İsrail ile Barışmak Çözüm mü?

Filistin topraklarında yaklaşık 80 yıldır devam eden İsrail işgali, işgalcinin mantığını, işgale karşı koymayı arzulayan bir halkın farklı siyasi programlarını ve pratik çözüm önerilerini okuyabilmek açısından bize en güncel örneklikleri sunar. Sahiden yıllardır çatışma ve soykırım haberleri ile gündeme gelen bu topraklarda bir barış umudu yok mudur? Başka bir deyişle Filistinliler veya Yahudiler barış seçeneğini hiç değerlendirmiş midir?
israil-ile-barismak-cozum-mu.jpg

19.06.2026 - 17:39  |  Son Güncellenme:  19.06.2026 - 18:06

Filistin yönetimi ve İsrail ile diyalog yöntemi 

Barış, diyalog, uzlaşı ve güvenlik koordinasyonu. Bu bir kısım Filistinlinin İsrail ile ilişkilerinde senelerdir benimsediği bir yöntem. Şu an Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü'nün ve Oslo süreci ile kurulan Filistin Yönetimi’nin temsil ettiği; uzun yıllardır Filistin'in resmî temsilcisi olarak kabul gören yapı, bu yöntemi savunuyor. Özetle “İsrail'e kökten bir düşmanlık beslemeyelim, 1967 sınırlarını kabul eden bir devletimiz olsun, silahlı direniş göstermeyelim hatta silahlı direnişe yönelen Filistinlileri tasfiye edelim ve bu noktada İsrail güçleriyle koordinasyon dahi kuralım” mantığının hâkim olduğu bir metottan bahsediyorum. Her ne kadar Filistin halkının azınlığının kabul ettiği bir yöntem olsa da şu an uluslararası düzlemde en kabul edilebilir taraf bunlar. Teoride Batı Şeria'nın az sayılmayacak bir bölümünde iktidar sahibiler. Emniyet güçleri, bakanlıkları ve idari kurumları var. Ama sadece teoride. 

Barış çabalarının fiyasko ile sonuçlandığına dair bir örnek: El-Halil Protokolü 

Bu durumu bizzat sahadan bir örnekle açıklayayım: 

Tarih 17 Ocak 1997. Yaser Arafat önderliğindeki FKÖ öncülüğünde İsrail ile varılan Oslo Anlaşması'nın devamı niteliğinde sayılan El Halil Protokolü isimli bir anlaşma imzalanıyor. Buna göre Batı Şeria'nın en kritik kentlerinden birisi olan El-Halil, H-1 ve H-2 olmak üzere iki idari bölgeye ayrılıyor. Kent topraklarının %80'ini oluşturan ve Filistinli nüfusun çok büyük bir kısmını barındıran H-1 bölgesinin sivil yönetimi, asayişi ve iç güvenliği kâğıt üzerinde tamamen Filistin Yönetimi'ne bırakılıyor. Şehrin geri kalan %20'lik alanını oluşturan H-2 bölgesinin güvenlik ve kamu düzeni ise İsrail ordusuna bırakılıyor. Şimdi bu bölgedeki Yahudi nüfusunun daha fazla olmasını bekliyorsunuz mantıken ama öyle değil. O tarihte H-2 bölgesinde on binlerce Filistinlinin yanında yalnızca birkaç yüz Yahudi yaşıyordu. Bu %20'lik alanın esprisi, Yahudi nüfusunun çokluğu değil yani, başka bir şey. Burası kentin en kadim, en değerli ve Müslümanlar için en önemli yapısına ev sahipliği yapıyor; İbrahim Camii'ne. İsrail'in şehrin kalbine hâkim olmak istemesi de bu yüzden; Filistin kimliğini en fazla yansıtan yeri Yahudileştirmek için.  

İbrahim Camii

Yaşamadığı bir toprağı işgalciye vermek ve “Barış” ummak 

Barış, diyalog, bir arada yaşamak dedik ya hani başta; Filistin Yönetimi bunu tercih etti ve bu anlaşmayı kabul etti. Fakat aradan geçen onlarca yıl, İsrail'in %20 ile yetinmediğini; %80'lik alanın otoritesini tanımadığını her defasında çarpıcı bir şekilde gösterdi. Filistin yönetiminde olduğu kabul edilen bölgelere askerî müdahaleler yapıldı, İsrail işgali altındaki bölgelerde yasa dışı yerleşim birimleri kurularak Filistin köylerinin birbiriyle bağlantısı koparıldı, Filistinlilerin evleri yıkıldı ve toprakları gasbedildi. 

İşgalci iştahı, her zaman daha fazlası 

Ama İsrail'i bunlar da kesmedi ve geçtiğimiz gün İsrail Maliye Bakanı Smotrich kameraların karşısında El-Halil Protokolü'nü iptal ettiklerini ve böylece zaten sahada tanımadıkları Filistin otoritesinin kâğıt üzerinde de devam etmeyeceğini duyurdu. Her ne kadar İsrail’in resmî devlet söylemi Smotrich’in iddiasını yalanlayıp durumun “İbrahim Camii çevresindeki inşaat yetkilerini Filistin makamlarından alarak İsrail’e devredilmesinden” ibaret olduğunu ifade etse de sahadaki durum Smotrich’i pek haksız çıkarmıyor. Tabii tüm bunlar olurken Filistin Yönetimi boş durmadı. Uluslararası hukuk tarafından güvenceye alınmış otoriteleri, meşru hakları vardı ve bunları savunmak için elinden gelenleri yaptılar. Sert biçimde kınadılar, lanetlediler ve "İsrail'i durdurun" diye ABD ve Avrupa'ya birçok çağrı yaptılar.  

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas

Dünyanın kötü jandarması 

Peki sonuç? ABD'yi kendisinin hiç çıkarı olmayan bir savaşa ikna etmeyi dahi beceren İsrail'i ABD'ye şikâyet etmenin elbette bir sonucu olmayacaktı ve olmadı da. Tıpkı bugün İran'la anlaştığını duyuran ABD'nin Lübnan'ı da ateşkes bölgesine dâhil etmesinin akabinde İsrail'in Lübnan'a saldırısını sürdürmesi gibi. Parasıyla, lobisiyle, iş birlikçileriyle, anlaşma tanımazlığı ve uluslararası hukuk denen şeyi hiçe saymasıyla İsrail, işgalini genişletmeyi dünyanın gözüne sokarcasına sürdürdü, sürdürüyor. 

Bizi ilgilendiriyor mu? 

İsrail’in Lübnan’daki ve Suriye’deki ilerleyişi düşünüldüğünde bu işin Filistin’i de Filistinlileri de çoktan aştığı aşikâr. Bugün İsrail'in de dillendirmekten çekinmediği gibi Siyonist yayılmacılığı el yükselterek devam ediyor. Bu esnada İsrail'in komşu ülkeleri başta olmak üzere birçok siyasi liderlik Amerikan çıkarları ve küresel düzen ile ters düşmemek üzere cılız diplomatik çabalarını sürdürürken bölge halklarının bir şeyi unutmaması gerekiyor: Henüz sizin kapınıza dayanmamış olsa da El-Halil üzerindeki bu örnek; işgalci bir yapının, tüm anlaşmalara, uluslararası hukuka ve diplomatik çabalara rağmen nasıl sınır tanımaz olabileceğini en çıplak hâliyle gösteriyor.