Liberal Düzenin Enkazında Yeni Dünya Kaosu
10.03.2026 - 15:46 | Son Güncellenme: 10.03.2026 - 15:56
Tarihin doğrusal ilerlediği yanılgısına inanan Francis Fukuyama, Sovyetlerin çöküşü ve Soğuk Savaşın sona ermesiyle, çok bilinen tezi “Tarihin Sonu” ile insanlığın tarihin spesifik bir döneminin değil, tarihin bizzat kendisinin sonunu getirdiğini iddia etmişti; bu gelişim sürecinin nihai neticesi ise liberal demokrasiydi. Hemen hemen aynı dönemde, öğrencisi Fukuyama’dan farklı olarak Samuel Huntington, “Medeniyetler Çatışması” teziyle, biten Soğuk Savaşın ardından kültürel ve dini kimliklerin yeni mücadele sahaları olacağını ve savaşların artık ülkeler arasında değil, bu kimlikler çerçevesinde şekilleneceğini iddia ediyordu.
İki kutuplu dünya düzeni son bulurken, Rusya tamamen kendi sorunlarına odaklanmış, Çin ise bugünkü ekonomik ve askeri seviyesinin çok uzağında olması sebebiyle, dünya üzerinde Amerikan hegemonyasına karşı çıkacak bir güç kalmamış gözüküyordu. Tarih, 20. yüzyılın başında William Easterly’nin edebi bir eser olarak ortaya çıkardığı “Beyaz Adamın Yükü” konseptini, artık bu yeni dünya düzeninde Amerika, Kanada, Batı Avrupa ve Avustralya’nın temsil ettiği “Batı medeniyetine(!)” yüklüyordu.
1979 İran İslam Devrimi, takip eden yıllardaki Irak-İran Savaşı ve nitekim 1. Körfez Savaşı, Huntington’a Foreign Affairs mecrasından “İslam’ın kanlı sınırları” ifadesini kullandırıyor, dünyada istikrarı bozan İslam medeniyetiyle başa çıkılması gerektiğini iddia ediyordu.
Sovyet tehdidinin bitmesiyle Avrupa Birliği altın dönemini yaşarken, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan dünya düzeni ve Birleşmiş Milletler ise otoritesinin tartışılmaz olduğu yanılgısına kapılmış gözüküyordu.
“Liberal” düzen ya da “Batı Medeniyeti” mutlak olarak galip gelmiş, liberal kurumlar işliyorken, 11 Eylül saldırıları ise icabına bakılması gereken “İslam medeniyetinin” en büyük tehdit olduğu düşüncesini, bu kategorik zihinlerde tescilleyerek, Amerika öncülüğünde “Beyaz Adamın Yükü” ile Afganistan ve akabinde Irak işgali ile fiiliyata dökmüştü.

“İnsandan hallice” olan bu gruplara Batı medeniyetini temsil ettiğine inanılan her türlü erdemin(!) bir şekilde getirilmesi gerekiyordu, netice ise her birimizin hafızasına kazınan işgal altındaki Irak’tan gelen görüntüler ile bu sözde medeniyetin ölümü oldu. Orta Doğu’daki güç boşluğu ve sonu gelmeyen çatışmalar ise, medeniyetler çatışması ile meşgul olan ABD’ye, yükselen Çin’i ve toparlanan Rusya’yı unutturmuştu. Günümüzde, ayyuka çıkan BM’nin işlevsizliği ise ilk nüvelerini 90’lı yıllarda Bosna’da ve takip eden dönemde Kosova krizinde göstermeye başlamıştı.
2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı işgali, günümüzde devam eden Ukrayna Savaşı’nı, ara dönemdeki çatışmasızlığı göz ardı edersek, fiili olarak başlatmıştı. Tarihin sonu ve liberal düzenin tam hükmü hayalleri gören “Batı Medeniyeti”, sonraki yıllarda daha da netleşecek olan Rusya tehdidiyle yeniden karşılaşmaya başlamıştı. Doğuda yükselen Çin ise büyük ekonomik ve nüfus gücü ile etkisini Afrika’dan, ABD’nin arka bahçesi Güney Amerika’ya kadar yaymaya, ideolojik ve fiziki bir tehdit olarak ortaya çıkmaya başlamıştı.
Tüm bunların yanında, bu medeniyetin en büyük temsilcisi olan ABD’de 2016 yılında, liberal dünya düzeninin ittifaklarını, ticaret anlayışını, diplomatik teamüllerini yerle bir etmeye adeta ant içmiş Trump’ın başkan seçilmesi, Batı medeniyeti için büyük bir şok olmuştu. O dönemde demokrasilerin aygıtları olan seçimleri ve kurumları kullanarak şekilsel anlamda demokrasilerin özelliklerini taşıyan, fakat aslında otoriter olan rejimlerin tartışıldığı siyaset bilimindeki demokratikleşme literatürü, bu şoku yeni bir söylemle tartışmak zorunda kalıyordu. Batı medeniyeti de var ettiği ve bayrağını taşıdığı “medeniyetine” ihanet ederek gerileyebilirdi. Levitsky ve Ziblatt, “Demokrasiler Nasıl Ölür” sorusunu sorarak, demokrasilere yönelik tehditlerin artık ülke içinde demokratik normların ve kurumların zayıflaması ile olacağını iddia ediyor, ABD’deki Trump örneği üzerinden bu durumu tartışıyordu.
Avrupa Birliği’nin rüya döneminde, eski Sovyet ülkeleri de dahil olmak üzere genişlemesi ve üye ülkelerin ekonomik katkıları ile kazanımları arasındaki asimetri, Orta Doğu’daki savaşlar ve Arap Baharı ile bölgede azalan istikrarın Avrupa’ya akan göç dalgasını arttırması, yükselen Rusya tehdidiyle birlikte Avrupa Birliği’nin de çatırdamasını hızlandırırken; Birleşik Krallık’ın birlikten ayrılması, aşırı sağın İtalya’da, Hollanda’da, Almanya ve Fransa’da yükselmesi, Batı Medeniyetinin medarıiftiharlarından birisi olan AB’yi ve söz konusu ideallerini ciddi anlamda sarsmış oldu.
İlk döneminde üye ülkelerden NATO harcamalarını artırmasını isteyerek, ekonomik yaptırım ve tarifelerle müttefiklerine dahi sopa göstermekten çekinmeyen Trump, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a “biz olmasak Almanca konuşuyor olacaktınız” diyecek kadar paradigmaları kırmıştı. Takip eden seçimleri Demokratların kazanması, bu durumun bir yol kazası olduğu ve tekrarlanmayacağı yanılgısına yol açarken, Trump’ın ikinci defa seçilmesi ve daha cüretkar politikaları, Batı dünyasının değerlerini ve bu değerlere olan inancı onarılamayacak kadar yıkmış oldu.
Oval Ofis’te diplomatik nezaketten uzak basın toplantıları ile muhatap olan devlet başkanları, ansızın alınan tarife ve yaptırım kararları, Batı değerleri için mücadele ettiği yanılgısına sahip olan Ukrayna’nın tabiri caizse Rusya’nın kucağına bırakılması, NATO müttefiki Danimarka kontrolündeki Grönland’ın ilhak edilme talepleri, Kanada’ya 51. eyalet olma teklifi, yükselen sınır duvarları, göçmen avlayan gümrük polisleri derken, öyle ya da böyle uluslararası sistemin bir parçası olan Venezuela devlet başkanının ve eşinin bir gece ansızın düzenlenen operasyonla ABD’ye getirilmesi, İran’ın nükleer tesislerinin vurulduğu kısa süreli savaşın ardından akim kalan diplomatik görüşmelerden sonra, İsrail ile birlikte İran’a yönelik kapsamlı bir hava saldırısı düzenlenmesi, Hamaney ve birçok üst düzey İranlı yetkilinin öldürülmesi ile Trump’ın ikinci dönemi, liberal değerlerin ve savaş sonrası dünya düzeninin rafa kalktığını iyiden iyiye tescillemiş oldu.
Ukrayna Savaşı’na iyi dilekten ötesini sunamayan Birleşmiş Milletler, Sudan iç savaşında milyonların yerinden edilmesini, on binlerin öldürülmesini, Gazze’deki katliamları izlemek ve müsaade edildiği kadarıyla temel gıda maddeleri temin etmekten öteye gidemeyen yapısıyla acizliğini tüm dünyanın gözleri önüne sermiş oldu. Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı olan ülkelerin politikaları ile çelişen ve ABD, Rusya ve Çin’i aynı anda barındıran yapı içinde konsensüsün mümkün olamayacağı da aşikâr hale geldi. Bu durumu, Birleşmiş Milletler Sözcüsü Dujarric’in, Gazze ve Sudan’daki acizliğin BM’nin acizliği değil, Güvenlik Konseyi’nin tıkanan yapısı olduğu yönündeki itirafı acı şekilde ispatlamış oldu.
Kanada Başbakanı Carney’in 2026 Davos Zirvesi’nde kurallara dayalı dünya düzeninin sonunun geldiği itirafı, Trump’ın İran Savaşı için üslerini kullanmasına izin vermeyen İspanya’ya tepki gösterirken “istesek onlara sormadan da kullanırız” söylemi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin mazide kalan bir söylem ya da içi boş bir hologram hâline geldiğini haykırıyordu.
Akim kalan uluslararası sistem, İsrail’in bölgedeki pervasızlığını, ABD’nin İran’dan sonra sıradaki hedeflerini, Rusya’nın Ukrayna’da oldu bittisinin ardından sırada Polonya’nın mı, Baltıkların mı, Finlandiya’nın mı olduğunu; Çin’in Tayvan’a yönelik tehditlerini, dünya çapındaki mültecileri, Akdeniz’de kıyıya vuran çocuk cesetlerini, Gazze’de hastane ve okulların vurulmasını, Hürmüz’ün kapanmasıyla her geçen gün artan petrol fiyatlarını, Amerika güvenlik şemsiyesi ile Körfez’de kurulan suni finans ve turizm merkezlerinden kaçmak için ayarlanan özel jetleri film izler gibi izlemeye devam ediyor, Avrupa Birliği ise İran savaşına yorum yapabilmek için pazartesi mesaisinin başlamasını bekleyecek kadar hantallaşmış durumda.
Tüm bu acı tabloları, çoktan son çivisi çakılmış liberal dünya düzenini ve normları realistler ise belki de kibirli bir gülümsemeyle izliyor. Mutlak adaletin bir ütopya olduğunun farkında olsak da dünya, bir süredir içinde bulunduğu ve artık iyiden iyiye hissedip kabullendiği bu nizam kaosundan bir çıkış arıyor. Bu arayış içinde “Tarihin sonu”nun ise asla erişilmemiş ve erişilemeyecek bir yanılgı olduğu, aşikâr şekilde her birimizin yüzüne bir kez daha vuruluyor.