Tarihte Müslümanlar Uzaya ve Diğer Varlıklara Nasıl Bakıyordu?

Araştırmacı Mehmed Mazlum Çelik, Trump’ın UFO kayıtlarını açıklama süreci üzerinden İslam düşüncesinde alemler ve farklı varlıklar tartışmasını Fokus+ için kaleme aldı.
tarihte-muslumanlar-uzaya-ve-diger-varliklara-nasil-bakiyordu.jpg

24.02.2026 - 15:12  |  Son Güncellenme:  09.03.2026 - 16:57

Uzay ve ötesine dair meseleler; bilimin ve magazinin ince çizgisi arasında gidip gelen konuların başında gelen bir fenomendir. Sınırsız evrene bakıp hayrete düşen insan mütemadiyen yalnız olup olmadığını sorgulamıştır. 

Uzay konusunda en yüksek teknolojiye sahip ABD’nin tanımlanamayan uçan cisimlere yönelik bilgi sahibi olduğuna dair iddialar yıllardır dile getirilir. Nihayet ABD Başkanı Donald Trump konuyla ilgili tüm bilgi ve belgelerin halk ile paylaşılması için önemli bir adım attı. Başkana dair bu belgelerin ne kadarı bizle paylaşılır bilemiyoruz; açıkçası bu dosyanın konusu da değil. 

Aynı göğe biz Müslümanlar da asırlardır bakıp duruyoruz. Evet, teknolojimiz çok vasat; ama yüzyıllardır konuya nasıl bakmışız, hangi tuhaf hadiseleri kayıt altına almış ve tecrübe etmişiz buyurun yakından bakalım. 

İslam’ın evrene bakışı 

İslam anlayışının evren yaklaşımında alem, yalnızca bilinen fizik yasaları ve zaman kavramıyla ele alınmaz. Bu doğrultuda yaratıcı kutsal kitabımızda kendisini zikrederken evvela “Alemlerin Rabbi” sıfatını tercih eder. 

Bu yaklaşımla beraber alemler birden fazla ise içinde farklı canlılar olup olmadığı da İslam alimlerince ciddi şekilde tartışılmıştır. Aslında burada “canlı” ifadesini “varlık” olarak değiştirmemiz gerekmektedir. Fahreddin Razi ve İbn Arabi’nin meseleye dair son derece ilginç yaklaşımları bulunur. 

Fahreddin Razi

Razi, farklı varlıkların varlığının aklen mümkün olduğunu ve Allah’ın yalnızca insanı yaratıp meseleyi bitirdiğine dair bir zorunluluk olmadığını belirtir. Başka bir deyişle Razi diyor ki; evrenin başka bir köşesinde Allah’ın başka bir varlığı yaratmasının önünde ne gibi bir engel ve zorunluluk olabilir. Razi’ye göre zamanın göreceliliği mekanın bükülmesi gibi gerekçelerle insanın bunu ispat etmesi ya da mevcut fiziki yasalarla keşfetmesi mümkün değildir. 

Tam bu noktada İbn Arabi’nin yaklaşımı eksik kalmış bir parçayı tamamlar cinstendir. Arabi, Razi gibi insan algılamasının fiziki yasalar karşısında çaresiz kaldığını kabul eder; ama insanın kendi içinde bu algılayışın ötesine geçebilecek bir öz olduğunu savunur. Bu konuda mesela “dua” fizik yasalarının ötesine geçebilen bir iletişim aracıdır. Konuyla ilgili Nobel ödülü sahibi tıp doktoru Alexis Carrel “İnsan Denen Meçhul” eserinde tüm fiziki kurallarına rağmen insanoğlunun “dua” gibi basit bir eylemle meçhule/öteye geçişinin basit bir içsel eylem olmadığını savunur. 

Velhasıl meseleye teorik tarafından bakmayı bir tarafa bıraktığımızda göklerle kurulan ilişkide sayısız ve birbirinden tuhaf hadiseler ile karşı karşıya kalıyoruz. Bazısı tebessüm ettirse de önemli bir kısmı şaşırtıcı hadiseler şeklinde karşımıza çıkıyor. 

Veba salgını ve Şii tehdidi arasında Osmanlı’nın uzay macerası 

Göklere dair bilgi sahibi olma ve uçmak konusunda hiçbir Müslüman millet Türkler ile yarışamaz. İsmail Cevherî, Takiyüddin bin Maruf-i, Hezarfen Ahmet Çelebi, Lâgarî Hasan Çelebi ve nicesi bir çırpıda aklımıza gelenler. 

İçlerinde en hayıflanacağımız şüphesiz Takiyüddin’in rasathanesidir. O, uzayı ve evrenin ötesindekileri keşfedecek hepsini padişahına bildirecekti. Başka bir deyişle uzayı ve uzaylıları keşfedecekti.  

Lakin böyle bir iddia halk arasında huzursuzluğa neden oldu. Önce İstanbul’u sarsan veba salgını ardından da ülkenin doğusunu tehdit eden Şii belasının asıl müsebbibi olarak Takiyüddin ve onun uğursuz(!) rasathanesi gösterildi. Tophanedeki bu uzay merkezi hunharca yıkıldı. Uzaya ve içindeki varlıklara, hadiselere dair merakımız içimizde kaldı. 

Osmanlı’da kayıt altına alınan tanımlanamayan cisim hadisesi 

Muhtemelen konuyla ilgili sayısız belge ve arşivimiz söz konusudur. Lakin arşiv belgelerimizin bir kısmını ne hikmetse Bulgaristan’a gönderdiğimiz için ancak Bulgar araştırmacılar bizim tarihimizi merak edip arşivlerimizi açarsa bazı konularda atalarımızın ne söylediğini ve yazdığını öğrenebiliyorduk.  

Bu durum 1989 yılında komünist rejimin çökmesiyle değişmiş ve bir buçuk milyonun üzerindeki arşiv belgesinin kopyası vatanına dönmüştür. İşte o getirilen belgelerin içerisinde bir tanesi Mardin’e düşen ve tanımlanamayan bir cisim hakkındadır. 

Elbette UFO demek uzaylı demek değil, tanımlanamayan cisim demektir. Bu ön kabulden hareketle Osmanlıların olayı kayıt alış şekli son derece önemlidir. 

1838 yılının Recep ayında bir perşembe günü saat 04.30 sularında Allah tarafından önce şiddetli bir fırtına olduğunu ardından karanlık tamamen ortalığı basıp gözün gözü görmediği belirtilir. Ardından kıble yönünde sini (tepsi) büyüklüğünde bir ışık alametinin göründüğünü ve o zifiri karanlığın bir anda gündüze döndüğü belirtilir. Ardından bu sininin parçalanarak düştüğünü ve halkın dualar içerisinde yakardığını belirtir. Mardin uleması bu hadiseyi padişahın zaferlerine yordu ve hadiseyi derhal İstanbul’a bildirdi. 

Yazılanlardan anlaşıldığı kadarıyla bir göktaşının düşmesi hadisesine rastlanılmış ama metinde geçen kılıçların düşüşten sonra bir ışıkla parladığı ve bu parıltının geçmediğine dair ifadeleri konumlandırmak güç. 

Velhasıl, Türk ve İslam tarihinde de bu mesele ile alakalı sayısız hadise ve belgeler söz konusudur. Burada önemli olan nokta konunun görmezden gelinmesi ve ihmal edilmiş olmasıdır. Endülüs’te, Sicilya’da, İstanbul’da ve daha birçok Müslüman beldede evren, uzay ve alemler konusunda sayısız çalışma ve gözlem yapıldığı ortadadır. Örneğin binlerce yıl önce Sümerlerin yaptığı en ilkel uygulamalara dahi büyük alaka gösterilmesine rağmen İslam tarihinden uzayı ve ona dair çalışmaları, vakaları ve kayıtlar görmezden gelmek son derece tuhaf durmaktadır.