İsrail’in Yeni Siyasi Fay Hattı: Kim Yeterince Siyonist?
30.07.2026 - 09:50 | Son Güncellenme: 05.08.2026 - 10:23
İsrail siyasetindeki toplumsal ve siyasi fay hatları uzun zamandır Yahudi–Arap, sağ–sol, dindar–seküler ve Aşkenaz–Mizrahi karşıtlıkları üzerinden okunuyor. Bu ayrımların hiçbiri ortadan kalkmış değil. Ancak son yıllarda bunların üzerine yeni bir ayrımın yerleştiği görülüyor.
Siyasi aktörlerin sistem içindeki meşruiyetini, kurabilecekleri ittifakları ve devlet kurumları tarafından ne ölçüde kabul göreceklerini açıklamak bakımından Yahudi–Arap ayrımı artık tek başına yeterli değil. Etnik hiyerarşinin üzerine, aktörlerin Siyonizm’le kurduğu ilişkiye dayanan ikinci bir siyasi eksen eklenmiş durumda.
Daha önce İsrail’de müesses nizam ile aşırı sağ arasında yaşanan mücadele ele alınmıştı. Burada ise aynı siyasi dönüşümün daha derinde işleyen bir sonucu üzerinde duruluyor. Bu ayrım, Yahudi–Arap eksenini geçersiz kılmıyor. Aksine etnik hiyerarşinin hangi siyasi ve ideolojik araçlarla yeniden üretildiğini daha görünür hâle getiriyor. Günümüz İsrail’inde Yahudi kimliği, siyasi merkeze kabul edilmeyi tek başına garanti etmediği gibi Arap kimliği de bütün aktörlerin aynı ölçüde ve aynı biçimde sistemin dışına itilmesi sonucunu doğurmuyor.

Dolayısıyla bugünün İsrail’ini anlamak için klasik Arap–Yahudi karşıtlığının üzerine ikinci bir eksenin daha yerleştirilmesi gerekiyor: Siyonistler ile anti-Siyonistler, Siyonist olmayanlar ve post-Siyonistler arasındaki ayrım.
Etnik eksenin üzerine yerleşen yeni ayrım
İsrail sınırları içinde kalan Filistinlilere 1952 tarihli Vatandaşlık Yasası uyarınca vatandaşlık verilmiş olsa da bu nüfus 1966 yılına kadar askerî yönetim altında tutuldu. Bir yerleşim yerinden diğerine gitmek, çalışmak veya tarlaya ulaşmak dahi askerî makamların iznine bağlandı. Böylece kâğıt üzerinde seçme ve seçilme hakkına sahip olan Filistinliler, gündelik hayatlarında fiilî bir apartheid düzenine tabi kılındı.
Devlet tarafından kullanılan isimlendirme de bu düzenin önemli bir parçasını oluşturdu. Kendi ulusal kimliklerini “Filistinli” olarak tanımlayan insanlar, resmî ve kamusal söylemde büyük ölçüde “İsrailli Araplar” olarak adlandırıldı. Filistinli kimliği görünmezleştirilirken Müslümanlar, Hristiyanlar, Dürziler ve Bedeviler ayrı idari kategoriler altında sınıflandırıldı.
Gözden Kaçmasın
Böylece devletin karşısında ortak bir tarihe ve ortak siyasi taleplere sahip Filistinli bir toplum bulunduğu gerçeği geri plana itildi. Bunun yerine, aralarında yalnızca gevşek bağlar bulunan dinî ve etnik azınlıklardan oluşan parçalı bir toplumsal yapı bulunduğu anlatısı üretildi. Bu yaklaşım, ilerleyen yıllarda İsrail’in Hasbara söyleminin başlıca dayanaklarından biri hâline getirildi.
Arapçanın uzun yıllar resmî dil olarak kabul edilmesi de bu yapıyla çelişmiyordu. Arapçanın hukuki statüsü, Filistinli vatandaşlara kurucu bir eşitlik tanınmasından değil, İngiliz Mandası döneminden devralınan mevzuattan kaynaklanıyordu. Devlet kurumları ve kamusal hayat fiilen İbranice üzerinden işletilirken Arapçanın resmî statüsü büyük ölçüde sembolik bırakıldı. Ordu, istihbarat ve polis kurumlarında ise Arapça çoğu zaman eşit yurttaşlığın bir unsuru olarak değil, bir güvenlik aracı olarak değerlendirildi.
2018 yılında kabul edilen Ulus Devlet Yasası ile bu sınırlı ve sembolik statü daha da geriletildi. Arapça, resmî dil olmaktan çıkarılarak yalnızca “özel statülü” bir dil şeklinde tanımlandı.
Dolayısıyla İsrail tarafından dünyaya sunulan “siyasi haklar” ve “birlikte yaşama” anlatısı, başlangıçtan itibaren eşit yurttaşlardan oluşan bir toplumun hikâyesi değildi. Bu anlatının altında, Filistinlilerin büyük bölümünün sınırların dışına sürüldüğü; içeride kalanların ise vatandaşlık verilerek denetim altında tutulduğu kurucu bir ayrışma bulunuyordu.
Etnik unsurun İsrail siyasetindeki önemi elbette ortadan kalkmış değildir. Filistinli vatandaşların maruz kaldığı kurumsal ayrımcılık, fırsat eşitsizliği ve özellikle seçim dönemlerinde yeniden üretilen güvenlikçi söylem, Yahudi–Arap ayrımının hâlâ somut bir gerçeklik olduğunu göstermektedir. Ancak siyasi aktörlerin sistem içindeki konumlarını ve birbirleriyle kurabilecekleri ittifakları açıklamak bakımından bugün daha belirleyici hâle gelen mesele, etnik kimlikten ziyade Siyonizm’le nasıl bir ilişki kurulduğudur.

Günümüz İsrail’inde Yahudiler arasındaki sağ–sol, dindar–seküler ve Aşkenaz–Mizrahi ayrışmaları ne kadar derin olursa olsun, ana akım siyasi aktörlerin büyük bölümü İsrail’in Yahudi ulus-devleti olarak varlığını sürdürmesi konusunda ortak bir zeminde buluşmaktadır. 7 Ekim sonrasında savaşın yürütülmesi, rehinelerin geri getirilmesi ve Netanyahu hükûmetinin sorumluluğu üzerine sert tartışmalar yaşanmış olsa da bu tartışmaların büyük bölümü devletin Siyonist niteliğini değil, bu niteliğin nasıl korunacağını ve yönetileceğini konu edinmiştir.
Bununla birlikte Siyonist kamp kendi içinde son derece heterojendir. Likud’un yanı sıra Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich’in temsil ettiği dinî-milliyetçi ve yayılmacı çizgi de; Gadi Eisenkot, Naftali Bennett, Avigdor Lieberman ve merkez solun önemli bir bölümü de bu geniş kategorinin içinde yer almaktadır. Bu aktörler arasındaki temel anlaşmazlık, çoğu zaman İsrail’in Yahudi devleti olup olmamasıyla ilgili değildir. Tartışma daha çok bu devletin hangi sınırlar içinde, hangi kurumlarla ve ne ölçüde demokratik bir karakterle yönetileceği üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Ancak mesele yalnızca geniş bir Siyonist mutabakatın varlığı değildir. Asıl belirleyici olan, bu mutabakatın sınırlarının kimler tarafından ve nasıl çizildiğidir. Merkez sol, eski güvenlik elitleri ve Netanyahu karşıtı merkez siyaset, İsrail’in Yahudi ulus-devleti niteliğini sorgulamamaktadır. Buna karşılık yargı, ordu ve bürokrasi gibi kurumların devlet içindeki dengeleyici rolünün korunmasını savunmaktadır.
Bu kesimlerin demokrasi anlayışı, Filistinliler açısından eşitlikçi bir düzen öngörmemektedir. Daha çok Yahudi toplumunun kendi içindeki çoğulculuğun ve mevcut kurumsal dengenin korunmasına dayanmaktadır. Dinî-milliyetçi sağ ise bu sınırlı dengeyi dahi Yahudi egemenliğini kısıtlayan bir engel olarak görmektedir.
Bu nedenle mücadele yalnızca Siyonizm ile Siyonizm karşıtlığı arasında yaşanmamaktadır. Siyonist kampın kendi içinde de hangi Siyonizm anlayışının meşru kabul edileceğine ilişkin giderek sertleşen bir mücadele yürütülmektedir. Netanyahu’ya veya aşırı sağa muhalefet edilmesi, bir aktörü kendiliğinden Siyonist mutabakatın dışına çıkarmamaktadır. Ancak sağın yükselişiyle birlikte bu mutabakatın kabul edilebilir sınırları giderek daraltılmaktadır.
Böylece Siyonizm, farklı siyasi eğilimleri bir arada tutan geniş bir kurucu çerçeve olmaktan uzaklaşarak aktörlerin devlete sadakatini ölçen bir teste dönüşmektedir. İşgale, yerleşimlere veya hükûmet politikalarına karşı çıkılması, giderek yalnızca yanlış bir siyasi tercih olarak değil, devletin Yahudi karakterine yöneltilmiş bir meydan okuma olarak sunulmaktadır.
Bu dönüşüm, özellikle Binyamin Netanyahu’nun 2009’da yeniden başbakanlığa gelmesinin ardından daha görünür hâle geldi. Geçmişte İsrail siyasetinin sınırlarında tutulan dinî-milliyetçi ve Kahanist aktörler zamanla merkeze taşındı. Bezalel Smotrich ve Itamar Ben-Gvir gibi isimler, artık sağ üzerinde baskı kuran marjinal hareketlerin temsilcileri olmaktan çıktı; hükûmet politikalarını doğrudan belirleyen aktörlere dönüştü.
Ben-Gvir’in siyasi kökleri, Filistinlilerin sürülmesini savunan Meir Kahane’nin yasaklanmış hareketine uzanıyor. Smotrich ise işgal altındaki Batı Şeria’nın ilhakını ve Yahudi yerleşimlerinin genişletilmesini siyasetinin merkezine yerleştiriyor.
Bu çizgi yalnızca iktidardaki aşırı sağla sınırlı değil. Naftali Bennett gibi muhalefette bulunan dinî-milliyetçi aktörler de Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor ve işgal altındaki Batı Şeria’nın önemli bir bölümünün ilhakını savunuyor. Ancak asıl dönüşüm, bu isimlerin tek tek görüşlerinden çok, yükselişleriyle birlikte “Siyonist” sayılmanın ölçütlerinin sağa doğru kaydırılmasında görülüyor.
İşgale, yerleşimlerin genişletilmesine veya Netanyahu hükûmetinin politikalarına karşı çıkan ve kendisini hâlâ Siyonist olarak tanımlayan Yahudi solunun bir bölümü, sağcı söylem tarafından giderek “yeterince Siyonist”, hatta “yeterince Yahudi” olmamakla suçlanıyor.

Dürzilerin İsrail sistemi içindeki konumu ise etnik ayrımın ortadan kalktığını değil, sadakat ve askerî hizmet üzerinden yeniden düzenlendiğini gösteriyor. İsrail devleti, kuruluşundan itibaren Dürzileri diğer Filistinli vatandaşlardan ayrı bir topluluk olarak sınıflandırdı. Dürzi erkeklerin zorunlu askerlik kapsamına alınmasıyla topluluğun bir bölümü orduya ve devlet kurumlarına entegre edildi.
Dürzi liderlerin 2018 tarihli Ulus Devlet Yasası’na yönelttiği itirazlar da çoğunlukla İsrail’in Yahudi karakterinin reddedilmesine dayanmıyordu. Asıl itiraz, devlete askerî hizmet sunan Dürzilerin buna rağmen eşit vatandaş olarak tanınmamasına yönelikti.
Bu örnek, Yahudi olmayan toplulukların sistem karşısında aynı konumda bulunmadığını gösteriyor. Ancak sisteme kabulün eşit yurttaşlığa değil; devlete hizmet, siyasi sadakat ve Siyonist düzenle açık bir çatışmaya girmeme şartlarına bağlandığı da ortaya çıkıyor.
Siyonist mutabakatın dışında veya sınırlarında kalan aktörler ise ortak bir siyasi blok oluşturmamaktadır. Siyonizm’le aralarına koydukları mesafenin gerekçesi, derecesi ve İsrail devletiyle kurdukları ilişki önemli ölçüde farklılaşmaktadır. Bu nedenle anti-Siyonizm, Siyonist olmama ve post-Siyonizm, aynı siyasi kampın alt başlıkları olarak değil, Siyonizm’e yönelik üç ayrı tutum olarak değerlendirilmelidir.
Anti-Siyonist yaklaşımda, İsrail’in Yahudi ulus-devleti olarak tanımlanması yalnızca mevcut politikalar nedeniyle değil, ilkesel olarak reddedilmektedir. Bu tutumun dinî biçimine, Yahudi egemenliğinin Mesih gelmeden kurulmasını Tevrat’a aykırı kabul eden bazı Haredi topluluklarda rastlanmaktadır.
Bu çevrelerin en görünür, ancak aynı zamanda en marjinal örneklerinden biri Neturei Karta’dır. Hareket tarafından yalnızca İsrail hükûmetlerinin politikalarına karşı çıkılmamakta, Siyonist devletin meşruiyeti bütünüyle reddedilmekte ve bu devletin barışçıl biçimde ortadan kalkması savunulmaktadır. Bununla birlikte bu yaklaşımın Haredi toplumunun tamamını, hatta çoğunluğunu temsil etmediğinin altı çizilmelidir.
Anti-Siyonist tutumun parlamentodaki en açık örneklerinden biri ise Hadash milletvekili Ofer Cassif’tir. Kendisini açık biçimde anti-Siyonist olarak tanımlayan Cassif’in, İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği iddiasıyla Uluslararası Adalet Divanı’na başvuran Güney Afrika’ya destek vermesinin ardından Knesset’ten çıkarılması istendi.
Yapılan oylamada 120 milletvekilinden 85’i ihraç yönünde oy kullandı. Ancak gerekli 90 oya ulaşılamadığı için girişim sonuçsuz kaldı. İhraç talebine yalnızca hükûmet partilerinden değil, merkez muhalefetten de destek verilmesi dikkat çekiciydi. Böylece Yahudi kimliğinin, Siyonist mutabakata açıkça meydan okuyan bir siyasetçiyi siyasi dışlanmadan korumaya yetmediği bir kez daha görüldü.
Siyonist olmayan aktörler, siyasi ve toplumsal kimliklerini Siyonizm üzerinden kurmayan; buna rağmen İsrail devletinin kurumları içinde faaliyet göstermeyi ilkesel olarak reddetmeyen kesimlerden oluşmaktadır. Anti-Siyonistlerden farklı olarak Yahudi ulus-devletinin ortadan kaldırılması zorunlu bir siyasi hedef olarak benimsenmemektedir. Devletle kurulan ilişki, ideolojik aidiyetten çok pragmatik uzlaşma, cemaat çıkarları ve gündelik siyasi ihtiyaçlar üzerinden şekillenmektedir.

Haredi partiler, özellikle Birleşik Tevrat Yahudiliği, bu konumun en belirgin örneklerinden biridir. Bu partiler Siyonist ideolojiyi benimsememekte, ancak koalisyonlara katılmakta, devlet bütçesinden pay almakta ve cemaatlerinin eğitim, askerlik muafiyeti ve dinî özerklik taleplerini siyasi pazarlık yoluyla korumaya çalışmaktadır.
Ra’am ve lideri Mansur Abbas’ın izlediği çizgi ise bu yaklaşımın Filistinli vatandaşlar arasındaki örneğini oluşturmaktadır. Ra’am siyasi meşruiyetini Siyonizm’den türetmemekte ve Filistinli kimliğinden vazgeçmemektedir. Buna karşılık İsrail’in mevcut kurumları, benimsenmesi gereken ideolojik bir ideal olarak değil, somut kazanımların elde edilebileceği fiilî bir siyasi alan olarak kabul edilmektedir.
Arap toplumunun bütçe, altyapı, konut ve güvenlik sorunlarının çözümü için Siyonist partilerle koalisyon pazarlığı yapılabilmesi de bu stratejik yaklaşımın bir sonucudur. Bu nedenle Ra’am, ne Siyonist çerçeveyi benimseyen ne de İsrail’in parlamenter kurumları içinde siyaset yürütmeyi bütünüyle reddeden bir aktör olarak değerlendirilebilir.
Post-Siyonizm ise diğer kategorilerden farklı olarak, öncelikle İsrail’in kurucu ideolojisine ve resmî tarih anlatısına yöneltilen entelektüel ve siyasi bir sorgulamayı ifade etmektedir. Bu yaklaşımda Siyonizm’in Yahudi devletinin kurulmasıyla birlikte tarihsel görevini tamamladığı ya da artık devletin bugünkü kimliğini belirleyen temel ideoloji olmaması gerektiği savunulmaktadır.
İsrail devletinin varlığı zorunlu olarak reddedilmemektedir. Buna karşılık devletin yalnızca Yahudi halkına ait olduğu iddiası, 1948’e ilişkin resmî anlatı ve Filistinlilerin yerinden edilmesini meşrulaştıran tarihsel çerçeve tartışmaya açılmaktadır.
Ekim’deki seçimlere giderken
Bu kategoriler yalnızca İsrail toplumundaki düşünsel farklılıkları açıklamakla kalmıyor; yaklaşan seçimlerde hangi aktörlerin meşru koalisyon ortağı sayılacağını da belirliyor. Siyonist sağ ile merkez partiler arasındaki rekabet, büyük ölçüde aynı kurucu çerçevenin nasıl yönetileceği üzerinden yürütülüyor. Arap partileri, anti-Siyonist Yahudi aktörler ve Siyonist olmayan Haredi hareketler ise sisteme farklı ve çoğu zaman şartlı biçimlerde dâhil ediliyor.
Seçimin asıl önemi de burada ortaya çıkıyor. Sandıktan çıkacak sonuçla yalnızca iktidarın kim tarafından kurulacağı değil, Siyonist mutabakatın sınırlarının kimler tarafından ve nasıl çizileceği de belirlenecek.
27 Ekim’de yapılacak seçimler, yalnızca Binyamin Netanyahu’nun iktidarda kalıp kalmayacağına ilişkin bir yarış değildir. Asıl mesele, İsrail’in mevcut kurumsal düzenindeki sınırlı denge ve denetim mekanizmalarının korunup korunamayacağıdır. Yargı, ordu, istihbarat ve polis dâhil olmak üzere devlet aygıtının, dinî-milliyetçi sağın Yahudi egemenliği anlayışına daha doğrudan tabi kılınıp kılınmayacağı da bu seçimle şekillenecektir.
Burada eşitlikçi bir düzen ile aşırı sağ arasında yapılacak bir tercihten söz edilmemektedir. Mücadele, Filistinlilerin haklarını zaten sınırlandıran mevcut Siyonist düzen ile bu sınırları daha da ortadan kaldırmayı amaçlayan saldırgan ve yayılmacı bir Siyonizm anlayışı arasında yaşanmaktadır. Bugünkü hükûmet İsrail tarihinin en sağcı hükûmeti olarak tanımlanıyor olabilir. Ancak daha kötüsünün ortaya çıkması hâlâ mümkündür.
Yargının yetkilerinin daraltılması, polis üzerindeki siyasi denetimin artırılması ve ordu ile istihbarat kurumlarının hükûmete sadakat temelinde yeniden şekillendirilmesi, yalnızca devlet içindeki güç dengesini değiştirmeyecektir. Bu kurumların sınırlı özerkliğinin aşındırılmasıyla işgal altındaki Filistin topraklarının fiilî ilhakı hızlandırılabilir, İsrail vatandaşı Filistinlilerin zaten sınırlı olan siyasi eşitliği daha da geriletilebilir ve devletin Yahudi karakterine yöneltilen itirazların güvenlik tehdidi olarak kodlanması kolaylaştırılabilir.
Bu dönüşümün baskısı yalnızca Filistinlilerle sınırlı kalmayacaktır. Ancak farklı topluluklar üzerinde aynı biçimde işlemeyecektir. Filistinliler, kurumsal ve hukuki eşitsizliğin daha da derinleşmesiyle karşı karşıya bırakılırken; işgale, savaşa, yerleşimci şiddetine veya hükûmetin otoriterleşmesine karşı çıkan Yahudiler de siyasi ve toplumsal bakımdan gayrimeşru ilan edilebilir.
Siyonizm, kuruluşundan itibaren yalnızca yerleşimlerin, kurumların ve egemenliğin inşa edildiği bir proje olmadı. Aynı zamanda kimin bu siyasi topluluğa hangi şartlarla dâhil edileceğini belirleyen bir ayrım mekanizması olarak işledi. Bu ayrım tarihsel olarak öncelikle Filistinlilere yöneltildi. Bugün ise ortadan kalkmak bir yana, Yahudi toplumunun ve devletle farklı biçimlerde ilişki kuran diğer toplulukların içine doğru genişletiliyor.
Böylece Siyonizm yalnızca devletin kurucu ideolojisi olmaktan çıkarak makbul yurttaşın, meşru muhalefetin ve kabul edilebilir siyasi aidiyetin tanımlandığı bir sadakat ölçütüne dönüşüyor.
Netanyahu’nun seçimleri kaybetmesi, bu süreci kendiliğinden tersine çevirmeyecektir. Bennett, Lieberman, Eisenkot ve merkez solun önemli bir bölümü, birbirlerinden farklı siyasi çizgilere sahip olsalar da İsrail’in Yahudi ulus-devleti niteliğini ve Siyonist kurucu çerçevesini sorgulamamaktadır.
Seçim sonucu iktidarın tonunu, devlet kurumlarıyla kurulan ilişkiyi ve aşırı sağın hareket alanını önemli ölçüde değiştirebilir. Ancak asıl dönüşüm, Siyonizm’in siyasi sadakatin ölçütü hâline gelmesinden çok, bu sadakatin giderek daha dar, milliyetçi ve dışlayıcı bir yorum üzerinden tanımlanmasında görülmektedir. Bu süreç, Netanyahu’nun siyasi kariyerinden daha derin ve daha kalıcıdır.
Bu dönüşümün en çarpıcı sonuçlarından biri, askerlik, yurttaşlık ve devlet kaynaklarının paylaşımı etrafında şekillenen Haredi meselesinde görülüyor. Bir sonraki yazıda, kendilerini Siyonist devletin millî ideolojisinin dışında tutan Harediler ile askerlik muafiyetlerini, özerk eğitim düzenlerini ve koalisyon siyaseti içindeki ağırlıklarını sorgulayan seküler ve dinî-Siyonist aktörler arasındaki gerilim ele alınacaktır.