Şeyh Hikmet el-Hicri ve Güney Suriye’nin Siyasi Krizi: İhanet mi? Bölücülük mü?

Araştırmacı Ali Akbaba, Şeyh Hikmet el-Hicri’nin ayrılıkçı çıkışlarını ve Güney Suriye’deki siyasi krizin Türkiye açısından doğurduğu riskleri Fokus+ için kaleme aldı.
ali-akbaba
%C5%9Eeyh-Hikmet-el-Hicri-ve-G%C3%BCney-Suriye%E2%80%99nin-Siyasi-Krizi--%C4%B0hanet-mi--B%C3%B6l%C3%BCc%C3%BCl%C3%BCk-m%C3%BC-

10.09.2025 - 16:50  |  Son Güncellenme:  10.09.2025 - 16:59

Suriye’nin güneyinde, Süveyda merkezli gelişmeler ülke siyasetini derinden etkiledi. Dürzi toplumun önde gelen dini liderlerinden Şeyh Hikmet el-Hicri, Süveyda, Dera ve Kuneytra’nın merkezi otoriteden ayrılarak İsrail himayesinde yeni bir yapıya dahil edilmesini istemektedir. Bu çağrı, yalnızca bir ayrılık talebi değil; aynı zamanda dış müdahale çağrısı, devletin egemenliğine açık bir tehdit ve bölgesel istikrarı hedef alan bir girişimdir. Nitekim bu açıklama, Suriye kamuoyunda “vatana ihanet” olarak damgalandı. 

Ancak bu söylemin arkasında yalnızca siyasi bir ajanda değil, ekonomik çıkarlar da bulunuyor. Süveyda’daki uyuşturucu üretim merkezleri ve kaçakçılık ağlarıyla bağlantılı olduğu iddia edilen el-Hicri, dini otoritesini yeraltı ekonomisiyle birleştirerek bölgesel bir güç merkezi haline geldi. Milli Muhafızlar adı altında örgütlenen silahlı gruplar, onun liderliğinde devlet dışı bir askeri düzen kurma çabasını yansıtıyor. 

Bu durum, dini liderliğin siyasallaşarak yeraltı ekonomisiyle birleştiği bir tabloyu ortaya koyuyor. El-Hicri’nin liderliğinde örgütlenen yapılar, yalnızca dini değil, aynı zamanda askeri ve ekonomik bir otorite kurma hedefi taşıyor. Bu da onu klasik bir ruhani liderden çok, bölgesel bir aktör ve potansiyel bir bölücü figür haline getiriyor. 

El-Hicri’nin İsrail’e yakın açıklamaları, yalnızca Şam yönetimiyle değil, Arap dünyasıyla da bağları koparan bir çizgiye işaret ediyor. İsrail’in Dürzi toplumu koruma bahanesiyle Suriye topraklarına müdahale etmesi, bu çağrının arkasındaki stratejik hesapları gözler önüne seriyor. El-Hicri’nin uluslararası koruma güçleri talebi, Suriye’nin iç işlerine doğrudan müdahale çağrısı anlamına geliyor. 

Bu söylem, İsrail’in bölgedeki stratejik çıkarlarıyla örtüşüyor. Güney Suriye’nin İsrail’e yakınlaştırılması hem askeri hem de siyasi olarak Tel Aviv’in lehine bir gelişme olurken, Şam yönetiminin egemenlik alanını daraltıyor. Bu da bölgeyi daha kırılgan ve dış müdahaleye açık hale getiriyor. 

Bu etkileşimden yola çıkarak benzer bir ayrılıkçı ses, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) cephesinden de yükseldi. PYD yöneticisi Salih Müslim, Şam yönetimiyle yapılan anlaşma sonrası “artık bu devletin ortağıyız” diyerek gevşek federalizm fikrini gündeme taşıdı. Bu açıklama, kuzeydoğuda özerklik taleplerinin kurumsallaşması ve PKK ideolojisinin fiilen hayata geçmesi anlamına geliyor ki bu durum Türkiye açısından ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturuyor. 

Hikmet el-Hicri 

SDG’nin bu çıkışı, merkezi otoritenin zayıflığına karşı bir alternatif yönetim modeli önerisi olarak sunulsa da, uzun vadede Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir eğilim olarak değerlendiriliyor. Güneyde El-Hicri, kuzeyde SDG; her iki yapı da merkezi otoriteye karşı alternatif bir düzen kurma arayışında. 

Lazkiye ve Tartus gibi kıyı şehirlerinde de benzer bölünme ihtimalleri konuşulmaya başlandı. Alevi toplumun yoğun yaşadığı bu bölgelerde, Esed yönetiminin devrilmesi sonrası yaşanan sessizlik, potansiyel bir kırılmanın habercisi olabilir. 

Bu bölgelerdeki sessiz gerilim, merkezi otoritenin daha yeni savaştan çıkmış ve kurumları oluşturmaya çalıştığı bir dönemde, bölücü faktörlerin harekete geçmesiyle bir krizi tetikleyebilir. Eğer güney ve kuzeydeki ayrılıkçı sesler güç kazanırsa, kıyı bölgelerinde de benzer taleplerin yükselmesi kaçınılmaz olabilir. 

Suriye’deki bu çok yönlü kırılma süreci, Türkiye açısından ciddi güvenlik ve diplomatik riskler barındırıyor: 

Güneydeki ayrılıkçı hareketlerin İsrail destekli bir yapıya dönüşmesi, Türkiye’nin güney sınırında yeni bir jeopolitik denkleme yol açabilir. 

Terör ve kaçakçılık

Süveyda’daki uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ağlarının güçlenmesi, Türkiye’ye yönelik yasa dışı geçişleri ve güvenlik tehditlerini artırabilir. 

 Bölgesel çatışmaların derinleşmesi, yeni göç dalgalarını tetikleyebilir. Türkiye, hâlihazırda Suriyeli mülteciye ev sahipliği yaparken, bu yükün artması sosyal ve ekonomik baskıları çoğaltabilir. 

Diplomatik izolasyon riski

Suriye’nin parçalanması, Türkiye’nin bölge politikalarında yalnızlaşmasına ve uluslararası arenada daha karmaşık pozisyonlar almasına neden olabilir. 

Türkiye’nin sınır güvenliğini koruma amacıyla askeri operasyonlara yönelmesi, bölgesel gerilimi tırmandırabilir ve uluslararası tepkilere yol açabilir. 

Sonuç: Suriye’nin kırılganlığına karşı çözüm arayışı 

Şeyh Hikmet el-Hicri’nin çıkışı, Suriye’nin yalnızca güneyini değil, tüm ülkeyi etkileyen bir kırılma noktasına işaret ediyor. Dini liderlerin silahlı gruplarla birleşerek siyasi aktör haline gelmesi, merkezi otoritenin zayıflığını derinleştiriyor. SDG’nin federalizm çağrısı ve kıyı şehirlerinde yükselen sessiz gerilimler, Suriye’nin bütünlüğünü tehdit eden çoklu fay hatlarını ortaya koyuyor. 

Bu kırılgan yapının farkına varmak, yalnızca güvenlik değil; siyasi, ekonomik ve toplumsal düzeyde kapsamlı çözümler üretmeyi gerektiriyor. Suriye’nin geleceği, bu parçalanma eğilimlerine karşı geliştirilecek kapsayıcı ve uzlaşmacı bir stratejiye bağlı. Aksi takdirde, ülke farklı kimliklerin çatıştığı, dış müdahalelere açık bir coğrafyaya dönüşebilir. Bu süreçten en çok etkilenecek ülkelerin başında ise Türkiye geliyor.