Dijital Çağda Şiddetin Salgını: Sosyal Medya ve Şiddet Bulaşması
21.04.2026 - 17:07 | Son Güncellenme: 21.04.2026 - 17:24
2019 yılının Mart ayında, Yeni Zelanda'nın Christchurch şehrindeki bir camide gerçekleştirilen katliam, dünya tarihinin ilk "canlı yayın terörü" olarak tarihe geçti. Saldırgan, kask kamerasıyla 17 dakika boyunca yaptıklarını Facebook'ta anlık olarak paylaştı. Platform, içeriği kaldırmadan önce binlerce kullanıcı videoyu izlemiş, yüzlercesi ise farklı platformlara yüklemiş ve yaymıştı. Söz konusu video, kaldırıldıkça başka hesaplarda yeniden belirdi, günler içinde milyonlarca kişiye ulaştı. Bu trajik olay, şiddetin sosyal medya ekosistemleri aracılığıyla nasıl bir "bulaşma" dinamiği kazandığını çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Ancak bu dijital salgın uzak kıtalarla sınırlı kalmadı. Türkiye, geçtiğimiz dönemde Eskişehir’de bir cami bahçesinde benzer bir şok yaşadı. Kask kamerasıyla, adeta bir bilgisayar oyunundaymışçasına çevresindekilere saldıran ve bunu canlı yayınlayan genç profil, şiddetin dijital bir "kod" gibi nasıl kopyalanıp sınırları aştığını gösterdi. Christchurch’ten Eskişehir’e uzanan bu hat, dijital mecraların sadece birer izleme alanı değil, şiddetin "mutasyon" geçirerek yayıldığını gözler önüne serdi.
"Şiddet bulaşması" (violence contagion) kavramı, tıp ve epidemiyolojiden ödünç alınan bir metafordur. Nasıl ki bir patojene maruz kalan bir organizma enfekte olabiliyorsa, şiddet içerikli imgelere, söylemlere ve anlatılara maruz kalan bireyler de saldırgan düşünce ve davranış kalıplarını benimseyebilmektedir. Bu benzetme yalnızca retorik bir süsleme değildir, arkasında güçlü bir sosyal psikoloji ve nörobilim literatürü yatmaktadır.
Bandura'dan algoritmaya: Sosyal öğrenme yeni bir çehre kazandı
Şiddetin bulaşma mekanizmasını anlamak için Albert Bandura'nın 1960'lı yıllarda geliştirdiği Sosyal Öğrenme Kuramı'nı incelemek gerekir. Bandura, çocukların bir yetişkinin şiddet uygulayan davranışlarını izledikten sonra aynı davranışları taklit ettiğini gösteren ünlü "Bobo bebek" deneyleriyle öğrenmenin yalnızca doğrudan deneyimle değil, gözlem yoluyla da gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Modelleme olarak adlandırılan bu süreç, televizyon döneminde de tartışılmış ancak bugün sosyal medyanın sunduğu ölçek ve hız karşısında bambaşka bir boyuta ulaşmıştır.

Televizyon, uzun yıllar boyunca günde birkaç saat izlenen pasif bir mecra olarak hayatımızda yer aldı. Sosyal medya ise günün yirmi dört saati, hafifçe kaydırılan, bir parmakla erişilebilir, kişiselleştirilmiş bir şiddet deposuna dönüşmüş durumda. Üstelik algoritmalar, kullanıcıyı mümkün olduğunca uzun süre ekran başında tutmak için tasarlanıyor. Bu tasarım gereği "bağlılık" yaratan içerikler öne çıkarılarak, şiddet, öfke ve korku içeren içerikler ise diğerlerine kıyasla çok daha fazla bağlılık üretiyor. ABD’nin önde gelen üniversitelerinden MIT'de yapılan kapsamlı bir araştırma, yanlış ve provokatif içeriklerin platformlarda doğru içeriklere oranla altı kat daha hızlı yayıldığını ortaya koymuştur. Algoritma bu noktada şiddetin “kültürel amplifikatörüne” dönüşmektedir.
Werther Etkisinden Werther Salgınına
Sosyal bulaşma literatüründe "Werther Etkisi" önemli bir başlangıç noktası oluşturur. Kavram, Goethe'nin 1774 tarihli romanı Genç Werther'in Acıları'nın yayımlanmasının ardından Avrupa'da görülen intihar dalgasından esinleniyor. Sosyolog David Phillips, 1974'te yaptığı çalışmada gazetelerde büyük yer bulan intihar haberlerinin ardından toplumsal intihar oranlarının anlamlı biçimde arttığını istatistiksel olarak göstermiştir. Medyanın şiddeti nasıl sunduğunun, bu şiddetin toplumda nasıl yayıldığını doğrudan etkilediği tezi bu araştırmadan gelir.
Sosyal medya döneminde bu etki şiddetli biçimde artış gösteriyor. Geleneksel medyada bir intihar ya da saldırı haberi birkaç dakika içinde yayınlanıp akabinde gündem dışına itilirdi. Sosyal medyada ise içerik ölümsüzlüğü, paylaşıldıkça, yorum yüklendikçe, arşivlendikçe ve tekrar tekrar önerildikçe dolaşımda kalmaya devam ediyor.
ABD’de gerçekleşen okul katliamlarına bakıldığında bu örüntü açıkça görülüyor. Araştırmacılar, bir katliam haberinin medyada yoğun şekilde yer bulmasının ardından geçen iki haftalık dönemde benzer saldırıların sayısında istatistiksel anlamda kayda değer bir artış yaşandığını tespit ediyor. Katliamcıların önceki saldırganları "rol model" olarak benimsediği, bazılarının manifestolarında bu isimlere açıkça atıfta bulunduğu biliniyor. Sosyal medya bu "rol model" mirasını küresel ölçekte hem taşıyıcı hem de yükselticiye dönüştürüyor.
Bu şiddet dalgası ülkemizde, 14 Nisan'da Şanlıurfa'nın Siverek ilçesindeki bir lisede, 15 Nisan'da ise Kahramanmaraş'taki bir ortaokulda yaşanan trajedilerle ortaya çıktı.
İki olayın art arda gerçekleşmesi, şiddet bulaşması literatürünün Türkiye pratiğindeki en çarpıcı kanıtlarından birini sunuyor. Kahramanmaraş savcılığı soruşturmasında, failin bilgisayarında 11 Nisan tarihli, "yakın dönemde büyük bir eylem gerçekleştireceğine" dair bir belgeye ulaşıldığı bildirildi. Failin WhatsApp profil fotoğrafında 2014 ABD'deki Isla Vista katliamcısı Elliot Rodger'ın yer aldığı iddiaları ise dijital çevrelerde hızla yayıldı. Bu ayrıntı, saldırganın çevrimiçi şiddet kültürüyle ne denli derin bir etkileşim içinde olduğuna işaret etmekteydi.
Tehlikeli eşik: Şiddetin normalleşmesi
Şiddetin sosyal medya aracılığıyla yayılmasındaki en tehlikeli ve en az görünür mekanizma, normalleşme sürecidir. Tekrar eden maruziyetin zamanla şiddete karşı duyarsızlaşmaya yol açtığı biliniyor. Bunun en bilinen örneği Gazze’de İsrail’in sürdürdüğü soykırımın “günlük yaşamın bir parçası” gibi kabul edilerek görmezden gelinmesi ve durumun içler acısı şekilde kabullenilmiş olmasıdır. Nörobilim literatüründe "habituation" yani duyarsızlaşma olarak adlandırılan bu süreç, beynin alarm sistemi amigdalanın şiddet uyarıcılarına verdiği tepkinin tekrarlanan maruziyetle azaldığını ortaya koyuluyor.

Sosyal medya bu duyarsızlaşma sürecini yapısal olarak hızlandırmaktadır. Milyonlarca kullanıcı olarak her gün onlarca şiddet içerikli görüntü, kavga videosu, linç haberi, nefret söylemi veya beden temaşasıyla yüzleşsek de çoğu zaman bunun farkında bile değiliz. Zaman içinde şiddet, aykırı ve rahatsız edici bir olguyken sıradan, hatta eğlenceli bir içerik formatına dahi dönüşebiliyor. Bu dönüşüm bireysel psikolojiyle sınırlı kalmıyor, kolektif bir algı kaymasına, toplumun şiddeti "normal" görmeye başlamasına zemin hazırlıyor.
Türkiye özelinde düşünüldüğünde, sosyal medyada yaygınlaşan linç kültürü bu mekanizmanın somut bir tezahürüdür. Bir kişi hakkında çok az bilgiyle, zaman zaman asılsız iddialarla başlayan koordineli dijital saldırılar kısa sürede organize şiddete kapı açabilmektedir. "Dijital kalabalık" psikolojisi, bireyin şiddete eşiğini aşağıya çeken güçlü bir kolektif normalleşme dinamiği üretmektedir.
Gençler ve ekran: En kırılgan halka
Bulaşma dinamiklerinden en çok etkilenen kesim şüphesiz ki çocuklar ve gençlerdir. Beynin “orkestra şefi” olarak tarif edilen prefrontal korteks, dürtü kontrolü ve uzun vadeli sonuçları değerlendirme işlevlerini üstlenmekte, ancak bu bölge yirmi beş yaşına dek tam olarak olgunlaşmamaktadır. Bu nörobiyolojik gerçeklik, ergenlerin şiddet içerikli görüntülere ve söylemlere karşı yetişkinlere oranla çok daha savunmasız olduğu anlamına gelmektedir.
Öte yandan sosyal platformlar demografik olarak gençlere yönelik tabiri caizse “eğilip bükülmesi daha kolay olan” bireylere göre tasarlanmıştır. TikTok, Instagram ve YouTube Shorts'un kısa, hızlı, ödüllendirici içerik döngüleri ergenlik döneminin dopaminerjik sistemleriyle son derece uyumludur. Şiddet, gerilim ve saldırganlık içeren içerikler bu platformlarda sıklıkla viral olmaktadır. Çünkü heyecan ve tehlike, yüksek düzeyde bağlılık yaratmaktadır.
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ülkede çocukların internet kullanım oranı son on yılda ciddi biçimde artmış, akıllı telefon sahipliği ilkokul çağlarına kadar inmiştir. Bu sebeple, Türkiye'deki genç neslin şiddet bulaşmasına açık olan en kırılgan demografik grubu oluşturduğu da açıkça görülmektedir.
Platform tasarımı: Suç ortaklığının mimarisi
Şiddet bulaşması meselesi ele alındığında, platformların yapısal mimarisi tartışmanın merkezine oturtulmalıdır. Sosyal medya şirketleri uzun yıllar boyunca kendilerini yalnızca bir "platform" olarak tanımlayarak içeriklerin sorumluluğundan sıyrılmaya çalıştılar. Ancak bu tanımlama giderek daha az inandırıcı hale geliyor.
Algoritmik öneri sistemleri, yalnızca içeriği taşımakla kalmayıp onu aktif olarak seçer, sıralar ve belirli kullanıcı profillerine yönlendirir. Bu süreçte şiddet ve nefret içeriklerinin çoğu zaman önceliklendirildiği, zira yüksek bağlılık yarattığı artık kapsamlı araştırmalarla belgelenmiştir. Frances Haugen'in 2021'de kamuoyuyla paylaştığı Facebook iç belgeleri, şirketin algoritmik amplifikasyonun nefret söylemi ve şiddeti körüklediğini bizzat bildiğini, ancak reklam gelirlerini korumak adına gerekli önlemleri almaktan kaçındığını gözler önüne sermiştir.
"İçerik moderasyonu" adı verilen yapı ise mevcut ölçekte yetersiz kalmaya mahkumdur. Dakikada milyonlarca içeriğin yüklendiği platformlarda otomatik sistemler kaçınılmaz olarak hatalılar ve ince bağlamsal nüansları yakalamakta yetersiz kalmaktadır. İnsan moderatörler ise hem sayıca yetersiz hem de psikiyatrik açıdan son derece ağır koşullarda çalışmaktadır; şiddet içeriklerine sürekli maruz kalan moderatörlerde travma sonrası stres bozukluğu vakalarının belgelenmiş olması bu gerçekliğin bir yansımasıdır.
Kolektif travma ve toplumsal şiddet iklimi
Şiddetin sosyal medya aracılığıyla yayılmasının yalnızca bireysel psikolojik etkileri değil, kolektif ve toplumsal boyutları da vardır. Topluluk ölçeğinde yaşanan travma, sosyal güven dokusunu aşındırmakta; "öteki"ne yönelik şüphe ve düşmanlık duygularını besler.

Sosyal medyanın şiddet dolu anlık görüntüleri anlık olarak yayması, toplumu kronik bir "genel uyarılma" halinde tutar. Türkiye bağlamında toplumsal travmatik olayların son yıllarda belirgin biçimde sosyal medya üzerinden derinleştiği görülmektedir. Sosyal medyanın bu hali derinleştiren dinamiklerin başında olduğu, özellikle daha kırılgan dönemlerde ve toplumsal kriz anlarında yoğunlaşan şiddet söylemi dalgaları düşünüldüğünde, fiziksel şiddet olaylarına zemin hazırlayan linç ortamlarının dijital mecrada filizlenip sokağa taştığı vakaların sıklaşması, bu ilişkiyi somutlaştırmaktadır.
Çözüm arayışları: Bireyden devlete uzanan sorumluluk zinciri
Şiddet bulaşması problemine karşı tek boyutlu bir çözüm anlayışının yetersiz kalacağı açıktır. Sorunun ölçeği ve karmaşıklığı, bireysel, kurumsal ve yapısal düzeylerde eş zamanlı müdahaleyi gerektiriyor.
Bireysel düzeyde dijital okuryazarlık ve eleştirel medya tüketimi temel bir koruyucu işlev görebilir. Şiddet içeriklerine maruz kaldığında bunu tanıyabilmek, bunun yarattığı duygusal ve bilişsel etkilerin farkında olmak, algoritmik mekanizmaları anlamak ve ekran süresini bilinçli yönetmek bu okuryazarlığın temel bileşenlerini oluşturacaktır.
Eğitim sistemi erken yaşlardan itibaren bu becerileri kazandırmakla yükümlüdür. Medya okuryazarlığı dersleri müfredata entegre edilmeli, öğretmenler bu alanda yetkin kılınmalıdır. Aile eğitimi de kesinlikle göz ardı edilemez, ebeveynlerin çocuklarının dijital deneyimlerine rehberlik edebilmeleri için gerekli araçlara sahip olmaları şarttır.
Platform sorumluluğu meselesinde hem “gönüllü” adımlar hem de yasal zorlama kaçınılmazdır. Platformlar, algoritmalarını şiddeti amplifikasyona değil azaltıma yönelik yeniden tasarlamalıdır. Şeffaflık zorunlu olmalı, hangi içeriklerin nasıl önerildiği bağımsız denetçilerce incelenebilir olmalıdır. Avrupa Birliği'nin Dijital Hizmetler Yasası bu yönde atılmış önemli bir adım olmakla birlikte yaptırım kapasitesi hala tartışma konusudur.
Düzenleyici çerçeve bakımından Türkiye'nin 2022'de yürürlüğe giren sosyal medya yasası önemli yükümlülükler getirmiştir. Şiddet içeriğini azaltmaya yönelik düzenlemeler için platformlara yasal sorumluluklarını yerine getirme noktasında kamu hukukunu koruyacak anayasal düzenlemelere de ihtiyaç duyulmaktadır.
Sağlıklı dijital ekosistem şart
Şiddetin sosyal medya aracılığıyla bulaşması, dijital çağın en ciddi toplumsal sorunlarından birini teşkil ediyor. Algoritmalar boşluktan ortaya çıkmadı, onları tasarlayan insanlar, onlara izin veren düzenleyiciler ve onları kullanan toplumlar bu sorunun özneleridir. Dolayısıyla çözüm de bu aktörlerin tümünü kapsamalıdır.
Şiddet bulaşması olgusunu ciddiye almak, özgürlükçü bir internet anlayışından vazgeçmek demek değildir. Aksine, gerçek anlamda özgür ve sağlıklı bir dijital kamusal alanın inşası için şiddetin algoritmik amplifikasyonuna karşı durmak bir zorunluluktur. Kamera önünde işlenen bir suçun milyonlarca izleyiciye anlık olarak ulaşabildiği bir dünyada, bu sorumluluk artık ertelenebilir olmaktan çıkmıştır.
Platformlar birer ayna değildir, onlar toplumun yansımasını seçerek büyütür. Ve büyütülen her yansıma, toplumun şekillenmesini de belirler. Bu döngüyü bozmak için gereken bilinç, cesaret ve irade meselesi artık akademik bir tartışmanın ötesine geçerek toplumsal bir öncelik olmak zorundadır.
Netice itibarıyla, algoritmaların insan fıtratının zayıf yönlerini sömürdüğü bu dijital düzlemde, şiddet sarmalını kırmak için teknik önlemlerin ötesinde, insani değerleri ve toplumsal huzuru merkeze alan bir dijital ekosistem inşa etmek zorunluluktur. Dijital mecralar birer "şiddet laboratuvarı" olmaktan çıkarılıp "kamusal yarar alanı"na dönüştürülmediği sürece, toplumsal güven dokusundaki aşınma derinleşerek devam edecektir.