“Siyonist Hareket, İsrail ve Şiddet”: Kurumsallaşan Baskının Anlatısı
13.02.2026 - 17:52 | Son Güncellenme: 13.02.2026 - 18:05
Özellikle Batı dünyasında hakim olan siyasi ve medya söylemi, İsrail’in uyguladığı şiddeti çoğu zaman güvenlik gerekçeleriyle açıklanan, geçici koşullara bağlı istisnai bir davranış olarak ele alma eğilimindedir. İsrail, şiddet kullanımını genellikle “meşru müdafaa hakkı” ya da “süregelen bir çatışmanın yönetimi” çerçevesinde sunar. Ancak şiddeti düşünsel, siyasi, ideolojik ve dini kökenlerinden koparan bu bakış açısı, İsrail şiddetinin sürekliliğini, yoğunluğunu ve zaman içinde kendini yeniden üretme kapasitesini açıklamakta yetersiz kalmakta. Tam da bu noktada The Zionist Movement, Israel and Violence (Siyonist Hareket, İsrail ve Şiddet) kitabının önemi ortaya çıkıyor.
Kitap, yaygın bakış açısını ters yüz eden farklı bir perspektif sunarak, İsrail’in kendi anlatısını kökten sorguluyor. Eser bütünüyle, Siyonist hareketin Batı merkezli yerleşimci-sömürgeci bir proje olduğu tezine dayanıyor. Bu teorik çerçeve olmadan Siyonist hareketi anlamanın mümkün olmadığı savunuluyor. Bu nedenle kitap, şiddeti siyasal başarısızlığın ya da müzakerelerdeki çıkmazın bir sonucu olarak görmüyor, aksine onu Siyonist projenin yapısal bir bileşeni olarak ele alıyor. Çok sayıda akademik katkı üzerinden kitap, Siyonizm–şiddet ilişkisini yalnızca askeri pratik düzeyinde değil, bilgi üretimi, söylem, etik ve uluslararası hukuk boyutlarıyla birlikte inceliyor. Kitap, okuyucuyu daha derin olan şu soruyla karşı karşıya bırakıyor:
Siyonizm ve İsrail kimliği nasıl anlaşılabilir? Şiddet, kuruluşundan bu yana, İsrail'in hedef aldığı Filistinliler ve diğerler topluluklara başa çıkmada nasıl meşru, hatta doğal bir araç haline geldi?
Siyonist şiddet: Tarihsel kuruluş ile yerleşimci-sömürgeci mantık arasında
Profesör Dr. Berdal Aral, kitabın bu ilk bölümünde Siyonist şiddete dair derinlikli bir tarihsel okuma sunuyor. Aral’ın çıkış noktası temel bir varsayıma dayanıyor: Siyonist şiddet, Filistin–İsrail çatışmasının sonradan ortaya çıkan bir sonucu ya da değişken güvenlik koşullarının dayattığı zorunlu bir davranış değildir. Aksine, şiddet modern Avrupa bağlamında şekillenen Siyonist hareketin kuruluş mantığının içine işlemiştir. Yahudi devleti fikri, daha en başından yerli nüfusun dışlanması ve yerinden edilmesi düşüncesi üzerine inşa edilmişti. Bu nedenle şiddet, Siyonistler açısından zorunlu bir tercih değil, 18. yüzyılın sonlarından itibaren Filistin’e göç eden Siyonist grupların dayattığı temel bir araç oldu.
Şiddet, Siyonist hareket için özellikle yerli halkı topraklarından sürme yönünde siyasal ve yerleşimci hedeflere ulaşmanın başlıca aracı haline geldi. Bahsi geçen süreç, özellikle Doğu Avrupa ve diğer Avrupa ülkelerinden gelen Yahudi göçmenlerin sayısı arttıkça belirginleşmiş, Filistinliler Siyonist niyetleri daha net görmeye başlamıştır. Bu çerçevede Nekbe (Büyük Felaket), uzun süreli bir yapısal şiddet rejiminin başlangıç noktası olarak ortaya çıktı. Şiddet, işgal, yerleşim, zorla tehcir ve kuşatma yoluyla kendini sürekli yeniden üretmiş, Filistin toplumunu maddi, psikolojik ve bilişsel olarak parçalamayı hedeflemiştir. Böylece şiddet geçici bir istisna olmaktan çıkıp kalıcı bir siyasi dil haline gelmiştir. Bu bağlamda Aral, 1948 tarihli Nekbe’yi yeniden yorumlayarak, onu tamamlanmış bir tarihsel olay ya da savaşın tesadüfi bir sonucu olarak ele almayı reddediyor. Bunun yerine Nekbe’yi, zaman içinde farklı biçimlerde kendini yeniden üreten uzun soluklu bir “yapısal şiddet” sürecinin başlangıç noktası olarak sunuyor.
Gözden Kaçmasın
Bu perspektife göre Nekbe, yalnızca kitlesel bir sürgün değil, daha sonraki politikaların prototipi oldu. Söz konusu politikalar arasında askeri işgal, yerleşimci yayılmacılığı, zorla yerinden etme, kuşatma ve Filistin toplumunun toplumsal ile ekonomik dokusunun parçalanması yer alıyor. Aral’a göre tüm bu uygulamaları birleştiren sabit mantık şudur: Gerçekliği demografik ve siyasal olarak yeniden şekillendirmek için şiddeti araçsallaştırmak ve bunu Filistinlilerle ilişkilerin kalıcı dili haline getirmek. Dolayısıyla Siyonist şiddetini anlamak, onu geçici ya da istisnai bir uygulama değil, kurucu bir yapı ve süreklilik arz eden bir eylem olarak kavramayı gerektirir. Kitabın Filistin’in Yasını Tutmak ve Yerleşimci Sömürgecilik isimli ikinci bölümüne ise Dr. Quraysha Ismail Sooliman, Siyonist şiddetini anlamanın, Siyonizmi yerleşimci sömürgeciliği çerçevesine yerleştirmeden mümkün olmadığı yönünde merkezi bir tez ele alıyor.
Bu, yalnızca mecazi bir benzetme ya da ahlaki bir niteleme değil, Siyonist projeye kuruluşundan itibaren yön veren dışlama ve yerinden etme mantığını açıklayan tarihsel ve yapısal bir analizdir. Sooliman, Siyonist şiddeti Filistin direnişine bir tepki olarak değil, demografik yer değiştirme sürecinde temel bir araç olarak yorumluyor. Ardından bu mantığı ABD, Avustralya, Kanada ve Güney Afrika gibi tarihsel örneklerle karşılaştırıyor. Bu deneyimlerde amacın, yerli halkları “yönetmek” ya da onlarla birlikte yaşamak değil, onları yerlerinden etmek ve durumu coğrafi ile siyasi olarak yerleşimciler lehine yeniden şekillendirmek olduğunun altını çiziyor.
İşaret edilen yaklaşımın önemi yalnızca açıklayıcı olması değildir. Aynı zamanda Filistin direnişini bir “güvenlik tehdidi” değil, meşru bir özgürlük mücadelesi olarak yeniden tanımlar. Dar siyasi hesapların ötesine geçen küresel bir dayanışmanın önünü açar ve Filistin’i sömürgeciliğe karşı daha uzun bir direniş tarihine bağlar. Böylece yerleşimci şiddetin yapısal meşruiyetini sorgular.
Teoloji ve terör: Şiddetin meşru ve zorunlu olarak yeniden üretimi
Öte yandan Omar Fili, Siyonist şiddetin süreklilik ve yenilenme kapasitesini mümkün kılan daha derin yapıyı inceleyerek, Siyonist projede din–siyaset ilişkisini “siyasal teoloji” kavramı üzerinden analiz ediyor. Fili’ye göre Siyonizm, kendini modern Avrupa bağlamında doğmuş laik bir ulusal hareket olarak sunsa da dinle bağını koparmamış, aksine dini söylemi seçici biçimde kullanarak devleti kutsallaştırmıştır. Fili, kutsal ile siyasal arasındaki bu iç içe geçişin tesadüfi olmadığını, aksine Siyonist söylemin kurucu sütunlarından birini oluşturduğunu ortaya koyuyor. Buna göre kurtuluş vaatleri ve kaderci vizyonlar taşıyan dini ve tarihsel anlatılar, modern bir siyasi projeye entegre edilerek, bunun sonucunda İsrail devleti sıradan, sorgulanabilir bir siyasal yapı olarak değil, ilahi-tarihsel iradenin gerçekleşmesi olarak sunulmuştur.
Böylece devletin uyguladığı şiddet, eleştirilebilir bir siyasal araç olmaktan çıkarak tarih, kader ve görev adına meşrulaştırılan bir eyleme dönüşmüştür. Şiddet artık bir egemenlik tercihi değil, “varoluşsal bir zorunluluk” olarak yeniden çerçevelenmiştir. Buradaki tehlike, yalnızca dini araçsallaştırılmasında değil, onu sekülerleştirerek modern devlet yapısının içine yerleştirmesinde yatıyor. Kutsal olan, açıkça dini görünmeden devletin işleyişinde etkin hale geliyor. Fili’nin gösterdiği gibi Siyonizm şiddetini doğrudan dini doktrin adına değil, “ulus”, “güvenlik” ve “tarihsel hak” gibi görünüşte laik kavramlar adına uyguluyor. Ancak bu kavramlar, derin teolojik anlamlarla yüklü ve devlete özel bir ahlaki dokunulmazlık sağlar. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Dr. Selman Emre Gürbüz, şiddetin nasıl gerçek bir sorgulamaya tabi tutulmadan sürdürülebildiğini açıklayan bilgi çerçevesini ele alıyor ve bu bağlamda doğrudan Uluslararası İlişkiler disiplinini eleştiriyor.
Gürbüz’e göre Siyonist projenin gücü yalnızca askeri kapasitesinden ya da siyasi nüfuzundan değil, dünya kamuoyunun Filistin–İsrail çatışmasını nasıl kavradığını şekillendiren kuramsal altyapıdan, özellikle de Batı merkezli akademiden besleniyor. Oysa Uluslararası İlişkiler alanının temel görevi dünyadaki olguları açıklamak ve eleştirel biçimde incelemekken, disiplin çoğu zaman Filistin’i sömürge bağlamından koparan teorik yaklaşımlar üretmiştir. Bu yaklaşımlar çatışmayı iki “eşit taraf” arasındaki simetrik bir anlaşmazlık olarak yeniden çerçeveleyerek Filistin’i görünmez kılmakta ya da etkisizleştirmektedir. Gürbüz, bu bilgisel silme (epistemik silme) ile İsrail’in uluslararası düzeyde sahip olduğu siyasi ve diplomatik koruma arasında doğrudan bağ kuruyor.

Akademik söylemde şiddetin doğru şekilde adlandırılmaması, siyasi aktörlerin aynı anlatıları uluslararası kurumlarda kolayca yeniden üretilmesini mümkün kılıyor, teorik ve siyasi koruma arasında bir tür paralellik yaratıyor. Sonuç olarak bilgi, potansiyel bir eleştiri aracı olmaktan çıkarak mevcut güç düzenini pekiştiren daha geniş bir iktidar yapısının parçası haline geliyor, statükonun dönüşümünden ziyade sürekliliğine hizmet ediyor. Dr. Fadi Zatari de “terörizm” kavramını tarafsız bir hukuki tanım olarak değil, çağdaş Siyonist şiddetin yapısında merkezi bir söylemsel araç olarak ele alıyor. Zatari’ye göre bu kavram şiddeti anlamak ya da sınırlamak için değil, aksine seçici biçimde kullanılarak Filistin direnişini suçlu ilan etmek, onu her türlü siyasi ve özgürlükçü içerikten arındırmak için kullanılıyor. Buna karşılık İsrail’in uyguladığı terör, “güvenlik gerekliliği” ya da “ahlaki bir zorunluluk” şeklinde yeniden tanımlanıyor.
Gazze örneğinde bu kavramsal tersyüz etme açıkça görünür hale geldi, “terörizm” artık eylemi tanımlayan bir kavram olmaktan çıkıp meşruiyet üreten bir mekanizma haline geldi. Yaygın bombardıman, altyapının sistematik yıkımı, soykırım, aç bırakma ve kuşatma politikaları “meşru müdafaa hakkı” olarak sunulurken, Filistinliler siyasi eylem veya direniş hakkından tamamen mahrum bırakıldı. Bu kavramın işlevsel kullanımı, uluslararası ahlaki düzenin derin bir çarpıklığını açığa çıkarıyor. Burada dil, şiddeti sorgulayan değil, onu aklayan bir araca dönüşüyor.
Filistin’in bilgisel olarak silinmesinden askeri yıkımın meşrulaştırılmasına
Kitap daha sonra meselenin en çıplak yüzü olan askeri pratik düzeyine geçiyor. Askeri doktrin, şiddet denkleminin acımasız uygulaması olarak bu çerçeveye yerleştiriliyor ve bu bağlamda “Dahiya Doktrini” çarpıcı bir örnek olarak öne çıkıyor. Bu bölüm, İsrail askeri doktrininin Filistin toplumunu müzakere edilebilecek ya da siyasal olarak tanınabilecek bir özne olarak görmediğini, aksine ezici güçle boyun eğdirilmesi gereken bir kitle olarak değerlendirdiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle sivillerin ve altyapının hedef alınması, geniş çaplı yıkım ve zorla yerinden etme istisna değil, operasyonel norm haline gelmiştir. Bahsi geçen uygulamalar “caydırıcılık” adı altında sunulsa da özünde uluslararası hukuk ve savaş etiğiyle çelişen sistematik bir toplu cezalandırma eylemleridir. Dikkat çekilen perspektifte savaş artık geçici bir olay ya da baskı aracı değildir, siyasetin doğrudan uzantısıdır. Amaç, yalnızca Filistin’de değil, tüm bölgede caydırıcı bir model yaratacak şekilde toplumsal ve demografik gerçekliği zorla yeniden şekillendirmektir. Böylece sahadaki yıkım ile bilgideki silme aynı mantığın iki yüzü haline gelir.
Sundus Aladra ise, kitabın son bölümlerinden birinde şiddetin söylemsel boyutunu inceliyor. 7 Ekim 2023 sonrası İsrail medyasında üretilen anlatıları çözümleyerek, uydurma iddiaların nasıl sahte bir ahlaki uzlaşma yaratmak için kullanıldığını gösteriyor. Bu uydurmalar tekil yalanlar değildir, kitlesel öldürme ve yıkımı meşrulaştıran siyasi bir araçtır. İsrail’in işlediği suçlar “savunma” olarak çerçevelenirken, mağdur fail gibi sunulmaktadır. Aladra, söylemsel şiddetin fiziksel şiddetten ayrı olmadığını, tam tersine ona zemin hazırladığını vurguluyor. Bu bağlamda bir taraf “tehdit” ya da “insanlık dışı” olarak resmedildiğinde, ona karşı güç kullanımı kamuoyu nezdinde daha kabul edilebilir hale geliyor ve İsrail eleştiriye daha az maruz kalıyor. Dolayısıyla medya anlatıları yalnızca şiddeti sonradan meşrulaştırmaz, aynı zamanda yanlış bir ahlaki uzlaşma yaratarak şiddetin baştan gerçekleşmesine izin veren ortamı üretir.

Aladra’ya göre Siyonist şiddeti anlamak, söylemi yalnızca onu betimleyen bir çerçeve olarak değil, bu şiddetin kuruluşunda ve sürekliliğinde etkin bir unsur olarak ele almayı gerektirir. Ona göre araçsallaştırılmış kurgu, bilgi ve medyanın kamuoyu algısını yeniden şekillendirmek, şiddet içeren politikaları haklı çıkarmak ve bunları mantıklı veya gerekli görünen eylemlere dönüştürmek için kullanıldığı daha geniş bir sistemin parçasıdır. Bu nedenle söylemin sorgulanması, şiddetin sorgulanmasının temel koşulu haline gelir. Çünkü anlatı üzerindeki denetim, çoğu zaman dünyanın olup biteni nasıl anlayacağını da belirler.
Siyonist hareketin kurucu mitleri: Meşruiyet üretimi ve projenin tahkimi
Söz konusu kitap, çatışma anlatısını inşa eden Siyonist mitler üzerine yaptığı değerlendirmeyle sona eriyor. Prof. Dr. Sami A. Al-Arian, bu mitlerin birbirinden bağımsız işlemediğini, tersine tutarlı bir düşünsel sistem oluşturarak meşruiyeti sürekli yeniden ürettiğini belirtiyor. Bu anlatılar, projeye hizmet edecek şekilde tarihi yeniden yorumlayarak, bugünü doğal veya savunmacı bir sonuç olarak haklı çıkarıyor. Aynı zamanda İsrail’i ahlaki ile hukuki sorgulamadan koruyor. Siyaset, medya ve akademide tekrar edildikçe, bu anlatılar küresel bilinçte yerleşik “gerçekler” haline geliyor. Bu nedenle Al-Arian’a göre bu mitlerin çözülmesi yalnızca akademik bir çaba değildir. Aynı zamanda çatışmanın doğası, adaletin sınırları ve gelecekteki değişim imkanları üzerine uluslararası tartışmayı yeniden açmanın zorunlu bir kapısıdır.
Al-Arian, onlarca yıl boyunca Siyonist projenin uluslararası meşruiyetinin üzerine inşa edildiği 15 ana mit bulunduğunu savunuyor. En önemli anlatılardan biri, Filistinlilerin 1948’de kendi istekleriyle göç ettikleri iddiasıdır. Oysa bu göç, Siyonist milislerin yürüttüğü askeri harekatlar ve işledikleri katliamlarla doğrudan bağlantılıdır. Bir diğer temel anlatı, İsrail’in girdiği tüm savaşların daima savunma amaçlı olduğu iddiasıdır. Bu söylem, çatışma denklemini tersine çevirerek mağduru tehdidin kaynağına dönüştürmektedir. Al-Arian’a göre bu mitlerin asıl tehlikesi, her birinin ayrı ayrı içeriğinde değil, tarihi yeniden yorumlayan, bugünü meşrulaştıran ve projeyi hesap verebilirlikten koruyan tutarlı bir anlatı üretme kapasitelerinde yatmakta.
Bu söylemlerin siyaset, medya ve akademide sürekli tekrarlanması, onları küresel bilinçte yerleşik “gerçekler” haline getirmekte; böylece mevcut politikaların sürdürülmesi için dolaylı bir ahlaki ve hukuki kılıf yaratmaktadır. Al-Arian, bu projenin dayandığı temelleri uzun vadede zayıflatmayı amaçlayan bir analiz perspektifi ortaya koyuyor. Ona göre projenin geriletilmesi ya da dönüşümü tek bir ani olayla ya da tek bir çatışmayla gerçekleşmez, aksine kümülatif ve uzun soluklu bir süreç gerektirir. Bu sürecin ilk adımı, projeye ahlaki ve tarihsel meşruiyet kazandıran temel anlatıların sistematik biçimde çözülmesi ve sorgulanmasıdır. Söz konusu çaba, sürekli hukuki hesap verebilirlik mekanizmaları ve ihlallerin titizlikle belgelenmesiyle güçlenir. Buna paralel olarak küresel sivil toplumun kamuoyunu yeniden şekillendirmesi ve siyasi baskı üretmesiyle derinleşir.
Bu çerçevede uluslararası meşruiyetin aşınması ile küresel bilincin dönüşümü, projenin dokunulmazlık zırhından çıkarılıp hesap verebilirlik alanına çekilmesinde belirleyici faktörler haline gelir. Hedeflenen dönüşüm de, adalet ve haklar sorularının daha geniş bir hukuki ve siyasi bağlamda yeniden gündeme gelmesini mümkün kılar. Aynı zamanda projenin sömürgeci bir çerçeve içinde yeniden tanımlanmasına zemin açar ve geleceğe dönük olarak adalet, hesap verebilirlik ve değişim olanakları üzerine daha derin tartışmaların yolunu açar.