Karanlık Çağ: Bir Batı Efsanesi

Batı Roma yıkıldığında dünya gerçekten karanlığa mı gömüldü, yoksa bu bir 'tarih hırsızlığı' mıydı?
karanlik-cag-bir-bati-efsanesi.jpg

27.04.2026 - 14:35  |  Son Güncellenme:  27.04.2026 - 15:10

Vizigotların Germen Kralı Alaric, MS 410’da Roma’yı ele geçirip şehri yağmaladığında, ardından 66 yıl sonra Romulus Augustus tahttan indirildiğinde Batı Roma İmparatorluğu tarih sahnesinden çekildi. 

Roma ile birlikte medeniyeti aydınlatan ışıklar da söndü ve Batı dünyası karanlık bir çağa gömüldü. 

Öylesine karanlıktı ki bu çağ ne okuryazarlık ne bilim ne de insanlık, uygarlık, medeniyet namına bir şey vardı ortalıkta. 

Vizigotların Germen Kralı Alaric, Roma’ya giriyor

Dünya ancak 1000 yıl sonra, Rönesans’ın parıldayan şafağıyla yeniden aydınlığa kavuştu. 

Bu bahsettiğim, klasik Karanlık Çağ miti. 

Roma’nın yıkılışıyla ilerlemenin durduğu fikri. 

Öylesine bir mit ki bu, günümüzde sanattan kültüre, siyasetten bilime birçok alana sızmış durumda. 

Özellikle de bilimin nasıl ilerlediği algısına. 

İtalyan tarihçi-şair Petrarca

Petrarca'dan Aydınlanma'ya

Bu fikrin, yani Rönesans’ın karanlık bir devirde doğduğu fikrinin kökeni 1330’lara, İtalyan tarihçi Petrarca’nın yazılarına kadar gider.  

Şöyle der Petrarca: “Hataların arasında dehânın insanları parıldıyordu, etrafları karanlıkla ve derin bir kasvetle çevriliydi ama gözleri hâlâ keskindi." 

Petrarca, yaşadığı dönemde İtalyan kültürünün yeniden doğuşunu Antik Roma’daki eski parlak günlerle ilişkilendirdi. 

Ancak bu Karanlık Çağ fikri, Petrarca ile başlayıp 18. yüzyıl ve sonrasında Aydınlanma yıllarına kadar devam etti. 

Hatta öyle ki günümüzde dahi bu fikrin sürdüğünü görebiliyoruz. 

Bu fikrin kitlelerin hayal gücünde büyük zararları olduğu kesin. 

En zarar verici etkisi, Avrupa’nın ötesindeki dünyanın tarihinin, kültürünün, sanatının bir kenara itilişi oldu. 

Ve tabii ki bu halkların bilimin gelişmesindeki rollerinin de... 

Şunu bilmeliyiz ki bilimsel gelişmeler, bilim insanlarının yer aldığı bir bayrak yarışına benzer. 

Yani her bir bilim insanı, kendisinden önce konuyla ilgili çalışmış kişiden bayrağı, fikri, düşünceyi devralır ve onu geliştirerek sonraki nesle taşır. 

Isaac Newton’un sözü bu durumu güzel özetler. 

Der ki Newton: “Eğer ki diğer kişilerden daha ötesini görebildiysem, bu, devlerin omuzlarında yükseldiğim içindir.” 

Sir Isaac Newton

Newton'un "devleri" ve "kayıp tarih"

Peki ya Newton’un bahsettiği bu devler kimlerdi? 

Karanlık Çağ miti, Newton’un bahsettiği devlerin yaşadığı 5. yüzyıl ila 16. yüzyıl arasını öylesine es geçmiştir ki günümüzde bu zaman aralığıyla ilgili bilgilerimiz henüz yakın zamana kadar çok sınırlıydı. 

Michael Hamilton Morgan bu dönemi “kayıp tarih” olarak nitelendiriyor. 

Jack Goody’nin ifadesi ise daha çarpıcı: “Tarih hırsızlığı”. 

Avrupamerkezci bakış açısı, yaklaşık 1000 yıllık bu süre zarfını “kayıp, karanlık bir tarih” olarak niteleyerek tarihte büyük bir hırsızlığa imza atar. 

Sanki bu dönem, insan bilincinden silinmiş gibidir. 

İşin ilginç tarafı ise bu dönemde yaşayan onlarca bilgin sadece Batı’da değil, İslam dünyasında da büyük ölçüde unutuldu ya da yok sayıldı. 

Fuat Sezgin

Ta ki Fuat Sezgin, Abdelhamid Sabra, David King, Jamil Rageb ve George Saliba gibi isimler bizleri bundan haberdar edene kadar. 

Sömürge sonrası hakikat arayışı

Dikkat çeken bir hususu daha belirtmeden geçmeyelim: 

Karanlık Çağ mitinin doruk noktasına ulaştığı dönem, aynı zamanda İngiltere, Hollanda, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin Afrika, Asya ve Amerika kıtalarına hem Hristiyanlığı hem de sömürge düzenini getirdiği döneme rastlar.

Bu ülkeler, karanlıklar içinde boğuşan dünyanın geri kalan halklarına sözde uygarlığın aydınlığını vadettiler. 

Ne vaat ama! 

Hâlbuki tarih, onların neler vadettiklerini ve neler sunduklarını bizlere çok iyi gösteriyor. Karanlık Çağ mitinin yok olmaya başlaması ise bu sömürge imparatorluklarının dağılmaya başlamasıyla benzer zamanlara denk geldi. 

Belki de bu durum tesadüf değil. 

Sömürge ülkelerindeki uyanış, kendi kültürlerine ve tarihlerine ilgiyi de besledi. 

Ve böylece Karanlık Çağ miti de büyük bir darbe aldı. 

Bizler artık biliyoruz ki Batı Roma’nın yıkılmasıyla tüm dünya karanlığa gömülmedi. 

7. ve 16. yüzyıllar arasında İslam’ın altın çağı dediğimiz dönemde, medeniyetin soluk ışığı yeniden canlandı. 

Günümüzde Batılı anlayışla konuya yaklaşanların iddia ettiği gibi, sadece antik dünya ile Rönesans arasında köprü olmak vazifesi de görülmedi. 

Bu dönemde bilim, felsefe, tıp, matematik ve astronomi gibi birçok alanda büyük ilerlemeler kaydedildi. 

Beytü’l-Hikme (temsilî)

Antik dünyanın bilgi birikimi işlendi, geliştirildi ve sonraki nesillere bu bayrak devredildi. George Saliba’nın kitabına verdiği isim bu durumu güzel anlatır. “Islamic Science and the Making of the European Renaissance” yani “Avrupa Rönesansını Doğuran İslam Bilimi”. 

Son zamanlarda Karanlık Çağ mitine karşı getirilen itirazlar yüksek sesle dile getiriliyor. 

Ancak bu fikir tüm dünyada öylesine kök salmış durumda ki henüz bu düşünceyi silip atacak kadar kuvvetli değil. 

İtirazımız sadece bu coğrafyada yaşıyor olmamızdan veya göz ardı edilmiş medeniyetimize vefa borcumuzdan da kaynaklanmamalı. 

Her şeyden önce tüm insanlık ve medeniyet geçmişine karşı bir sorumluluğumuz olduğunu unutmamalıyız. 

Avrupamerkezci bakış açısının sunduğu bu fikre karşı çok çalışmak, yeni bir perspektifle dünyaya bakmak, kitaplar yazmak ve yeni nesilleri bu çarpık fikirden uzak yetiştirmek hepimizin görevi.