Trump’ın Göçmen Politikası Haklı Olabilir mi?

Araştırmacı Ahmet Ziya Gökalp, Donald Trump’ın göçmen politikalarını teknolojik dönüşüm ve ekonomik paradigma değişimi bağlamında Fokus+ için kaleme aldı.
Ahmet-Ziya-Gökalp
Trump%E2%80%99%C4%B1n-G%C3%B6%C3%A7men-Politikas%C4%B1-Hakl%C4%B1-Olabilir-mi-.jpg

08.08.2025 - 14:31  |  Son Güncellenme:  22.08.2025 - 10:43

Donald Trump'ın başkanlık dönemlerinde şekillenen ve bugün hala Amerikan siyasetini derinden etkileyen sert göçmen politikaları, insan hakları perspektifinden yoğun eleştirilere maruz kalıyor. Ancak teknolojik gelişmelerin neden olduğu yeni gerçekler ve ekonomik paradigmanın "küçük ölçekli, yüksek değerli" modele evrilişinin ışığında Trump politikalarının ayakları, haklılık zeminine basıyor olabilir. Özellikle yapay zeka (AI), robotik ve otomasyondaki sıçramalarla birlikte kökten dönüşen ekonomik yapı ve iş gücü piyasası, yarının dünyası hakkında güçlü bir mesaj içeriyor.

Teknolojik devrimin iş gücü piyasasında yarattığı sismik kayma ve yeni gerçeklik

Endüstri devrimlerinin tarihi, teknolojik sıçramaların emek talebini pozitif yönde etkilediğini gösterir. Ancak yapay zeka ve robotik devrimi, öncekilerden niteliksel bir farklılık taşıyor. Artık sadece kas gücü değil bilişsel yeteneklerin önemli bir kısmı da otomasyona açılıyor. Depo lojistiğinde otonom robotlar, müşteri hizmetlerinde gelişmiş sohbet botları, finansal analizde makine öğrenimi algoritmaları, hatta tıbbi teşhiste derin öğrenme sistemleri, insan emeğinin geleneksel alanlarını hızla istila ediyor. Bu durum, iktisatçıların "teknolojik işsizlik" dediği fenomenin tarihte görülmemiş ölçekte gerçekleşme potansiyelini barındırıyor.

Ekonomik büyüme ve üretkenlik artışı, geçmişe kıyasla katlanarak daha az sayıda insanla sağlanabilir hale geliyor. Bu radikal dönüşüm, Trump'ın "ülkeyi geri kalmışlıktan koruma" ve "kaynakları koruma" retoriğini teknolojik bir temele oturtuyor. Savı açık: Kontrolsüz, kitlesel düşük vasıflı göç, artık ekonomik bir zorunluluk değil; sosyal refah sistemlerine aşırı yük bindiren, düşük ücretli sektörlerde ücret baskısı oluşturan ve otomasyon yatırımlarını geciktiren bir yük haline gelmiştir. Teknoloji, verimlilik patlamasına neden olurken bu verimliliğin getirilerinin topluma yayılması için göçün sıkı kontrolü, ön koşuldur. Bu görüş, Karl Marx'ın "makinelerin emeğin yerini alması" teorisinin 21. yüzyıldaki tezahürünü hatırlatırken, Joseph Schumpeter'in "yaratıcı yıkım" kavramını da akla getiriyor. Teknoloji eski ekonomik modelleri (kitlesel düşük vasıflı işgücü ihtiyacı dahil) yok ederken, yeni bir paradigma yaratmaktadır. Trump politikaları, yıkım sürecinde kontrolü sağlamaya çalışan proaktif bir hamle olarak yorumlanabilir.

“Küçük Ölçekli, Yüksek Değerli” modelin yükselişi

20. yüzyılın dev sanayi kompleksleri ve katmanlı bürokrasileri, yerini giderek daha çevik yapılara bırakıyor. Bu "küçük ölçekli, yüksek değerli" modelin en çarpıcı örnekleri, teknoloji sektöründe görülüyor. Milyarlarca kullanıcıya hizmet veren bir sosyal medya devi, bunu on binlerce çalışanla yönetebiliyor. Dünyayı değiştiren bir yazılım platformu veya AI araştırma laboratuvarı, nispeten küçük bir grup seçkin mühendis, veri bilimci ve araştırmacıyla muazzam bir ekonomik ve sosyal etki oluşturabiliyor. Ancak bu trend sadece "yeni ekonomi" ile sınırlı değil. Geleneksel sektörlerdeki dev şirketler bile rekabet baskısı ve verimlilik arayışıyla insan kaynaklarında önemli küçülmelere gidiyor. Otomasyon ve dijitalleşme, geniş ofis alanlarını ve katmanlı yönetim yapılarını gereksiz kılıyor.

Yeni paradigma, iş gücü piyasasında radikal bir kaymaya işaret ediyor: Kitlesel, düşük vasıflı işçi talebi keskin bir düşüş yaşarken; nitelikli, yüksek becerili, yenilikçi ve teknolojiye hakim bireylere olan talep kritik önem kazanıyor. Peter Drucker'ın "bilgi işçisi" kavramı ve "insan sermayesi" teorisinin öncülerinden Gary Becker'in vurguları, tam da bu noktada anlam kazanıyor. Ekonomik değer oluşumunun anahtarı, fiziksel emekten ziyade, bilgi, yaratıcılık ve problem çözme becerisi haline gelmiştir. Trump'ın politikalarının odağı bu yeni gerçekliği yansıtır: Sınırda katı önlemler (duvar inşası, hızlandırılmış sınır dışı, sınır güvenliğine askeri takviye), geçici koruma statülerinin sonlandırılması çabaları ve doğum turizmiyle mücadele, açıkça kitlesel düşük vasıflı göçü sınırlamayı hedefler. Buna karşılık, politika yüksek vasıflı göçmenlere (H-1B gibi vize kategorileri, araştırmacılar için yollar) kapıyı tamamen kapatmaz, hatta bazı alanlarda bu akışı sürdürmeye çalışır.

Yeni ekonomi, sınırlı sayıda "en iyi ve en parlak" bireyin büyük değerler doğurabileceği bir ortam sunarken, kontrolsüz kitlesel göç, bu yeni modelde artık ekonomik bir faydadan çok, sosyal maliyetler (eğitim, sağlık, konut baskısı) ve potansiyel sosyal uyumsuzluklar getirir. Adam Smith'in "görünmez el" metaforu, burada piyasa güçlerinin kaynakları (bu durumda insan kaynağını) en verimli oldukları yere yönlendirdiği şeklinde yorumlanabilir. Teknoloji, düşük vasıflı emeğin verimliliğini düşürürken, yüksek vasıflı emeğin değerini artırmaktadır. Politikalar, piyasanın bu sinyaline uyum sağlama çabası olarak görülebilir.

Sosyal sermaye ve ulusal kimliğin korunması kaygıları

Teknolojik ve ekonomik argümanların yanı sıra Trump'ın politikalarının altında yatan diğer bir sosyolojik ve kültürel gerekçe, hızlı demografik değişimin toplumsal dokuyu zayıflatacağı ve ulusal kimliği aşındıracağı korkusudur. Bu kaygı, sosyal sermaye (toplumsal güven, normlar, ağlar) kavramını önemseyen düşünürlerin endişeleriyle örtüşür. Robert Putnam'ın araştırmaları, etnik ve kültürel çeşitliliğin kısa vadede sosyal sermaye ile toplumsal güveni azaltabileceğini; entegrasyonun zaman aldığını göstermiştir. Francis Fukuyama'nın "güven" ve "sosyal sermaye"nin refah ve demokratik istikrar için vazgeçilmez olduğu yönündeki vurguları da bu tartışmada yer bulur. 

ABD Başkanı Donald Trump

Trump'ın "ülkenin karakterinin değişmesi" ve "tanınmaz hale gelmesi" yönündeki açıklamaları, bu sosyolojik gerçekliğin siyasi bir ifadesidir. Bu bakış açısına göre, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, bir toplumun sağlıklı işleyebilmesi, ortak değerler, dil, tarih anlayışı ve sosyal normlar etrafında paylaşılan kimlik gerektirir. Hızlı ve büyük ölçekli demografik değişimler, bu paylaşılan alanı zorlar, toplumsal gerilimleri artırır, kaynaklar (özellikle eğitim, sağlık, konut) üzerinde baskı oluşturur ve uzun vadede sosyal uyum ile dayanışmayı tehdit eder. Max Weber'in "devlet" tanımındaki meşru şiddet tekeli vurgusu, sınır kontrolünün ulus devletin temel bir işlevi olduğu argümanını desteklemekte. Politikalar, sınırlı kaynaklar ve sınırlı sosyal entegrasyon kapasitesi düşünüldüğünde, göçün mutlaka kontrollü, kademeli ve ulusal çıkarlarla uyumlu olması gerektiği savına dayanıyor.

Geleceğin işgücü piyasasında ikilem

Yapay zeka ve otomasyon, mevcut işlerin önemli bir kısmını yok ederken (Schumpeter'in "yaratıcı yıkım"ı), aynı zamanda yeni ve genellikle yüksek vasıf gerektiren iş alanlarına da kapı aralıyor: Yapay zeka uzmanları, veri bilimcileri, robotik mühendisleri, siber güvenlik analistleri, biyoenformatikçiler.  

ABD'nin teknolojik ve ekonomik liderliğini sürdürebilmesi için bu "yüksek değerli" göçmenlere olan ihtiyacı devam ediyor, hatta artıyor. Teknolojik ilerlemenin itici gücü, tam da bu insan sermayesine bağlıdır. Trump'ın politikalarının en büyük eleştiri noktalarından biri, düşük vasıflı göçü engellerken kritik yüksek vasıflı göçmen akışını da dolaylı olarak baltalama riski taşımasıdır. Belirli ülkelere yönelik seyahat yasakları, vize başvurularında artan belirsizlik ve sıkı incelemeler, "ideolojik tarama" söylemleri ve genel olarak düşmanca algılanan göçmen karşıtı retorik, dünya çapındaki en parlak beyinlerin, araştırmacıların ve girişimcilerin ABD yerine Kanada, Avustralya, Almanya veya Singapur gibi daha davetkar ortamları tercih etmesine yol açabilir. Bu "beyin göçü" kaybı, teknolojiye dayalı ekonomik büyüme hedefleriyle doğrudan çelişir ve ABD'nin uzun vadeli rekabet gücünü zayıflatır. Politikanın başarısı ve haklılığı, sadece istenmeyen göçü engelleyerek değil aynı zamanda geleceğin ekonomisi için hayati öneme sahip olan küresel yetenekleri çekmeyi ve elde tutmayı başarmasına bağlı olacaktır.

Teknolojik zorunluluklar ve ekonomik verimlilik argümanları ne kadar güçlü olursa olsun, göçmen politikalarının değerlendirilmesinde etik boyut ve insan onuru, merkezi bir yer tutmalıdır. Mülteci statüsü arayanlar, şiddet ve zulümden kaçanlar, umut ve daha iyi bir yaşam peşinde olan bireylerin durumu, salt kontrol ve verimlilik mantığıyla çözülemez. Ailelerin sınırda ayrılması, çocukların gözaltı merkezlerinde tutulması, insani koruma ihtiyacındaki kişilerin geri gönderilmesi gibi uygulamalar, insan hakları hukukunun ve temel ahlaki değerlerin ciddi ihlalleri olarak görülür. John Rawls'un "adalet teorisi" ve özellikle "cehalet örtüsü" ardında alınacak kararların, toplumun en dezavantajlı üyelerini koruyacak şekilde olması gerektiği ilkesi, göçmen politikalarının etik değerlendirmesinde kritik bir ölçüttür: Politikalar, en savunmasız olanları koruyor mu yoksa onları daha kırılgan hale mi getiriyor?

Nitekim teknolojinin sunduğu kontrol imkanları, insancıl, adil ve etkin bir göç yönetim sistemi kurmak için de kullanılabileceğini göstermekte. Biyometrik verilerle kimlik doğrulama, dijital sınır izleme sistemleri, uzaktan vize görüşmeleri, sığınma başvurularının hızlandırılmış dijital değerlendirmesi gibi araçlar, sınır güvenliğini sağlarken insani işlemleri kolaylaştırmak için kullanılabilir. Sınır güvenliği uğruna insan onuru feda edilmemelidir. Politikanın meşruiyeti için bu etik sınırlara saygı gösterilmesi önem arz etmektedir.

Sonuç yerine

Donald Trump'ın göçmen politikaları, içinden geçmekte olduğumuz teknolojik devrimin yarattığı radikal verimlilik artışı ve ekonomik yapının "küçük ölçekli, yüksek değerli, az insan kaynaklı" modele doğru evrilmesi bağlamında değerlendirildiğinde, koşullu bir haklılık zemini kazanıyor. Bu yeni gerçeklik, 20. yüzyılın sanayi ekonomisinin kitlesel düşük vasıflı iş gücü ihtiyacını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla kontrolsüz göçü salt bir ekonomik gereklilik olarak görmek yerine sosyal refah sistemlerine ek yük bindiren, düşük ücretli sektörlerde ücret baskısı yaratan, otomasyon yatırımlarını geciktiren ve sosyal entegrasyon kapasitesini zorlayan bir unsur olarak değerlendirmek mümkündür. Schumpeter'in "yaratıcı yıkım" süreci, eski ekonomik modelin göç ihtiyacını yok etmiş, Drucker ve Becker'in vurguladığı "bilgi işçisi" ve "nitelikli insan sermayesi"ne dayalı yeni bir paradigmayı öne çıkarmıştır. Trump'ın "ülkeyi koruma" ve "kontrolü sağlama" retoriği, bu derin dönüşümle birleştiğinde, eleştirilere rağmen meşruiyet kazanmaktadır. Politikalar, muhakkak ki teknoloji çağının şekillendirdiği yeni gerçekliğin gerekliliklerine uyum sağlamak zorundadır.