade ettiği üzere, 8 Aralık sonrası Şam’ı ziyaret eden ilk üst düzey yetkililerin mensup olduğu ülke olarak da teyit edip gösterdi.
Türkiye, Afrin, Azez, Cerablus, el-Bab ve Münbiç’i kapsayan alanda idari ve askerî kontrolünü son bir yılda pekiştirdi. 2025'te ABD ile Kuzeydoğu Suriye’deki gerilimi düşürmek üzere teknik görüşmelere başlanması, Ankara'nın, YPG'ye yönelik operasyon tehdidini masada tutarak diplomatik sonuç alma stratejisinin bir parçasıydı. Türkiye, kontrolü altındaki bölgelerde sivil hizmet entegrasyonunu sürdürerek, de facto bir yönetim yapısı oluşturdu. Ankara ayrıca, el-Şara ve yönetiminin Arap ve Batılı ülkeler nezdinde meşruiyet kazanması için aktif lobi faaliyetleri yürüttü ve HTŞ'nin dönüşümüne dair bir nevi garantör rolü üstlendi. Bu açıdan sahada kontrol ettiği alanlar, YPG varlığına karşı Şam ile birlikte mücadele etme ve ABD’yi de buna ikna etme hedefleriyle, Türkiye yeni Suriye’deki en etkili aktörlerin başına geliyor.
Rusya ve ABD: Askeri üsler üzerinden statükoyu koruma
ABD ve Rusya, Baas rejiminin çöküşüne rağmen Suriye’deki askeri ayak izlerini koruma konusunda pragmatik bir paralellik sergilediler. Her ikisi de, yeni hükümeti tanımaktan çok, kendi kalıcı askerî çıkarlarını ve vekil güçlerini güvence altına alan anlaşmalara odaklandı.
Rusya, Tartus Deniz Üssü ve Hmeymim Hava Üssü’nün statüsünü korumak için, Esad’ın devrilmesinin hemen ardından Geçiş Konseyi ile hızlıca karşılıklı güvenlik protokolleri imzaladı. Bu anlaşmalar, Rusya’nın askerî varlığının dokunulmazlığını garanti ederek, Moskova’nın Sovyet döneminden beri süregelen Akdeniz ve Ortadoğu’daki jeopolitik etkisinin sürekliliğini sağladı.
Rejimin düşüşü, Rusların artık Soğuk Savaş’tan beri süregelen eski müşterisinin sonsuza kadar hâmisi olmayacağını, aksine ayrıcalıklar ve soğukkanlı bir bakış açısıyla ölçtükleri yeni çıkarlarının koruyucuları olduğunu açıkça ortaya koydu. Nitekim Ahmed el-Şara’nın Ekim 2025’teki Moskova ziyareti, hem Rusya’nın Suriye’deki çıkarlarını sürdüreceğini teyit etti, hem de Şara’ya aradığı uluslararası meşruiyeti kritik bir uluslararası güç merkezinden bulmasını sağladı.
Yeni Suriye’de en etkili olan ülkelerin başında ise ABD geliyor. ABD, bir yandan Şam yönetimiyle ilişkilerini sıkı tutarken, diğer yandan da Fırat’ın doğusundaki petrol sahaları ve Haseke civarındaki üsleri koruyarak, YPG/SDG ile olan askeri ortaklık anlaşmasını sürdürmeyi bildi. Washington, başlarda HTŞ liderliğiyle temasta kalarak örgütün dönüşümü için baskı yapmayı sürdürdü, ancak bu yeni yönetim üzerinden bölgedeki İran ve Rusya nüfuzunu dengeleme stratejisinden vazgeçmedi.
Neticede el-Şara Eylül 2025 sonunda New York’ta BM Genel Kurulu’na katılıp konuştu, ardından da Kremlin’den döndükten birkaç hafta sonra Beyaz Saray’da Trump ile görüşüp istediği meşruiyeti aldı. ABD iki tecrübeli temsilcisi, Steve Witkoff ve Tom Barrack üzerinden Suriye’yi İsrail ile uzlaştırmak ve YPG’yi yeni yönetime entegre etmek için yoğun bir çaba içerisinde ve bunda bir ölçüde başarılı da olabildi.
İsrail eksenli güney alanı ve askerî baskı diplomasisi
İsrail, Suriye’deki rejim değişikliğini, İran’ın Irak-Suriye üzerinden kendi sınırlarına ve Akdeniz’e erişen 2003-2024 arasındaki askerî altyapısını bölgeden temizleme ve kendi güvenlik çevresini derinleştirme fırsatı olarak kullandı. Aralık 2024’te İsrail Silahlı Kuvvetleri'nin Golan Tepeleri’nin yanında Şeyh (Hermon) Dağı'nın Suriye tarafını da kontrol altına alması, Şam’a yönelik stratejik baskıyı kalıcı hale getirdi. Bu hamle ve 8 Aralık’tan hemen sonra yüzlerce askerî ve stratejik noktayı pervasızca vurması, İsrail'in askerî gücünü gerektiğinde diplomatik bir baskı aracı olarak da kullandığını gösterdi.
Golan Tepeleri üzerindeki işgali genişletme ve Suriye Dürzîlerini himaye etme söylemlerini bu askerî baskıyla birleştirmesi, Suriye’nin hava sahasını da İsrail’in kontrol ettiği ve İran’ı bölgeden tardettiği bir statüko ortaya çıkardı. Bizzat el-Şara’nın sözleriyle, son bir sene içinde İsrail Suriye’de 1000’den fazla hava ve 400 kadar kara saldırısında bulundu ki bu herhangi bir ülke için sürdürülebilir bir işgal ve baskı realitesi değil.
İran ekseni, lojistik hattının kesilmesi ve Arap Dünyası’yla yeniden entegrasyon
ABD-İsrail ikilisi ve Türkiye ile Körfez Araplarının örtüşen bölgesel çıkarları, Esad’ın düşüşüyle birlikte, yaklaşık yarım asrı bulan İran-Suriye-Lübnan ekseninin kesilmesiyle, İran'ın bölgedeki askerî ve lojistik kabiliyetini felce uğrattı. Aralık 2024 itibarıyla İran destekli milislerin büyük şehirlerden çekilmesi, Tahran'ı askeri müdahale yerine “yumuşak güç” stratejisine itti. İran, Şubat 2025’ten itibaren Şii topluluklar ve ekonomik kanallar üzerinden Suriye'deki etkisini sürdürmeye çalıştı. Öte yandan şu an için oldukça uzak bir ihtimal gibi görünse de bir zaman sonra İsrail’in aşırı saldırgan tavrı sürdükçe, Şam-Tahran arasında İsrail karşıtlığında sınırlı bir işbirliği görmek çok da şaşırtıcı olmayacak.
Öte yandan, 2011’de başlayan iç savaşta silahlı muhalefete yoğun askerî ve parasal destek veren Suudi Arabistan ve BAE, 8 Aralık sonrasında İran etkisini kırmak için hızla yeni Şam yönetimine yakınlaştı. Bu açıdan el-Şara’nın ilk yurtdışı ziyaretini Riyad’a gerçekleştirip (ikincisini Ankara’ya yaptı) derinlemesine işbirliği kurması ve ABD Başkanı Trump ile de burada ilk kez görüşmesi önemli adımlar oldu. Bu süreçte Arap Birliği’nin yeni Şam yönetimini tanıması, Suriye’nin uluslararası arenada bölgesel meşruiyet kazandığı anlamına geliyordu. Bunu takiben Nisan 2025’te Riyad’dan gelen büyük ölçekli yeniden inşa taahhüdü, Suriye’yi Arap eksenine çekme sürecinin en somut ekonomik göstergesi oldu. Ayrıca Baas zamanında Arap Dünyası’yla yaşanan sorunlu ilişkiler de el-Şara ile birlikte büyük ölçüde geride bırakıldı.
Suriye’nin son bir senesi: Parçalanmış bir geçiş ve kırılgan statüko
Suriye'nin Baas sonrası ilk yılı, dış aktörlerin nüfuz alanları üzerinden yönetilen, parçalanmış ancak istikrarsız bir statükonun kurulduğu bir dönem oldu. Dış siyaset, merkezî bir hükümetin kararlarından ziyade, Türkiye-Körfez-ABD-İsrail-Rusya arasındaki askerî-diplomatik denge oyunları ile şekillendi. Suriye, Arap dünyasıyla entegrasyon yolunda önemli adımlar atmış olsa da, HTŞ’nin dönüşümünün kalıcılığı ve Batılı ülkelerin (ABD ve AB) yeni Şam yönetimine tam tanıma ve yeniden inşa desteği verip vermeyeceği, ülkenin uluslararası alandaki geleceğini belirleyen en kritik diplomatik ve ekonomik düğümler olarak kalmaya devam edecek. Bu süreçte YPG’ye karşı Şam-Ankara ortak operasyonları ve İsrail’in Şam üzerindeki baskısının yanında, ekonomik yeniden toparlanma zorlukları en ciddi sorunlar olarak önümüzde duruyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.