İran’ın Körfez’e Yönelik Saldırıları Kalıcı İzler Bırakıyor

Araştırmacı Sinem Cengiz, New Lines Magazine’de yayınlanan yazısında Kuveyt’te 2003 Irak Savaşı’nın korkusunu çocuk yaşta yaşayan biri olarak, bugün Doha’da İran’ın Körfez’e yönelik saldırılarıyla aynı travmanın yeniden canlandığını anlatıyor. Cengiz’e göre saldırılar yalnızca güvenlik ve ekonomiyi değil, Körfez toplumlarının hafızasını, İran algısını ve bölgesel dayanışma biçimlerini de kalıcı biçimde değiştiriyor.
iran-in-korfez-e-yonelik-saldirilari-kalici-izler-birakiyor.jpg

26.03.2026 - 16:50  |  Son Güncellenme:  27.03.2026 - 08:45

17 Mart 2003’te Kuveyt’teki okullarımızdan tek bir talimatla eve gönderildik: “Yeni bir duyuruya kadar evde kalın”.  

O dönemde uzaktan eğitim diye bir şey yoktu. Okullar kapandı ve ülke herkesin yaklaşmakta olduğunu hissettiği gelişmelere karşı hazırlık yapmaya başladı. Kapanma öncesindeki günlerde, öğretmenlerimiz bize füze saldırılarına karşı acil durum tatbikatları yaptırdı.  

Gençler olarak, nereye sığınacağımız, sirenler çaldığında nasıl hareket edeceğimiz, akıl almaz bir şey olursa ne yapacağımız gibi gerçeküstü hissettiren talimatları takip ettik. Kuveyt daha önce de savaş yaşamıştı ve buna ilişkin anılar, alınan her önlemde hissediliyordu. Aynı gün, dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Saddam Hüseyin’e 48 saat içinde Irak’ı terk etmesi yönünde ültimatom verdi. 

İki gün sonra, ABD öncülüğündeki “Irak’a Özgürlük Operasyonu” komşu ülkede başladı. ABD’nin Bağdat’a yönelik ilk saldırılarından saatler sonra Kuveyt kentinde sirenler yankılandı. Bunu takip eden günlerde Kuveyt’e doğru bir düzineden fazla füze fırlatıldı. Bazıları ABD ve İngiliz birliklerinin konuşlandığı alanları hedef alırken, bir diğer kısmı Kuveyt kentine daha yakın noktalara yöneldi. 

Korku yalnızca füzelerden değil, füze başlıklarının neler taşıyabileceğinden de kaynaklanıyordu. O dönemde kimyasal ya da biyolojik saldırı ihtimali bölge üzerinde ağır bir gölge oluşturuyordu. Birçok ev gibi bizim evimizde de güvenli bir oda vardı. Pencereler bantla kapatılmıştı. Yiyecek ve su stoklanmıştı.   

Gaz maskeleri azdı, bu yüzden annem evde oturup aile için eliyle maske dikiyordu. Bu konuda, öğretmen olarak çalıştığı okulda acil durum tatbikatlarında eğitim almıştı. Batılı hükümetler, vatandaşlarına tahliye çağrısı yaptı ve birçok kişi ülkeden ayrıldı. Ancak ailem, Ağustos 1990’daki Irak işgaline dair acı anıların da etkisiyle Kuveyt’te kalmayı tercih etti.  

Aile dostlarımızın birçoğu ise, Suudi Arabistan’a giden son otobüslerle ülkeyi terk etti. Körfez'de yaşayan birçok kişi gibi biz de, bu anıların geçmişte kalacağını, çocukluğumuzun bir parçası olarak hatırlanacağını düşündük. Ancak 20 yılı aşkın bir süre sonra tarih tekerrür etti. Şu anda bulunduğum Doha’da 28 Şubat, diğer cumartesiler gibi başladı. Fakat daha sonra ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına ilişkin haberler geldi ve telefonlarımız acil durum uyarılarıyla doldu.  

Telefondaki siren seslerini ilk duyduğumda bir an duraksadım. Üzerime tuhaf bir deja vu hissi çöktü. Mart 2003’te olduğu gibi içgüdüsel olarak balkona yürüdüm ve gökyüzüne baktım. Telefonumdan gelen uyarılar ve uzaktan gelen füzeleri hava savunma sistemleri ile önleme sesleri arasında, haber kuruluşları, İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi’ne (KİK) üye altı ülkenin tamamına saldırı düzenlediğini bildirdi. 

El Udeid Hava Üssü

Bunun, Tahran’ın Haziran 2025’te Katar’daki El Udeid Hava Üssü’ne düzenlediği ve ABD’nin İsrail’in İran’a karşı saldırılarına katılmasına misilleme olarak yapılan füze saldırısından oldukça farklı olduğunu hemen anladım. Saddam’ın yıllar önce Kuveyt’e düzenlediği füze saldırıları gibi, İran’ın KİK ülkelerini hedef alan füze ve insansız hava araçları (İHA) da sadece ABD askeri üsleriyle sınırlı kalmadı. 

Havalimanları ve oteller de dahil olmak üzere sivil alanların yanı sıra Körfez genelindeki büyük petrol ve gaz altyapısı da hedef alındı. İran saldırılarında en fazla Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) hedef alırken, onu Kuveyt, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan ve Umman izledi. Söz konusu saldırılar, KİK ülkelerinin birçoğunda can kayıplarına yol açtı. 

Savaşın başlamasından bu yana geçen günler, telefonumda art arda beliren uyarılarla geçti:

 “Güvenlik tehdidi seviyesi yükselmiştir; herkesin kapalı alanlarda kalması gerekmektedir.” 

Savaşın başlamasından bu yana geçen günlerde telefonumda sürekli şu uyarılar belirdi:

“Güvenlik tehdidi seviyesi yükseltildi, herkesin evde kalması gerekiyor.”  

Birkaç dakika sonra uzaktan gelen füze önleme sesleriyle başka bir bildirim geldi: 

“Güvenlik tehdidi ortadan kalktı ve durum normale döndü.” 

Katar’a yapılan her saldırıda, Kuveyt’teki ailemi arayıp durumlarının iyi olup olmadığını kontrol ettim. Bana, yakındaki olası patlamaların basıncını azaltmak için pencereleri biraz açık tutmam gerektiğini hatırlattılar. Ayrıca, “Bunu daha önce de yaşadık ve yine atlatabiliriz” dediler. En son evde kalmak zorunda kaldığımız zaman, Saddam’ın Kuveyt’e saldırı düzenlediği dönemdi. 

Belki de Kuveyt’in bu savaşta Körfez’in sesi olarak ortaya çıkması, ulusal şarkılarını ve geçmişteki gururunu ve deneyimlerini yansıtan televizyon reklamlarını paylaşması ve KİK üyesi komşularına destek ve dayanışma göstermesi şaşırtıcı değil. Körfez’de büyüyenler için, yaşanan olaylar önceki çatışmaların anılarını canlandırdı. Aktörler farklı ve bazılarımız için şehirler de farklı, ancak gerçek aynı: Körfez kendini, ne başlattığı ne de parçası olmak istediği bir savaşın ortasında buldu.   

ABD Başkanı Donald Trump, KİK ülkelerine yönelik İran saldırılarını “en büyük sürpriz” olarak nitelendirdi. Bu değerlendirme, saldırıların neyi hedeflediği ve ne kadar süreceğine dair hala net bir yol haritasının bulunmadığı Washington açısından doğru olabilir. Ancak İran’ın saldırıları, KİK ülkeleri için bir sürprizden ziyade bir sınama niteliği taşıdı.  

Söz konusu ülkeler, çatışmayı sınırlamak için önemli diplomatik ve siyasi sermaye ortaya koymuş, nüfuzlarının -ve İran’la yakın zamanda sağladıkları uzlaşmanın- durumun bu noktaya gelmesini engelleyeceğine güveniyorlardı. Şüphesiz ki, İran’ın saldırıları, Körfez monarşilerinin bölgedeki ABD güvenlik taahhütlerinin güvenilirliği ve kendi ittifaklarını çeşitlendirme ve aralarındaki güvenlik çerçevelerini güçlendirme ihtiyacı konusundaki stratejik hesaplamalarını yeniden şekillendiriyor.  

Bununla birlikte, bu saldırılar aynı zamanda İran’a yönelik algıları da yeniden şekillendiriyor. Bu durum, İran’ın KİK ülkelerine karşı davranışları ve bölge toplumlarına yönelik tehdidinin doğrudan bir sonucudur. Diğer yandan, İran’ın saldırılarına karşılık olarak KİK ülkeleri bir araya gelerek, Körfez dayanışmasını sergiledi. İran’ın saldırılarının kırmızı çizgiyi aştığını ve karşılık verme haklarını saklı tuttuklarını açıkça belirttiler.   

KİK ülkeleri, savaşın ilk saatlerinden bugüne kadar, füzeleri ve İHA’ları engellemede etkileyici bir direnç gösterdi. Bu savunma çabaları, Körfez sakinleri arasında güven duygusunun korunmasına yardımcı oldu. KİK ülkelerinin İran'ın sürekli saldırılarına misilleme yapmama kararı da geniş halk desteğiyle karşılandı ve bölge hükümetleriyle yaygın bir dayanışmaya yol açtı. Körfez ülkeleri İran’ın yoğun saldırı dalgasını etkili bir şekilde engellemeyi başarsalar da, bu savaşın özellikle ekonomik, siyasi ve güvenlik alanlarının ötesine geçen ve belki de daha az ölçülebilir olan bir başka yönü daha var: sosyal ve psikolojik etkisi.  

Dış tehditlere tekrar tekrar maruz kalmak, güvenlik politikasını şekillendirmekten daha fazlasını yapar, tüm toplumların tehditleri nasıl algıladığını, komşularına nasıl güvendiğini ve gelecekteki krizlere nasıl hazırlandığını etkileyen kolektif bir hafıza oluşturur. İran’ın saldırıları, vatandaşlar ve bölge sakinleri de dahil olmak üzere Körfez toplumlarında derin bir psikolojik iz bırakacaktır.  

İran, saldırıların ABD’nin varlıklarını hedef aldığını söylese ve Körfez ülkelerinden özür dilese de, İran füzeleri ve İHA’ların tehdidi altında yaşayan insanlar için bu açıklama kabul edilemez. Bu saldırılar, günlük yaşamın gerçekleştiği yerlere, yani yaşadığımız ve çalıştığımız şehirlere, evlere ve mahallelere kadar ulaşıyor.   

Coğrafya değişmiyor ve İran, Körfez ülkelerinin komşusu olmaya devam edecek. İran açısından bu saldırılar kendi tarihinin bir parçası olarak kalacak olsa da, KİK ülkeleri için psikolojik ve siyasi etkileri, toplumların güvenlik algısını şekillendiren belirleyici bir dönüm noktası olacak. Körfez’deki bir nesil, bu yaşananları kolay kolay unutmayacak. Irak’ın Kuveyt ve diğer Körfez ülkelerinde uzun zamandır saldırganlığıyla algılanması gibi, İran da bölgesel ve kolektif hafızada benzer bir yer edinebilir.  

Körfez’de bu saldırılara tanık olan birçok kişi için İran, önümüzdeki on yıllar boyunca öncelikle sürekli bir gerilim, şüphe ve ihtiyat kaynağı olarak görülebilir. En kötüsü de, İran’ın davranışlarının Körfez’in her iki yakasındaki toplumlar arasında kalıcı bir psikolojik mesafe yaratma riski taşımasıdır, çünkü bir kez kırılan güvenin yeniden inşa edilmesi zaman alır.   

Bu saldırıları yaşayanlar arasında daha da büyük bir hayal kırıklığına neden olan şey, saldırıların geleneksel olarak Körfez ülkelerinde gece geç saatlerde yapılan “gabga” adı verilen buluşmalarla kutlanan, akşam teravih namazlarının olduğu mübarek Ramazan ayında gerçekleşmiş olmasıdır. Savaşın gölgesinde, ilk kez buluşmalar sınırlandırıldı, başlangıçta askıya alınan teravih namazları daha sonra kısaltılarak ve sadece belirli sayıda camide kılınmaya başlandı. 

Ramazan programları ve çocuklara yönelik Garangao (Kuveyt’te Gargeean olarak adlandırılır) kutlamaları iptal edildi. Bu kısıtlamalar, özellikle Ramazan gelenekleri ve aile buluşmalarına odaklanan insanlar üzerinde önemli bir psikolojik etki yarattı. Birçoğumuz ailelerimizi ziyaret edemedik. Örneğin, Ramazan ortasında ailemle Garangao’yu kutlamak için Doha’dan Kuveyt’e olan uçuşum iptal edildi ve çocukluğumdan beri her zaman kullandığım havaalanı hedef alındı. 

Savaş, Ramazan ayı ve Ramazan Bayramı’nın anlamını tamamen değiştirdi, bazı insanlar bayramı aileleriyle kutlamak için seyahat bile edemedi. Saldırıların başlamasından bu yana, çoğu şirket uzaktan çalışmaya geçti ve okullar online eğitim veriyor. Bu da COVID-19 pandemisi sırasında yaşanan atmosferi hatırlatıyor.   

Alışveriş merkezlerine, kafelere gitmek ya da aile ziyaretleri yapmak konusunda resmi bir kısıtlama bulunmasa da birçok kişi kısmen Ramazan nedeniyle, kısmen de hükümetlerin tavsiyelerine uyarak evde kalmayı tercih ediyor. Bu dönemde, Körfez hükümetleri, halkın durumu daha iyi anlaması ve sakin kalmasına yardımcı olmak için sürekli olarak kamuoyunu gelişmeler hakkında bilgilendirdi.  

Aynı zamanda halkı, saldırı ve füzeleri hava savunmasıyla engelleme görüntülerini kaydetmeme ve paylaşmamaya, ayrıca yalnızca resmi kaynaklara güvenmeye çağırdılar. Bu saldırıların ortasında, uluslararası haber kaynaklarında ve sosyal medyada Körfez ülkelerini -özellikle Dubai’yi- “başarısız” olarak gösteren ve bu ülkelerin artık ekonomik refah ve istikrar modeli olarak görülemeyeceğini savunan birçok iddia yer aldı.   

İran’ın saldırıları, Dubai’nin Palm Jumeirah bölgesindeki lüks bir oteli, Manama’daki yerleşim alanlarını ve Kuveyt’teki uluslararası havaalanını hedef aldı. Bu saldırıların görüntüleri, bu tür maddi hasarın çok ötesinde sonuçlar doğuruyor, yani nu devletlerin yıllarca inşa etmeye çalıştığı itibarı hedef alıyorlar. Hatta Hürmüz Boğazı kapalı kalırsa Körfez ülkelerinin zarar göreceği yönünde iddialar bile dolaşıyor ve KİK ülkelerine yönelik saldırılar bir dereceye kadar kayıtsızlık veya örtük onay ile çerçeveleniyor. 

Bazı sosyal medya hesapları, Irak, Suriye ve Filistin’deki insanların deneyimleriyle karşılaştırmalar yaparak, Körfez ülkelerinin şu anda başlarına gelenleri hak ettiğini öne sürüyor. Bu tür söylemler, Körfez’deki toplumsal algıları derinden etkiliyor ve söylemlerin bir kısmı, savaş şiddetinin kurbanlarına yönelik seçici bir empati sergiliyor. 

Söz konusu ifadeler, yalnızca Körfez toplumlarında değil, aynı zamanda bölgedeki gelişmelere karşı bazı Arap devletlerinin sessizliğini (veya tarafsızlığını) fark eden siyasi elitler arasında da artan bir hayal kırıklığı duygusuna neden oluyor. Örneğin, eski Katar Başbakanı Şeyh Hamad bin Jassim Al Sani, X’te yaptığı bir paylaşımda bu tutumu eleştirerek şunları yazdı:  

“Şaşırtıcı bir şekilde, KİK ülkelerinin karşı karşıya olduğu zorluklar konusunda birçok Arap ülkesinde güçlü bir tutum görmedik. Bu ülkeler gözlerini kapatmayı ve kendi çıkarlarını önceliklendirerek tarafsız kalmayı seçti.” 

Benzer şekilde, Suudi gazeteci Abdulrahman el-Raşid ile eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa arasında X’te kamuoyuna yansıyan tartışma dikkat çekti.  

Musa’nın, Körfez ülkelerini hedef alan tehditlerin bölgenin daha geniş jeopolitiği ile ilgisi olmadığı yönündeki değerlendirmesi, birçok Körfezli yorumcu tarafından eleştirildi. Raşid’in Musa’ya yönelik eleştirileri, aralarında çok sayıda Körfezli gazeteci ve düşünürün de bulunduğu isimler tarafından paylaşıldı. Bu isimler, bazı Arap ülkelerinin İran’ın KİK devletlerine yönelik saldırılarını güçlü şekilde kınamaktan kaçınmasını eleştirdi. 

Bu dönemde, söz konusu sessizliğin, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında Kuveyt’e sırt çeviren Arap ülkelerinin sessizliğine benzediğini belirten birçok yorum yapıldı. Birçok Körfez vatandaşından, savaş bittiğinde ülkelerinin bu devletlere yönelik politikalarını yeniden değerlendirmeleri gerektiği yönünde yorumlar aldım. 

On yıllardır Körfez’i takip eden biri olarak, bölgedeki her büyük krizin -1990 ve 1991’deki Kuveyt işgali ve 2017-2021 Körfez krizi de dahil olmak üzere- hem vatandaşları hem de sakinleri kapsayan devlet-toplum ilişkilerinde bir dönüm noktası olduğunu gözlemledim. Bu savaşın da farklı olması muhtemel değil. 

Bugün Körfez modeli sınanıyor, birçok büyük etkinlik iptal edildi ve birçok insan şu anda harcama veya yatırım yapma konusunda isteksiz. Bazıları birikimlerini kendi ülkelerindeki bankalara aktarmayı düşünürken, bir diğer kesim ülkeyi terk etti. Ancak bu, Körfez modelinin ilk sınanması değil, finansal kriz, Arap ayaklanmaları ve pandemi de dahil olmak üzere daha önce büyük krizlerle karşı karşıya kaldı. 

Bu ülkelerin geçmiş krizlerden çıkardığı dersler, İran’ın devam eden saldırıları sırasında neden etkili kriz yönetimi sergilediklerini açıklıyor. Bu kriz yönetimi politikalarının bir parçası olarak, Katar ve BAE gibi bazı KİK ülkeleri, savaş nedeniyle topraklarında mahsur kalan turistlere ücretsiz konaklama ve vize uzatma imkanı sağladı. Benimki de dahil olmak üzere, iptal edilen biletlerin parasını iade ettiler ve savaştan kaynaklanan kayıpları karşılama konusunda esnek davrandılar.  

Örneğin, BAE, yabancıların kazançlı vergi statülerini kaybetmeden yurtdışında daha fazla zaman geçirmelerine izin vereceğini belirtti. KİK ülkeleri, çoğu turist olan ve bölgeden ayrılmak isteyenler için sınırlı uçuşlar veya Suudi Arabistan veya Umman üzerinden kara yolları aracılığıyla tahliyeyi etkili bir şekilde yönetti. Geçen hafta bir arkadaşım Doha’dan kalkan az sayıdaki tahliye uçuşundan biriyle ayrıldı. Uçağın kalkması için iki saat beklemek zorunda kaldı.  

Başka bir arkadaşım ise Suudi Arabistan üzerinden arabayla ayrılmak zorunda kaldı ve sınır kontrollerindeki uzun kuyruklardan bahsetti. Her ikisi de güvenli bir şekilde ayrıldı, ancak ne zaman geri döneceklerini bilmiyorlar. Bununla birlikte, ben de dahil olmak üzere çoğu sakin, güçlü kişisel ve profesyonel bağlarının olduğu “ikinci evleri” olarak gördükleri yerde kalmayı tercih etti. Birçoğu, hükümetlerin krizi yönetme biçimine duydukları güveni dile getiriyor.   

Dezenformasyonun hızla yayılması göz önüne alındığında, bu savaşın belki de olumlu yönlerinden biri, Körfez’e ilişkin küresel algıları uzun zamandır şekillendiren söylemleri sorgulayan bakış açıları sunan, bölge içinden akademisyenler, analistler ve uzmanların daha görünür hale gelmesi oldu.  

KİK ülkelerinin onlarca yıldır insan kaynağına yaptığı yatırımların sonuçları da bu süreçte daha belirgin hale geldi. Körfez toplumları genellikle çekingen olarak tanımlanır, ancak birçok vatandaş bu anı ülkelerinin pozisyonlarını dile getirmek ve bazı durumlarda televizyon programlarında ve sosyal medya platformlarında dezenformasyona doğrudan karşı koymak için kullandı. 

Bunu yaparak, devlete gayri resmi ancak anlamlı bir toplumsal destek sağladılar. Bu, özellikle sürekli baskı altında iken zorlu bir görevdir. Saldırıların başladığı gün, Körfez dışında çalışan bir gazeteci telefonda, “Tarihi zamanlardan geçiyorsunuz. Bu deneyimi kaleme alma, belki de bir kitap yazmanın zamanı geldi” dedi. Ben de, “Böyle bir durumu bizzat yaşarken düşüncelerinizi toplamak zor” diye yanıtladım.  

Diğer KİK ülkelerindeki konuştuğum tüm arkadaşlarım gibi ben de füzeler veya İHA’lar  tarafından doğrudan tehlike altında hissetmiyorum. Ancak durumun normalden çok uzak olduğunu bilerek günlük hayatımıza devam etmeye çalışırken zihinsel yorgunluk yaşıyoruz. Kuveyt’te yaşayanlar veya benim gibi bir zamanlar orada yaşamış olanlar için, durumun geçmiş yıllara olan benzerliği, tekrar aynı süreçten geçmeyi yorucu hale getirse de, aynı zamanda belirli bir direnci de ortaya koydu.   

Hem vatandaşlar hem de bölge sakinleri arasında, savaş sona erdiğinde Körfez ülkelerinin maddi hasar ve saldırıların daha geniş ekonomik etkilerinden kurtulacağına dair bir inanç var. Birçoğu, Dubai, Abu Dabi veya Katar’ın, işgal travmasının onlarca yıllık ilerleme ve gelişmeyi ciddi şekilde geriye götürdüğü Kuveyt’in hikayesini yaşayabileceğini savunuyor.  

İşgalden sonra Kuveyt’te büyümüş biri olarak, benzer bir senaryonun yaşanacağını düşünmüyorum. 1990’ların başındaki Kuveyt’in aksine, KİK ülkeleri tek bir sektöre bağımlı değil ve diğer yapısal koşullar da aynı değil. Kuveyt’in deneyimini tekrarlayacaklarını öne sürmek, uzun vadeli finansal, teknolojik ve altyapısal planlamalarını, yatırımlarını ve vizyonlarını hafife almaktır. Bunlar gelecekteki şokları absorbe edebilecek ve bunlara yanıt verebilecek niteliktedir.   

Bölgede yıllar içinde, Körfez ülkelerinin krizler karşısında nasıl tekrar tekrar direnç gösterdiklerini, bunlardan ders çıkardıklarını ve eskisinden daha güçlü bir şekilde ortaya çıktıklarını gördüm. Atasözünde denildiği gibi, geçmiş eylemler gelecekteki eylemlerin en iyi garantisidir. Burada, Körfez ülkelerinin ulusal vizyonlarına uygun olarak çabalarını hızlandıracaklarına, ancak stratejilerinde, önceliklerinde ve algılarında önemli değişiklikler olacağına dair güçlü bir inanç var.  

Körfez hiçbir zaman “krizden arınmış” bir bölge olmadı. Her zaman 1980-1988 İran-Irak savaşı, ardından 1990-1991’de Kuveyt’in işgali ve 2003’te ABD’nin Irak’ı işgali gibi büyük olayların şekillendirdiği karmaşık bir stratejik ortamda yer aldı. Bu sefer farklı olabilecek şey, bu deneyimin hem Körfez’in siyasi elitleri hem de bölge toplumları içindeki algıları nasıl yeniden şekillendireceğidir. Savaş yarın sona erse bile, birçok açıdan KİK ülkelerinde halihazırda güçlü ve kalıcı etkiler bıraktı.  

Saddam’ın işgali Kuveyt’in DNA’sına işlendiği gibi, bu savaşın da KİK ülkelerinin İran, ABD ve diğer Arap devletleriyle gelecekteki ilişkilerini ve hatta kendi aralarındaki ilişkilerini şekillendirmesi muhtemeldir. Dahası, bu saldırıları yaşayan insanların hem vatandaşların hem de sakinlerin algılarını derinden etkilemiş ve kolektif hafızalarında kalıcı bir açık yara bırakacaktır. 

Kaynak: New Lines Magazine