Elçiler, Casuslar, Seyyahlar: Türklerin Gözüyle Mağrib - I

Araştırmacı Halil Kaya, "Elçiler, Casuslar, Seyyahlar: Türklerin Gözüyle Mağrib" serisinin bu ilk yazısında; Osmanlı elçisi Seyyid İsmail Efendi'nin 1785 yılındaki Rabat sefaretini ve Fas Sultanı ile yaşanan fıkhi-diplomatik gerilimi Fokus+ için kaleme aldı.
dosya-elciler-casuslar-seyyahlar-turklerin-gozuyle-magrib-i.jpg

11.09.2026 - 11:40  |  Son Güncellenme:  14.10.2026 - 15:38

Fıkıh ve Diplomasi: Seyyid İsmail Efendi'nin Fas İmtihanı (1785)

Yıl 1785. Rabat’ta bir cuma günü. Sünne Camii’nde Fas ulema ve fukahasından iki yüzden fazla kişi saf tutmuş. Minberin önünde biri âdet üzere hadis rivayet ediyor. Cihada dair bir hadisten bahsettiği esnada Fas sultanı Mevlay Muhammed b. Abdullah sözü alarak kendi ulemasına hitaben soruyor: “Cezayir ahalisi her türlü fıskı işlemekte, ümmet-i Muhammed’e zulmetmekte, eşraf kızlarını esir gibi satmakta, üstelik geçmişte olduğu gibi zaman zaman Tunus üzerine yürüyüp Müslüman kanı dökmektedir. Bu sebeple bunlar mürted ve kafir hükmünde değil midir?” 

Ulema hep bir ağızdan cevap veriyor: “Neam ya Mevlâna” yani “Evet efendimiz, öyledir”. 

Ardından sultan başını çevirip camideki yabancıya bakıyor. Birkaç gün önce İstanbul’dan I. Abdülhamid’in elçisi olarak padişahın nâmesini takdim etmeye gelmiş Osmanlı elçisi Seyyid İsmail Efendi’den cevap soruyor. 

Sorunun cevabı basit değil. Zira Cezayir bir Osmanlı mülküdür. Ocak, 1671’den beri fiilen “dayı” denilen idarecilerin yönetiminde geniş bir özerkliğe sahip olsa da Cezayirliler hukuken padişahın tebaasıdır. Yani Fas Sultanı, misafir ettiği elçiden, temsil ettiği devletin bir tebaasını iki yüz âlimin önünde tekfir etmesini istemektedir. Bu sahnenin niçin bu kadar yüklü olduğunu anlamak için ise biraz geriye gitmek gerekiyor. Zira Cezayir meselesi, Fas-Osmanlı ilişkilerinin başlangıcından itibaren temel problem olagelmiştir. Hatta bugün dahi Türkiye'nin Fas ile ilişkileri Cezayir gerçeğinden bağımsız ele alınamaz. 

Kâh dostâne, kâh hasmâne Fas-Osmanlı ilişkilerinin seyri 

Osmanlı’nın en geniş sınırlarını gösteren haritaların bazılarında Kuzey Afrika'nın baştan sona dâhil edilmesi hep dikkatimi çekmiştir. Lise Tarih müfredatında da 1578 Vadisseyl Savaşı bir Türk zaferi olarak verilir fakat gerçek şu ki Fas hiçbir zaman fiilen Osmanlı’ya ait olmamıştır. Cezayir, Libya ve Tunus alınıp salyaneli eyaletlere dönüştürülmüş ve Garp Ocakları teşkil edilmiştir. Fas ise bu düzenin dışında kaldı. Buna karşılık iki Müslüman devlet arasında 16. yüzyıl itibarıyla yoğun bir irtibat göze çarpar. İkili ilişkilerin önemli bir kısmını, Osmanlıların mülkü olan Cezayir ile Hz. Hasan’ın soyundan şeriflerin başında olduğu Fas arasındaki sınır meseleleri ve zaman zaman yaşanan çatışmalar oluşturuyordu. İki devlet arasında gidip gelen elçilerin gündemi çoğu kez Cezayir meselesinden ibaretti. Fakat her iki devletin de Avrupalı güçlerle mücadelelerinde sıkıntıya düştükleri 18. yüzyılın ikinci yarısı itibarıyla aradaki irtibatın güçlendiğini, gidip gelen heyetlerin sayısındaki artıştan ve mektuplardaki ifadelerin değişen tonundan anlayabiliyoruz.

Örneğin, 1770’te Rus donanmasının Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Ege Denizi’ne ulaşması ve Çeşme Limanı’nda Osmanlı donanmasını ateş kayıklarıyla yakması, Fas’ın Osmanlılar açısından stratejik önemini artırdı. Çünkü Cebelitarık Boğazı’nı güneyinden tutan Fas, Rusların Akdeniz üzerinden olası başka baskınlarını engelleyebilir, en azından yavaşlatabilirdi. Yahut Osmanlılar böyle olsun istiyordu. 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde, bir taraftan Cezayir meselesi diğer taraftan Rus tehdidi ile alakalı olarak iki devlet de birbirine müracaat eder, yekdiğerinden medet umar hâle geldi. Bu atmosferde gelişen ilişkilerde “uhuvvet-i diniyye” vurgusu göze çarpar. Nitekim Çeşme Baskını’ndan sonra Mevlay Muhammed, Osmanlı Sultanı III. Mustafa’ya kayıplar için bir taziye mektubu ile hatırı sayılır miktarda hediye göndermiş, Sultan Mustafa ise cevabında bu davranışının “İslam kardeşliği”ne çok iyi bir örnek olduğunu belirtmiştir.  

Fakat Cezayir meselesi Fas için hayatiydi. Henüz 1775'te, yani Seyyid İsmail Efendi’nin Fas’a gidişinden on yıl önce, Mevlay Muhammed, ulemasından Cezayir idarecilerinin mürted olduğu ve Hristiyanlardan evvel onlarla savaşılması gerektiğine dair bir fetva istemişti. Dolayısıyla yazının başında tasvir edilen sahne, Osmanlı elçisini sıkıştırmak için spontane biçimde vuku bulmuş bir hadise değil, Fas'ın yıllardır sürdürdüğü resmî pozisyonu Osmanlı elçisine de tasdik ettirme girişimiydi. 

“Zünûb ve meâsi ile ehl-i kıble tekfir olunamaz” 

O sırada Sadaret Kaymakamı olan Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa’nın hususi katiplerinden olan ve esasen ulemadan olduğunu anladığımız Seyyid İsmail Efendi, geride bıraktığı sefaret takririnde 1785’te Fas’a gönderilme sebebini de anlatır. Buna göre Fas Sultanı, Cezayir yönetiminden duyduğu rahatsızlığı Osmanlı yönetimine iletmek üzere İstanbul’a Ebu’l-Kasım ez-Zeyyâni’nin de içerisinde bulunduğu bir heyet gönderir. Osmanlı Devleti de bu heyete karşılık olarak Seyyid İsmail Efendi’yi Fas’a elçi olarak yollar. Getirdiği name-i hümayunda Osmanlı Sultanı, “Cezayirlilerden bazıları şeriata aykırı iş yapıyor olsa bile cihad farizasıyla meşgul oldukları için mazur görülmeleri gerekir” yolunda bir tavsiyede bulunuyor. Seyyid İsmail Efendi’nin zaten bu meseleyle alakalı sıkıştırılacağının tahmin edildiği, hatta belki de bu hassas göreve onun bilinçli olarak seçildiği çıkarımını yapmak mümkün. Bunu İsmail Efendi’nin, Mevlay Muhammed’in Cezayirlilerin mürted sayılıp sayılmaması gerektiğine dair girişte verdiğimiz ve özü itibarıyla fıkhı ilgilendiren sorusuna “zunüb ve meâsi ile ehl-i kıble tekfir olunmaz, amel imandan rükn değildir” şeklinde gayet yerinde bir cevap vermesinden anlıyoruz. Mealen diyor ki Müslümanlar günah işledikleri için tekfir edilemez. Bununla da yetinmeyip cevabını oradaki ulemaya tasdik ettiriyor. Bunun üzerine Fas Sultanı'nın ziyadesiyle canının sıkıldığını ve kendisine bir hafta kadar süreyle iltifat edilmediğini belirtiyor. 

Seyyid İsmail Efendi, devletinin menfaatini zekice muhafaza ettiği gibi Fas Sultanı'nın bozulan moralini de ustaca düzeltiyor. Takririnde belirttiğine göre sultanı teskin etmek için padişahın Cezayirlilere, kendisine nasıl itaat ediyorlarsa Mevlay Muhammed’e de öyle itaat etmelerini emrettiğini aktarıyor. Bununla da yetinmeyip dönüş yolunda bizzat Cezayir'e uğrayarak kendisinin dahi o yolda tembihte bulunacağını vadediyor. Sonrasında sultanın öfkesinin dindiğini ve kendisine karşı olan tavrının da olumlu yönde değiştiğini belirtiyor. Hatta “cihadda kullanmak nasip olsun” diyerek Kaptan Paşa nâmına getirdiği hediye mızrağı takdim edince Mevlay Muhammed de üzerindeki çuha burnusu (kapüşonlu kolsuz üstük) çıkarıp İsmail Efendi'ye hediye ediyor. 

İsmail Efendi oldukça akıllı bir adam. Fas'ta bulunduğu süre içerisinde ciddi analizler de yapıyor. Örneğin, Mevlay Muhammed’in zahiren Osmanlı Devleti’ne ziyadesiyle hürmetkâr olduğunu ve Sultan Abdülhamid dilerse Fas hazinesinden arzu ettiği ne varsa göndermeye hazır olduğunu söylediğini aktarıyor. Ancak Fas Sultanı'nın tavır ve tarzından, kelamının siyak ve sibakından yani bağlamından anladığı bazı gizli niyetleri açıklamayı da görev bildiğini ifade ediyor. 

Peki, nedir bu gizli niyetler? Takririn devamı okununca cevap gayet açık çıkıyor ortaya. 

Fas mimarisini, şehir surlarını ve önünde atlı süvarileri gösteren tarihi gravör çizimi

Mevlay Muhammed, Cezayirlilerin Faslılara reva gördüğü zulmü uzun uzun anlattıktan sonra sözü asıl talebine getiriyor: “Türk Memalikinden asker virilmezse Cezayirli dahi edeplerini takınub Tunus ve Trablus misüllü zulümden ellerini çekerler. Bunların paşaları Türkten olmayub kendü cinslerinden nasb olunsa fukara rahat iderlerdi.” Yani İstanbul, Cezayir’e asker sevkini kesmeli ve ocağın başına Türk değil kendi cinslerinden, yani Arap bir paşa tayin etmelidir, demiş. Bu basit bir şikâyetten öte komşu bir devletin idaresine dair açık bir taleptir. İsmail Efendi de hadiseyi öyle okuyor. Fas Sultanı'nın maksadını takririnde tek cümleyle “arazi-i mağrib zemininde bi'l-külliye mâlik olmak iradesi” şeklinde özetliyor. Hâsılı Mevlay Muhammed’in asıl derdi Cezayirlilerin zulmü değil, Mağrib topraklarının tamamına sahip olmakmış. Elçi bununla da yetinmiyor. Cezayir’den Fas’a sığınmış kimselerle gizlice görüşüp ocak idaresine dair intibalarını öğreniyor ve payitahta bir değerlendirme yazıyor. Değerlendirmesine göre Mevlay Muhammed askeriyle Cezayir üzerine yürüyecek olsa, dışarıdaki kabileler bir yana, ocağın içindeki ahali dahi kendisine tabi olabilir. Zira Cezayirliler kendi idarecilerinden ziyadesiyle rahatsızdır. İsmail Efendi’ye kalırsa Cezayir dayısı ve zabitleri merkezden ziyadesiyle Türk askeri celp ile kaleleri de tahkim etmelidir.  

Elçinin endişesi Cezayir'le de sınırlı kalmıyor. İsmail Efendi, Mevlay Muhammed’in niyetlerini Osmanlı’nın Arap vilayetlerine uzanan geniş kapsamlı bir tasarı olarak okuyor. Gerekçesini ise o zamanki Mekke Şerifi Sürûr b. Müsâid’in Mevlay Muhammed’in damadı, Yemen imamlarının da akrabası olmasıyla izah ediyor. Bu yüzden İstanbul’a yalnızca Cezayir’e destek gönderilmesinin değil, Hicaz ve Mısır ile bağların da kuvvetlendirilmesinin önemini belirtiyor. Hasılı 1785 tarihli bir sefaret takririnde Mağrib’den Yemen'e uzanan bir tehdit tasavvuruyla karşı karşıyayız. 

Acayip bir diyar 

Osmanlı elçisi, Fas’ta bulunduğu müddet boyunca epeyce şaşırıyor. Örneğin Fas sultanlarının divanı sarayda değil, açık arazide kurması, Osmanlılarda asırlardır yerleşmiş ağır protokole aşina bir bürokrat olan İsmail Efendi’yi hayrete düşürüyor. Düşünün ki Sultan atının üstünde, askerler ve devlet ricali çevresinde ayakta olduğu hâlde derdi olan tebaa ellerinde meyve ve yumurta cinsinden hediyelerle gelerek meramını sözlü anlatıyor. Elçi bu usulün “Devlet-i aliyye'nin vesair düvelin kaide ve kanunlarına muvafık” olmadığını kaydediyor. Bu sadelik ve basitlik Osmanlı elçisine pek bir garip geliyor. Hatta sadelik o derece ki sultanı tebaasından ayırt etmeye yarayan iki husus var: ortamda at sırtında olan tek kişi olması ve daima bir hizmetkârı tarafından hükümdarlık alameti olarak başının üzerinde gezdirilen şemsiye, yani çetr. Fakat elçinin asıl garip bulduğu şey bu değil. Mevlay Muhammed, huzuruna çıkan sıradan insanların yalnızca derdini dinlemekle kalmıyor; anne babalarını, çocuklarını, akrabalarını, hepsinin ismini ve hâlini tek tek soruyor. İsmail Efendi bizzat tanık olduğu bu hadiseyi anlatmaya “garabet bundadır ki” diye başlıyor. Topkapı’nın protokol dünyasından gelmiş bir kalem efendisi için hükümdarın tebaasının aile ahvalini tek tek sorması hakikaten tuhaf olsa gerek. 

Mevlay Muhammed’in şahsına dair gözlemleri de benzer tonda taaccüp içeriyor. Memleketinde kimsenin şeriata aykırı hareket etmeye kudreti bulunmadığını, bu sebeple her tarafın mamur olduğunu, hazinesine ve askerine ise diyecek söz olmadığını yazıyor. Buna rağmen sultanın bir ilim talebesi kadar mütevazı olduğunu, vaktini zikir ve ibadetle geçirdiğinden bahsediyor. İsmail Efendi’nin Mevlay Muhammed’den ne derece etkilendiğini bu satırlarda görmek mümkün. Fakat elçimizin takririni onun ardından İstanbul’a gönderilen Faslı elçi Zeyyâni’nin yazdıklarıyla çapraz okumaya tabi tuttuğumuzda İsmail Efendi’yi etkilemek için özel bir çabanın varlığına rastlıyoruz. Mesela bir başka anekdotta, Rabat’ta bulunduğu esnada bir gün kendisinden, Mevlay Muhammed’in yeni inşa ettirdiği müstahkem kaleyi ve askerini temaşa etmesi rica ediliyor. İsmail Efendi burçlardan birine çıkıp aşağıdaki sahrada duran orduyu seyrediyor. Takrirde bu kadarcık aktarılan hadiseye dikkat edilirse elçi kaleye kendi merakıyla çıkmıyor, davet ediliyor. Faslı tarihçi ve elçi Ebu’l-Kasım ez-Zeyyânî’nin aynı sahneye dair naklettiğine göre Mevlay Muhammed, Osmanlı elçisine mahsus bir kuvvet gösterisi tertip edilmesini emretmiş. Kurban Bayramı namazı Rabat'ın biraz dışındaki açık bir alanda kılınacaktır. Bayramlaşmaya gelen asker ve halka, namazgâha giden yolun iki yanına sıra sıra dizilmeleri emredilir ve İsmail Efendi bu safların arasından geçirilir. Zeyyânî açıkça bundan maksadın, Fas ordusunun kuvvetini bu ağır misafire göstermek olduğunu yazıyor. Nitekim İsmail Efendi’nin huzura kabulünün o gün gerçekleşmediğini biliyoruz. Demek oluyor ki merasimin yegâne gayesi gösterinin kendisi. Namazın ardından askerler, üç kez silahlarını ateşliyor, kale ve gemilerdeki topçular da onlara katılıyor. Zeyyânî’nin ifadesiyle topların gümbürtüsüyle âdeta ovalar ve tepeler titriyor.

Peki, bu güç gösterisi işe yarıyor mu? Görünüşe göre evet. İsmail Efendi, İstanbul’a gönderdiği takrirde Mevlay Muhammed’in ordusunun kalabalığından ve hazinesinin zenginliğinden övgüyle söz ediyor.  Kendisinin anlattığına göre Fas Sultanı kadar büyük bir hazineye sahip başka bir hükümdar yok. Gariptir; usulünü kendi devletinin kaidelerine aykırı bulduğu bir memleketin kuvveti hakkındaki kanaatini, yine o usulün sahnelenmesinden devşiriyor.

İsmail Efendi bu satırları yazarken Osmanlı Devleti’nin 1780’lerin ortasındaki hâlini düşünüyor olmalı. Bir tarafta Avusturya, diğer tarafta Rusya ve ortada bu tehditlere karşı koyacak maddi imkândan yoksun bir devlet hazinesi. Jeopolitik tehditlere ve devletinin çıkarlarına dair rasyonel analizler yapan bir elçinin bu uzak ve bir o kadar acayip diyardaki sultanın ordusuna ve hazinesine dair böylesine hayranlıkla yaptığı aktarımın merkeze ince bir mesaj taşıdığını da söylemek mümkün olsa gerek. 

Elçinin dikkatini çeken bir husus daha var ki en manidarı da budur. Fas’ın kuzey bölgesinde bulunan Tetvan İskelesi'nde dört aydan fazla kaldığı müddet içinde Hristiyan devletlerin konsolos ve elçilerinin tavırlarını süzüyor ve hepsinin Mevlay Muhammed’e itibar ettiğini, sözünü dinlediğini fark ediyor. Kendi devletinin Avrupa karşısında mevzi kaybettiği bir çağda, Mağrib’in batı ucundaki bu sultanın Avrupalılarla arasının iyi olması, elçi için merkeze aktarılmaya değer bir bilgidir. Hakikaten İsmail Efendi doğru analiz etmiştir. Mevlay Muhammed döneminde savaşların yerini ticari ve diplomatik açılımlar almıştır. Dolayısıyla kendisi, modern Fas’ın mimarlarından kabul edilir. 

İşte İsmail Efendi’nin gördüğü Fas böyle bir yer. Usulü acayip, sultanı mütevazı ve âlim, askeri kalabalık, hazinesi dolu, Avrupalılarla arası iyi. Ve tam da bu sebeplerden ötürü dikkatle izlenmesi gereken bir sınır komşusu. Kanaatimce bu ikilik takririn en dikkat çekici tarafıdır. Aynı metinde hem hayranlık hem ihtiyat var.  

İsmail Efendi’nin sefaret takririnin esas kıymeti, ihtiyata binaen yaptığı değerlendirmelerin isabetindedir. Hakikaten tarih boyunca Fas'ın Osmanlılarla ilişkisi büyük oranda Cezayir üzerinden, Cezayir’den dolayı ya da Cezayir’e rağmen yürütülen bir ilişki olagelmiştir. Deyim yerindeyse Fas için fitnenin evveli de ahiri de Cezayir’dir. Bugün dahi iki ülke sık sık savaşın eşiğine gelmekte, tarihî ve siyasi meselelerini bir türlü çözememektedir. Bu durum, Türkiye’nin hem Fas hem de Cezayir’le aynı anda çok iyi ilişkiler geliştirebilmesinin önüne geçmektedir. Bir yönüyle, elçinin iki buçuk asır evvel işaret ettiği sorun hâlâ canlılığını sürdürmektedir.   

Seyyid İsmail Efendi’nin elçiliğinden iki yıl sonra Osmanlı'nın Rusya ile ikinci büyük savaşı patlak verecek ve İstanbul yeniden Fas’ın kapısını çalacaktır. Bu defa gönderilen elçi değişse de Cebelitarık Boğazı'ndan geçmesi muhtemel Rus gemileri tehdidi de, Mevlay Muhammed’in Cezayir’e kini de değişmemiş olacaktır. 

Kaynakça

Abderrahmane El Moudden, Sharifs and Padishahs: Moroccan-Ottoman Relations from the 16th through the 18th Centuries, doktora tezi, Princeton University, 1992. 

Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, yay. Bekir Sıtkı Baykal, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1992. 

Güler Bayraktar, "Tarihte Osmanlı-Fas İlişkileri, Seyyid İsmail Efendi'nin Sefâret Takrîri", Türkler, C. 12, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002. 

Nazire Karaçay Türkal, 18. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı-Fas İlişkileri: Seyyid İsmail ve Ahmed Azmi Efendilerin Fas Elçilikleri (1785-1788), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Trabzon, 2004. 

Peter Kitlas, "Al-Miknāsī's Mediterranean Mission: Negotiating Moroccan Temporal and Spiritual Sovereignty in the Late Eighteenth Century", Mediterranean Studies, 23/2 (2015).  

Seyyid İsmail Efendi'nin Fas Sefaret Takriri, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, E. 4994.