Savaşın Yeni Cephesi: Yapay Zeka, Dezenformasyon ve İletişim Savaşları
27.04.2026 - 16:18 | Son Güncellenme: 27.04.2026 - 16:25
İsrail, 7 Ekim’den itibaren Gazze’de sürdürdüğü soykırımı genişletirken, ABD’yi de arkasına alarak İran hattında yeni bir savaş sürecini devreye soktu. 2025 yılının Haziran ayında “12 Gün Savaşı” olarak anılan ABD/İsrail-İran hattındaki çatışma, sanıldığı gibi tamamlanmış ve kapanmış bir savaş olmadı. İsrail’in 13 Haziran 2025’te İran’a yönelik geniş çaplı saldırısıyla açılan süreç, 22 Haziran’da ABD’nin İran’daki nükleer tesisleri doğrudan vurmasıyla yeni bir eşiğe taşındı; 24 Haziran 2025’te ilan edilen ateşkes ise bu hattı kapatmak yerine sadece geçici olarak dondurdu. Nitekim analistler, 28 Şubat 2026’da başlayan yeni safhanın önceki çatışmanın devamı olarak görüldüğünü, savaşın 40 günü aşmasının ardından ilan edilen ateşkese rağmen Nisan ortasında da kırılganlığını koruduğunu ve çatışmanın askeri olduğu kadar ekonomik ve diplomatik araçlarla da sürdüğünü ortaya koymaktadır. Bu nedenle karşımızdaki tablo, tek seferlik bir sıcak çatışmadan ziyade, aralıklı ateşkesler ve yeni tırmanmalarla ilerleyen uzun süreli bir bölgesel savaş mimarisi olarak okunmalıdır.
Bugün İsrail’in önce Gazze’de, ardından bölgenin diğer cephelerinde yürüttüğü savaşta asıl belirleyici olan şey, çatışmanın hem füzelerle hem de anlatı savaşıyla birlikte, eşgüdüm ve entegre bir biçimde sürdürülmesidir.
İsrail, bölgesel kaos üreterek kendi varlığını yayılma ve derinleşme stratejisi üzerinden tahkim etmeye çalışırken, bu savaşın sadece kendi amaç ve hesaplarının ürünü olarak görünmesini de istememektedir. Bu nedenle ABD’yi yanına almanın ötesinde, Avrupa ülkelerini, Hindistan’ı ve Ukrayna’yı da farklı düzeylerde bu çatışma denklemine dahil ederek savaşın gerçek mahiyetini perdeleyen daha geniş bir uluslararası görüntü üretmeye yönelmektedir. Böylece ortaya, sanki İsrail’in kendi yayılmacı stratejisini kan ve yıkım üzerinden ilerlettiği bir savaş değil de, bir anda ABD’nin, Avrupa’nın ve daha geniş Batı ekseninin ortak savaşı varmış; İsrail ise bu hattın sadece desteklenen ya da destek veren bir unsuruymuş gibi bir algı çıkarılmak istenmektedir. Belki de daha ötesinde bu savaş, kapitalizmin, neoliberal ekonomik düzenin ve küresel sermayenin yeni yön arayışlarının savaşı olarak da gösterilmekte; böylece İsrail’in sürdürdüğü soykırım, katliam ve yıkım siyaseti, sosyal medya, dijital platformlar ve kültürel etki ajanları üzerinden kurulan yoğun bir görünürlük ve meşrulaştırma rejimi içinde örtülmeye çalışılmaktadır.
Bütün bu süreçlerle birlikte Netanyahu ve Trump, yürüttükleri savaşları meşru, kaçınılmaz ve hatta ahlaki bakımdan savunulabilir göstermek için yalnız askeri güce değil; dini sembollere, sosyal medyaya, yapay zeka üretimi görsellere ve lider-merkezli gösteri siyasetinin bütün imkanlarına da başvurmaktadır. Burada mesele yalnız propaganda yapmak değildir; savaşın etrafında yeni bir duygu, meşruiyet ve algı sistematiği inşa etmektir. Nitekim son medyaya düşen haberlere göre Trump’ın kendisini Hz. İsa ile birlikte gösteren yapay zeka görseli paylaşması, sadece muhalif çevrelerde değil, muhafazakar Hristiyan tabanda da rahatsızlık üretmiş; bu paylaşım, siyasetin dini semboller ve dijital estetik üzerinden nasıl sahnelendiğini açık biçimde göstermiştir.
Uluslararası haber ajanslarının Papa Leo haberleri de Trump ile Papa arasındaki gerilimin kişisel bir polemik olmanın ötesine geçtiğini, asıl tartışmanın savaşın ahlaki sınırları, dini meşrulaştırılması ve küresel meşruiyet zemini üzerinde yoğunlaştığını ortaya koymaktadır. Papa Leo, bu tartışmada yalnızca savaş karşıtı bir din adamı gibi değil; aynı zamanda hakikatin ve kamusal dilin savunucusu olarak da konuşmaktadır. Vatican News’in aktardığı konuşmasında medyanın savaş zamanlarında “iktidarın megafonu”na dönüşmemesi gerektiğini söylemiş, “bilgi propaganda olmamalıdır” uyarısıyla haberciliğin iktidar diline eklemlenmesine açıkça itiraz etmiştir. Bu uyarının anlamı son derece açıktır: savaş anlatılırken esas alınması gereken, gücün dili değil, acı çeken insanların hakikatidir. Aslında burada söylenen şey, güçlünün haklı sayılması değil; haklının hukukunun korunması gerektiğidir.
Gözden Kaçmasın
Papa, yine yaptığı açıklamalarda yapay zekanın “kutuplaşmayı, çatışmayı, korkuyu ve şiddeti” körüklemek için kullanılmasını eleştirmiş; asıl tehlikenin yalnız yeni teknolojiler değil, “gerçekliğin yavaş yavaş simülasyon tarafından ikame edilmesi” olduğunu vurgulamıştır. Yani savaş çağında yalnız silahların değil, hakikatin kendisinin de teknoloji eliyle yeniden üretildiğini açıkça ortaya koymuştur. Böylece mesele sadece dini meşrulaştırma değildir; dini semboller ile dijital simülasyonun birleşerek savaşın ahlaki sorgusunu bastırmasıdır. Bu nedenle Trump ile Papa arasındaki gerilim, yalnız iki figür arasındaki bir atışma değil; bir yanda savaşı kutsal, zorunlu ve haklı gösteren siyasi-estetik dil, diğer yanda ise hakikati, barışı ve insani acıyı merkeze alan ahlaki-teolojik itiraz arasındaki daha derin bir çatışmadır.
Trump’ın dili de bu dini-sembolik sahnelemeyi daha görünür kılmaktadır. Uluslararası basına düşen haberlere göre Papa Leo, Trump’la kişisel bir kavga yürütmek istemediğini söylese de savaşa, zorbalığa ve barışın aşınmasına yönelik eleştirilerini sürdürmüştür. Trump ise buna karşılık Papa’yı “zayıf” ve “berbat” diye hedef almış, böylece barış çağrısını siyasi rakip söylemine dönüştürmüştür. Burada vurgulanması gereken, Trump’ın dini sembolleri sadece inanç alanına ait sembolik değerler olarak değil; liderlik imajını güçlendiren, kitleyi duygusal olarak seferber eden ve savaşı ahlaki sorgulamadan muaf tutan gösteri araçları olarak kullanmasıdır.
Oval Ofis’te papazlarla verdiği kutsanma görüntüleri, kayıp pilotun bulunuşunu Paskalya mucizesiyle ilişkilendiren dili ve kurtarma anlatılarını kutsal göndermelerle çerçevelemesi, savaşı rasyonel ve stratejik tartışmanın dışına taşıyarak sembolik sadakat alanına sokmaktadır. Bu noktada savaş artık yalnız açıklanmaz; dramatize edilir, kutsallaştırılır ve seyirlik bir siyasi performans olarak kitleye sunulur. Gerekirse bir haçlı savaşı anlatısına dahi dönüştürülmektedir.
Savaşın sporlaştırılması: Trump koç, halk taraftar; ölüm oranları skor, bombalar galibiyet sevinci olarak takdim ediliyor
Aynı süreç, savaşın sporlaştırılması ve gösterileştirilmesi üzerinden de işletilmektedir. Trump, savaşı yalnız ulusal güvenlik diliyle değil; rekabet, üstünlük, zafer ve moral yükselişi kodlarıyla sunarak Amerikan kamuoyunu adeta bir spor kitlesi gibi duygusal seferberliğe çağırmaktadır. Böylece lider, sadece karar alan bir siyasetçi değil; tempo veren, slogan üreten, kitleyi heyecana boğan bir koç ya da sunucu figürüne dönüşmektedir. Siyaset burada yalnızca medya aracılığıyla aktarılmaz; medya bizzat siyasetin icra edildiği, duyguların yönetildiği ve meşruiyetin üretildiği sahne haline gelir.
Bu nedenle karşımızda olan şey, yalnız askeri bir çatışma değil; kutsallık, sembolizm, gösteri, dijital estetik ve duygu yönetimi üzerinden kurulan yeni bir savaş rejimidir.
Bugün Trump ve Netanyahu, girdikleri savaşı meşrulaştırmak ve normalleştirmek için dini, siyaseti, sosyal medyayı, iletişim araçlarını, Hollywood estetiğini, sporu ve oyunu manipüle ederek kullanmaktadır. Yalanlar, çarpıtmalar ve görsel gösteriler üzerinden işledikleri suçları örtmek, savaşı da haklı ve olağan göstermek istemektedirler. Bu nedenle karşımızdaki savaş, bir anda dini savaş diliyle, bir anda video ve gösteri diliyle, bir anda da dijital kahramanlık anlatısıyla sunulabilmektedir.
Kısa videolar, yapay zeka görselleri, kutsal semboller ve viral içerikler üzerinden savaş hem oyunlaştırılmakta hem sporlaştırılmakta, hem viralleştirilmekte, hem de kutsallaştırılmaktadır. Amaç sadece zafer değildir; insanların zihnindeki “normal”, “meşru” ve “haklı” kavramlarını yeniden şekillendirmektir. Bu da savaşı yalnız sahada değil, bilinçler ve algılar üzerinde yürütülen çok daha tehlikeli bir iletişim savaşına dönüştürmektedir.

Uluslararası medyanın aktardığı son verilere göre ABD/İsrail-İran savaşında İran’daki toplam can kaybı 3 bin 636’ya ulaştı; bunların 1.701’i sivildi ve en az 254’ü çocuktu. Uluslararası bültenlere göre ülke içinde yerinden edilenlerin sayısı da 3,2 milyona kadar çıktı. Bu tablo, çatışmanın artık sadece askeri hedefler üzerinden okunamayacağını; doğrudan sivil nüfusu, toplumsal hayatı ve ülkenin gündelik düzenini hedef alan çok daha geniş bir yıkım düzenine dönüştüğünü göstermektedir.
Savaşın siviller ve özellikle çocuklar üzerindeki yıkımı, Minab’daki Shajareh Tayyebeh Kız Okulu’na yönelik saldırıda bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. 168 masum kız çocuğunun katledilmesinin ardından Trump’ın, okulu İran’ın bombaladığı yönündeki iddiası ise başka bir tartışmayı başlattı. Uluslararası Kızılhaç Komitesi Başkanı Mirjana Spoljaric de 6 Nisan 2026’da elektrik santrallerinin, su sistemlerinin, hastanelerin, yolların, köprülerin, evlerin, okulların ve üniversitelerin ateş altında kaldığını vurguladı. Bu tablo, savaşın hem askeri mevzileri hem enerji güvenliğini, sivil dolaşımı, kamusal sağlığı ve toplumsal hayatın maddi zeminini de hedef aldığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle mesele artık yalnızca “hangi üs vuruldu?” sorusu değildir; asıl soru, “hangi toplum yaşanamaz hale getirildi?” sorusudur. Çünkü modern savaş, cephede askeri üstünlük arayan bir güç mücadelesinden ibaret değil; bir ülkenin gündelik hayatını, altyapısını, psikolojisini ve geleceğini çökerten çok katmanlı bir yıkım düzenidir.
7 Ekim’de İsrail’in soykırımı meşrulaştırma ve kültürel hegemonya kurma biçimi, İran savaşında da devam ettiriliyor
İsrail, 7 Ekim’den itibaren Gazze’de yürüttüğü soykırımı nasıl bir algı savaşı, meşrulaştırma dili ve görünürlük rejimi içinde sunduysa, İran savaşında da aynı iletişim repertuvarını yeniden devreye soktu. Bu açıdan 7 Ekim, tek başına bir başlangıç noktası değil; daha uzun bir işgal, sömürgecilik, tasfiye ve meşrulaştırma zincirinin eşiği olarak okunmalıdır. İran savaşında gördüğümüz iletişim stratejisini anlamak için Gazze’de kurulan yalan, manipülasyon ve meşruiyet üretim düzenini hatırlamak gerekir. Çünkü burada belirleyici olan sadece hangi hedefin vurulduğu değil; hangi görüntünün dolaşıma sokulduğu, hangi bilginin öne çıkarıldığı ve hangi hakikatin görünmez bırakıldığıdır. Başka bir ifadeyle savaş artık yalnız ateş gücüyle değil, anlatı gücüyle de kurulmaktadır.
Tam da bu noktada, yapay zeka sistemlerinden bilgiyi işleyen algoritmik yapılara, dijital platformlardan uluslararası haber şirketlerine, kültürel hegemonya üreten video içerik mecralarından Netflix, TikTok, Facebook ve Instagram gibi küresel ağlara kadar uzanan geniş bir iletişim ekosistemi, İsrail yanlısı çerçeveleri güçlendiren, meşruiyet üreten ve algı yöneten içerik dolaşımlarıyla bu bilgi ve anlatı savaşının aktif unsurlarından biri haline gelmiştir.
Bugün bu büyük soykırımların ardından ortaya çıkan en önemli sonuçlardan biri, savaşların işleyiş mantığının değişmiş olmasıdır. Çünkü bu savaşlar artık yalnızca uçaklarla, bombalarla ve füze kapasiteleriyle yürütülmüyor; aynı zamanda veriyle, algoritmayla, sosyal medya akışlarıyla, görüntü ekonomisiyle ve doğrudan insan bilinci üzerinde yürütülüyor. Bu yüzden burada “savaşın dijitalleşmesi”nden değil, savaşın teknoloji, veri ve platform mantığıyla yeniden kurulmasından söz etmek gerekir. Savaşın başından itibaren internet karartmaları, uydu görüntülerine getirilen kısıtlamalar, yapay zeka üretimi sahte içerikler ve platformlar üzerinden yürütülen anlatı mücadelesi, modern savaşın yalnızca ateş gücüyle değil; görünürlük, dolaşım ve doğrulama eliyle de kurulduğunu göstermektedir.
Ortaya çıkan verilere göre Beyaz Saray, savaşı sosyal medya için ürettiği kısa ve viral videolarla destekledi. Bu videolarda oyun, eğlence ve savaş dili iç içe geçerken; Amerikan medyasının, Hollywood’un ve popüler kültürün estetik kodları da bu sunuma dahil edildi. Böylece savaş, bir tür eğlence, oyun ve gösteri biçiminde paketlenerek sunuldu. Amerikan kamuoyundan adeta bir spor seyircisi gibi davranması, öldürmeyi bir skor ve başarı mantığıyla izlemesi ve bu heyecan dalgasına katılması beklendi. Beyaz Saray’ın SpongeBob, Iron Man ve Call of Duty estetiğiyle paketlenmiş videoları dolaşıma sokması; buna karşılık İran yanlısı ağların da Batılı kitleleri etkilemek için İngilizce yapay zeka videoları üretmesi, savaşın askeri boyutu ile medya boyutunu birbirinden ayrılmaz hale getirdi. Çatışma artık yalnız bombalarla değil, ekranlarla; yalnız silahlarla değil, algoritmalarla; yalnız sahada değil, dikkat ekonomisi içinde de yürütülmektedir.
Bu yeni savaş rejimini anlamak için üç kavram öne çıkmaktadır: algoritmik güç, hakikat krizi ve iletişim egemenliği. Algoritmik güç, hangi verinin işleneceğini, hangi hedefin öne çıkacağını ve hangi içeriğin görünür olacağını belirleyen hesaplama yapısıdır. Hakikat krizi, gerçek ile sahtenin toplumsal ölçekte birbirine karışmasıdır. İletişim egemenliği ise hem bağlantının hem görünürlüğün kim tarafından denetlendiği sorusunu kapsar.
Yapay zeka, bu yeni savaş düzeninin merkezindeki ana unsurlardan biridir. Bir yandan askeri karar alma ve hedefleme süreçlerini hızlandırarak insanı karar verici özne olmaktan çıkarıp makinenin ürettiği listeler arasında son onayı veren operatöre dönüştürmektedir. Bu da sorumluluğun dağılmasına, hukuki ve ahlaki eşiklerin teknik iş akışına indirgenmesine yol açmaktadır. Gazze’deki Lavender ve “Where’s Daddy?” çizgisi, İran savaşında da yapay zekanın yalnız yardımcı bir araç değil, savaşın karar ve öldürme mantığını yeniden kuran bir unsur haline geldiğini göstermektedir.
Yapay zekanın ikinci işlevi ise sentetik gerçeklik üretimidir. Artık mesele sadece sahte fotoğraf ve video üretmek değildir; savaşın nasıl görüldüğünü, nasıl anlaşıldığını ve neyin gerçek sayılacağını belirleyen yeni bir bilgi düzeni kurulmaktadır. Yapay zeka üretimi içerikler çoğaldıkça sadece sahte görüntüler değil, gerçek görüntüler de kuşkuyla karşılanmakta; böylece kanıtın güvenilirliği ve tanıklığın inandırıcılığı aşınmaktadır. Sonuçta yapay zeka, bu savaşta sadece sahte içerik üreten bir araç değil; hem öldürme süreçlerinin hem de savaşın nasıl anlatılacağının merkezine yerleşen belirleyici bir unsur haline gelmektedir.
Sosyal medya ise bu savaşın kamuoyu cephesidir. Burada yalnız içerik dolaşımı değil; duygu yönetimi, ritim üretimi ve dikkat ekonomisi de devrededir. İran yanlısı ağlar yapay zeka destekli viral videolarla savaş anlatısını etkilemeye çalışırken, Beyaz Saray da kısa ve viral videolarla savaşı video oyunu estetiği ve popüler kültür kodlarıyla dolaşıma sokmuştur. Böylece çatışma yalnız sahada değil, ekranlarda ve algoritmaların yönettiği iletişim alanında da yürütülmektedir.
Sonuç
Bugün karşımızda olan şey, sadece bombaların savaşı değildir. Karşımızda aynı anda yapay zeka, algoritmik hedefleme, sentetik görüntü, sosyal medya akışı, viral videolar, karartma, uydu görüntüsü kısıtları, siber saldırılar, lider söylemi, tehdit dili ve dikkat ekonomisi üzerinden yürütülen yeni bir savaş düzeni vardır. İsrail ve ABD bu araçları rakibini zayıflatmanın yanı sıra dünyanın psikolojisini, algısını, zihinsel yapısını ve bilgi iklimini denetlemek için de kullanmaktadır. Amaç sadece saldırıyı gerçekleştirmek değil; onu normal, zorunlu, meşru ve hatta haklı gösterecek bir anlatı havası kurmaktır. Bu nedenle çağdaş savaşın temel sorusu artık yalnız “Kim daha güçlü?” değildir. Asıl soru şudur: Kim gerçeği üretir, kim görünürlüğü denetler, kim dünyanın neyi gerçek sayacağını, neye öfkeleneceğini, neyi unutacağını belirler ve kim savaşı bir medya gösterisine dönüştürerek hakikati bastırır?
Ve belki de artık son soru şudur: Kim, yapay zekanın zekasını oluşturacak bilgiyi, algıyı ve “normal”i belirleyecek eşiğin kendisinde durduğunu fark etmektedir?