250 Yıllık Strateji: ABD Dış Politikasının Genetiğinde Ne Var?

ABD dış politikasının 250 yıllık çizgisini değerlendiren John Mearsheimer, Washington’un özgürlük söylemi ile güç siyaseti arasında kurduğu tarihi dengeyi yeniden tartışmaya açtı. Bağımsızlık Bildirgesi’nden Çin rekabetine uzanan bu çerçeve, ABD’nin küresel rolüne dair ezberleri sarsan sorular ortaya koyuyor.
250 Yıllık Strateji ABD Dış Politikasının Genetiğinde Ne Var

12.03.2026 - 11:39  |  Son Güncellenme:  17.04.2026 - 15:52

ABD’li siyaset bilimci John Mearsheimer, 3 Mart’ta Chicago Üniversitesi Graham Okulu’nun kürsüsünde konuşma yaptı. 

Mearsheimer burada yalnızca akademik bir konferans vermedi, aynı zamanda ABD dış politikasının 250 yıllık seyrine dair kapsamlı bir değerlendirme sundu. 

Dünyanın önde gelen uluslararası ilişkiler teorisyenlerinden biri ve büyük güç siyasetini anlama biçimimizi değiştiren “saldırgan realizm” teorisinin sahibi olan Mearsheimer, ABD’nin bağımsızlık ilanının 250. yıl dönümü yaklaşırken bu tarihi anı seçerek, ülkenin gücü ve geleceği hakkında temel sorular ortaya koydu.

John Mearsheimer
John Mearsheimer

Mearsheimer sıradan bir düşünür değil. 40 yılı aşkın süredir Chicago Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında profesör olarak görev yapıyor. 

ABD siyaset biliminin en yüksek onurlarından biri olan James Madison Ödülü’nün de sahibi.  

Aynı zamanda birçok dile çevrilen ve dünyanın saygın üniversitelerinde temel başvuru kaynaklarından biri haline gelen “Büyük Güç Siyasetinin Trajedisi” adlı kitabın yazarı. 

2001 yılında yayımlanan bu eserinde geliştirdiği saldırgan realizm teorisi çerçevesinde Mearsheimer, Çin’in yükselişinin büyük olasılıkla ABD ile bir çatışmaya yol açacağını savunuyor. 

Bağımsızlık Bildirgesi: Liberal bir belge mi, ulusal bir plan mı? 

Mearsheimer konuşmasına pek çok kişinin beklemeyeceği bir noktadan başladı: Bağımsızlık Bildirgesi’nin kendisi. 

Onun yorumuna göre bu belge yalnızca “bütün insanların eşit yaratıldığı” fikrini dile getiren liberal bir haklar bildirgesi değil. Mearsheimer, metinde derin bir ideolojik ikilik bulunduğunu ileri sürdü. 

Ona göre bildirge bir yandan insan haklarının evrenselliğini savunan liberal bir dil kullanırken, diğer yandan egemenliğini güvence altına almak ve nüfuzunu genişletmek isteyen ABD ulus devletinin temellerini atan katı bir ulusal perspektifi barındırıyor. 

Bu ikilik geçici bir fikir çatışması değil, iki buçuk yüzyıldır ABD dış politikasını şekillendiren temel genetik yapı.  

ABD bir eliyle özgürlük ve demokrasiyi savunurken, diğer eliyle ulusal çıkarlarını acımasızca koruyor.  

Mearsheimer, bu yapısal gerilimi anlamadan ABD’nin küresel davranışlarını çözmeye çalışan herkesin sürekli yanlış sonuçlara varacağının altını çiziyor. 

“Manifest Destiny” (Açık Kader): İdeolojiden çok strateji 

Mearsheimer konuşmasında, genellikle ABD’nin kıta boyunca özgürlüğü yayma misyonu olarak anlatılan “Manifest Destiny” (Açık Kader) kavramına da değindi. 

Ancak onun okumasına göre ideolojik söylemin ardında çok daha somut bir gerçek yatıyor: ABD’nin genişlemesi esasen güvenlik, kaynak ve güç elde etmeye yönelik stratejik bir projeydi.  

Hatta batıya doğru genişleme konusunda İngiltere ile yaşanan gerilimin, ABD Devrimi’nin gerçek nedenlerinden biri olduğunu vurguladı. 

Louisiana’nın satın alınmasından Teksas ve Kaliforniya’nın ilhakına, Alaska’nın elde edilmesinden Karayipler’de kurulan hakimiyete kadar, ABD ideallerden ziyade güç mantığına dayalı bir toprak imparatorluğu kurdu.  

Bu çarpıcı realist yorum, ABD resmi anlatısının “medeniyetin yayılması” olarak sunduğu yayılmacı süreci farklı bir çerçeveye yerleştiriyor: Toprak hegemonyası için verilen yoğun bir güç mücadelesi. 

İç Savaş: Gerçek Kuruluş Anı 

ABD İç Savaşı (1861–1865) hakkında ortaya koyduğu en dikkat çekici tezlerden birinde Mearsheimer, bu savaşın yalnızca kölelik ya da eyalet hakları etrafında dönen bir çatışma olmadığını savundu. 

Ona göre bu savaş, ABD’nin farklı eyaletlerden oluşan kırılgan bir birlik olarak kalıp kalmayacağını ya da uluslararası rekabete girebilecek birleşik bir ulus-devlete dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyen tarihi dönüm noktasıydı.  

Kuzey’in zaferi, Batı Yarımküre’nin birbirleriyle rekabet eden güçlere bölünmesini engelledi ve ABD’nin önce bölgesel, ardından küresel bir güç olarak yükselişinin temelini attı.  

Bölgesel hegemonya mümkün, küresel hegemonya ise bir yanılsama 

Mearsheimer burada en önemli teorik ayrımlarından birini ortaya koydu, yani bölgesel hegemonya ile küresel hegemonya arasındaki fark. 

Ona göre küresel hegemonya pratikte mümkün değil. Coğrafi ve lojistik sınırlamalar, özellikle de doğal bariyerler oluşturan okyanuslar, herhangi bir gücün tüm dünyayı kontrol etmesini engelliyor. 

ABD’nin yaptığı ise farklı bir strateji izlemek oldu. Batı Yarımküre’de ezici bir bölgesel hegemonya elde etti ve ardından bu avantajlı konumu, Avrupa veya Asya’da başka bir gücün benzer bir bölgesel hegemonya kurmasını engellemek için kullandı.

ABD Dış Politikasının Genetiğinde Ne Var?

Mearsheimer’a göre Monroe Doktrini yalnızca siyasi bir deklarasyon değildi. Aksine, rakip büyük güçleri Batı Yarımküre’den uzak tutmayı amaçlayan uzun vadeli bir stratejinin temel taşıydı.  

Farklı biçimlerde yeniden yorumlansa da, bu yaklaşım ABD dış politikasını bugün bile şekillendirmeyi sürdürüyor. 

Dünya savaşları: Kanın pragmatiği 

Mearsheimer’ın konuşmasındaki en tartışmalı bölümlerden biri, ABD’nin iki dünya savaşındaki tutumuna ilişkin değerlendirmesiydi. 

Ona göre ABD’nin her iki savaşa da geç katılması bir tereddüt ya da izolasyonculuk göstergesi değildi, aksine soğukkanlı şekilde pragmatik bir hesaplamanın sonucuydu. 

Strateji basitti: diğer güçlerin savaşın kanlı bedelini ödemesine izin vermek, ardından kritik anda devreye girerek dengeleri değiştirmek ve savaş sonrası düzeni şekillendirmek. 

Sovyetler ve Avrupa ülkelerinin ödediği devasa bedel olan on milyonlarca can kaybı, ABD’nin savaşa daha geç ama belirleyici şekilde dahil olmasını mümkün kıldı. Böylece ABD, iki savaşın sonunda ortaya çıkan uluslararası düzenin baskın gücü olarak sahneden çıktı. 

Bu yorum, ABD müdahalesini "dünyayı kurtarmak için yapılan asil bir fedakarlık" olarak tasvir eden resmi ABD anlatısıyla temelden çelişiyor. 

Soğuk Savaş: Önce güvenlik, sonra ideoloji 

Mearsheimer Soğuk Savaş’ı da benzer bir realist perspektifle değerlendirdi. Ona göre ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki çatışma, kapitalizm ve komünizm arasındaki ideolojik rekabetten değil, güvenlik ve güç dengesi hesaplarıyla ilgiliydi. 

Başka bir ifadeyle ABD, Sovyetler Birliği’yle komünist olduğu için değil, Avrupa ve Asya’da bölgesel hegemonya kurma potansiyeli taşıdığı için karşı karşıya geldi. Bu da hiçbir bölgesel hegemonyacı gücün izin veremeyeceği bir şeydi.  

Soğuk Savaş sonrası dünyaya dair üç vizyon 

Konuşmasının en teorik bölümünde Mearsheimer, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra dünyayı açıklamak için öne çıkan üç yaklaşımı ele aldı.

Francis Fukuyama
Francis Fukuyama

Bunlardan ilki, Francis Fukuyama’nın liberal demokrasinin nihai zaferini ilan eden “Tarihin Sonu” tezi.  

İkincisi ise Samuel Huntington’ın uluslararası çatışmaların yeni ekseninin kültür ve kimlik olacağını savunan “Medeniyetler Çatışması” yaklaşımı.  

Üçüncü yaklaşım ise Mearsheimer’ın kendi teorisi olan “Büyük Güç Siyasetinin Trajedisi”, bu teoriye göre güç ve güvenlik mücadelesi hiçbir zaman sona ermez. 

Mearsheimer, bu teorilerin her birinin belirli dönemleri açıklamakta kısmen geçerli olduğunu kabul etti. 

Ona göre 1990’larda demokrasinin hızla yayılması Fukuyama’nın tezini güçlü kılıyordu. 11 Eylül saldırılarından sonra ise Huntington’ın yaklaşımı daha ikna edici görünüyordu. 

Ancak bugün, büyük güç rekabetinin geri dönüşüyle birlikte, realist perspektif uluslararası sistemi açıklamada daha güçlü bir çerçeve sunuyor.

Mevcut Durum: Çin, Ukrayna ve Orta Doğu

Mearsheimer konuşmasının sonunda günümüz jeopolitiğine dikkat çekerek, uyarı niteliğinde değerlendirmelerde bulundu. 

Siyaset bilimciye göre ABD ile Çin arasındaki rekabet, 21. yüzyılın en büyük jeopolitik mücadelesi.  

Bu rekabet, Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’ne karşı uygulanan çevreleme stratejisine benzer bir yaklaşım gerektiriyor. Ancak bu kez durum daha karmaşık. Çünkü ekonomik ve teknolojik boyut rekabetin merkezinde yer alıyor. 

Yapay zeka ve kuantum bilişim alanlarındaki yarış, günümüzde nükleer silahlanma yarışından daha az tehlikeli olmayan bir mücadele alanı haline geldi. 

Ukrayna meselesine gelince Mearsheimer, tartışma yaratan görüşünü yeniden dile getirdi.  

Ona göre Rusya’nın askeri müdahalesi, NATO’nun doğuya doğru genişlemesi ve özellikle Ukrayna’nın ittifaka katılma ihtimali nedeniyle Moskova açısından ortaya çıkan varoluşsal tehdide karşı verilen bir önleyici savaştı.  

Bu yorum birçok kişi tarafından reddedilse de, büyük güçler arasındaki ilişkilerde güvenlik ikileminin özünü ortaya koyuyor: Bir tarafın savunma olarak gördüğünü diğer taraf saldırı olarak algılayabiliyor. 

Orta Doğu’ya ilişkin değerlendirmelerinde ise Mearsheimer, Sünni-Şii bölünmesi ile bölgesel ittifaklardaki değişimlerin, ABD politikasını eşi görülmemiş ölçüde karmaşık hale getirdiğine dikkat çekti. 

Körfez ülkelerinin giderek ABD ekseninden uzaklaşması ve geleneksel ittifakların aşınması, geleceği öngörmenin zorlaştığı bulanık bir jeopolitik tablo ortaya çıkarıyor.

Gücün Sınırları: İmparatorluğun tükenmesi

Mearsheimer’ın dikkat çektiği önemli noktalardan biri de, ABD’nin aynı anda birden fazla cephede angaje olmasının yarattığı stratejik yük oldu. 

Ukrayna, Orta Doğu ve Güney Çin Denizi gibi farklı sahalarda eşzamanlı şekilde yürütülen politikaların, ABD askeri kapasitesini ve ekonomik gücünü zorladığını söyledi. 

Bu stratejik tükenmenin, ABD’nin yapabileceklerine gerçekçi sınırlar yarattığını, tarihçi Paul Kennedy’nin çığır açan eseri “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü”nde uyardığı gibi, aşırı yayılmanın tehlikelerini ortaya koyduğunu ekledi.

Bütün bunlar ne anlama geliyor?

Mearsheimer’ın bu konferansta sunduğu çerçeve yalnızca tarihsel bir anlatı değil, aynı zamanda ABD gücünün yapısına ve onun yarattığı yanılsamalara yönelik bir analiz oldu. 

1990’larda “tek kutuplu an” sırasında görüşleri büyük ölçüde göz ardı edilen Mearsheimer’ın fikirleri bugün yeniden küresel stratejik tartışmanın merkezine yerleşmiş durumda.  

Görüşleri Beyaz Saray’da, Pentagon’da ve Wall Street’te aynı anda tartışılıyor. 

Verdiği temel mesaj ise oldukça açık: ABD ahlaki açıdan istisnai bir ülke değil, tarihteki diğer tüm büyük güçler gibi güç, güvenlik ve hayatta kalma mantığıyla hareket eden bir büyük güç. 

İçinde yaşadığımız dünyayı anlamak isteyen herkes, ideolojik yanılsamalardan vazgeçmeli ve gerçekliği, olmasını istedikleri gibi değil, olduğu gibi kabul etmelidir. 

ABD bağımsızlığının 250. yıl dönümüne yaklaşırken, Mearsheimer’ın dolaylı biçimde ortaya attığı soru ise oldukça çarpıcı:  

Genişleme ve hegemonya üzerine kurulu bir imparatorluk, artık tek bir merkezin hakimiyetini kabul etmeyen çok kutuplu bir dünyada varlığını sürdürebilir mi? 

Realist yaklaşıma göre bu sorunun cevabını başkanlık konuşmaları değil, güç dengeleri yazacak.