İran’daki Yahudi Cemaatinin İsrail-İran Savaşına Yaklaşımı

Araştırmacı Mustafa Mansur, İran’daki Yahudi cemaatinin İsrail-İran savaşı karşısındaki tutumunu Fokus+ için ele aldı.
iran-daki-yahudi-cemaatinin-israil-iran-savasina-yaklasimi.jpg

01.04.2026 - 17:37  |  Son Güncellenme:  01.04.2026 - 17:45

İran’daki Yahudi cemaatinin lideri ve Parlamento’daki temsilcisi Homayoun Sameh Najafabadi’nin, dini lider Ali Hamaney’in ölümü dolayısıyla yayımladığı taziye mesajı, çeşitli soruları gündeme getirdi.  

Najafabadi’nin mesajında, “İran’daki Yahudi cemaati, bu büyük ve acı kayıp dolayısıyla millete, ailesine ve İslam Devrimi’ni seven herkese en içten taziyelerini sunar” ifadelerine yer verildi.  

Taziye mesajı, özellikle ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın ardından, İran’daki Yahudi kimliğinin karmaşıklığı ve ülkedeki Yahudi topluluğunun aidiyet meselesini yeniden tartışmaya açtı.  

Konuya ilişkin şu sorular gündeme geldi: Sadakat kime gösterilmelidir? Din kardeşlerine mi, yani İsrail’e mi? Yoksa aynı vatanı paylaştıklarına mı? İsrail veya başka bir yerden gelebilecek herhangi bir dış saldırı karşısında İran İslam Cumhuriyeti’ne mi sadakat gösterip ve destek verilecek?  

Öte yandan, İran yönetiminin Yahudi cemaatine yaklaşımı nedir? Özellikle Hamaney de dahil olmak üzere önde gelen İranlı liderlerin suikasta uğraması ve İsrail için çalışan çok sayıda casusun varlığına işaret eden istihbarat raporları ışığında, İran toplumundaki yasal statüleri nedir?  

Güvenlik güçlerinin, ilk olarak Yahudi cemaatine yönelik şüphe duyacağı aşikar. Bu şüpheler İran’daki Yahudi topluluğunun durumunu etkiledi mi ve onlarla nasıl başa çıkıyorlar?  

İran’daki Yahudi topluluğunun sadakati konusundaki soruya gelince, cemaatin kendisini din ortaklarından ziyade vatan ortaklarıyla özdeşleştirmeye çalıştığı görülüyor.  

İşgal altında bulunan Filistin’deki İsraillilerin, Yahudiliği bir kenara bırakıp, Siyonizmi siyasi ve askeri bir proje olarak benimsediğine inanıyorlar.   

Siyonizm’e ve onun politikalarına karşı olduklarını açıkça dile getiriyor ve İran’a yönelik askeri gerilimin sorumlusu olarak da bu ideolojiyi gösteriyorlar. Sonuç olarak, onunla herhangi bir ilişkiyi reddediyorlar.  

Bu nedenle, İran’daki Yahudi topluluğunun karşı karşıya olduğu en büyük zorluk, Siyonizmi Yahudilikten ayırmaktır.  

İran onların anavatanı olsa da, anayasada resmi olarak dini bir azınlık olarak tanınmaları ve Yahudi inançlarının kabul edilmesi nedeniyle, bu anavatanlarına bağlılık ve aidiyet mutlak bir görevdir.  

Bu bağlılığı göstermek amacıyla da Yahudi cemaati, İran sosyal ve ulusal dokusunun ayrılmaz bir parçası olduklarını vurgulayarak, ulusal etkinliklere aktif şekilde katılım sağlıyor.   

Kendilerinin geçici bir göçün neticesinde o ülkede olmadıklarını, aksine dünyanın en eski Yahudi topluluğu olmaktan gurur duyduklarını iddia ediyorlar.   

Bu iddialarını, Pers Kralı Cyrus’un atalarına yardım ettiği ve onları yaklaşık 27 yüzyıl önce Babil esareti ve sonrasındaki olaylardan kurtardığı zamana kadar uzanan uzun tarihlerine dair tekrarlanan anlatıya dayandırıyorlar.  

Pers kralı onlara Filistin’e dönüp Kudüs ve Tapınağı yeniden inşa etme ya da Pers krallığında kalıp dini inançlarını özgürce uygulama özgürlüğü arasında seçim yapma özgürlüğü verdiğinde, onlara krallık içindeki zenginliklerine ve sosyal statülerine katkıda bulunan ekonomik ayrıcalıklar da tanıdı.  

Yahudi topluluğu, İran İslam Devrimi'ni anma amacıyla her yıl her yıl 11 Şubat’ta düzenlenen yürüyüşle İslam Cumhuriyeti’ne desteklerini fiilen ifade ediyorlar.  

Ayrıca, İran’ın ulusal çıkarlarına olan dayanışma ve bağlılıklarını vurguladıkları ve ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını açıkça reddettikleri ve kınadıklarını ilan ettikleri diğer yürüyüşlere de katılıyorlar.  

İranlı yetkililerin onları dini bir azınlık olarak ele almasına gelince, bu, yasal olarak tanınmaları ve İran parlamentosunda temsil edilmeleri de dahil olmak üzere siyasi haklarını ve sinagog, okul, hastane, kütüphane ve gazete gibi kendi kurumlarını kurmaları gibi sosyal haklarını kullanmalarına izin verilmesiyle kendini gösteriyor.  

Çeşitli istatistikler ve tahminler, İran’daki mevcut Yahudi topluluğunun sayısının dokuz bin ile yirmi bin arasında olduğunu gösteriyor.  

İsrael Hayom gazetesinin editörü Mor Shpaier’e göre, ülkedeki Yahudilerin sayısı yaklaşık dokuz bin ve ağırlıklı olarak Tahran, Şiraz ve İsfahan’da yaşıyorlar.  

En yaygın kabul gören tahmin ise yaklaşık 15 bin Yahudi’nin İran’da yaşadığı yönünde.  

Her ne kadar bu sayı, 1979 İslam Devrimi öncesinde yaklaşık 100 bin olan Yahudi nüfusla kıyaslandığında ciddi bir düşüşe işaret etse de, İran’daki Yahudi cemaati halen İsrail’in ardından Orta Doğu’daki en büyük ikinci Yahudi topluluğu olma özelliğini koruyor ve geleneksel Yahudi yaşam biçimini sürdürmeye devam ediyor.  

Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nde tarih ve Yahudi çalışmaları alanında öğretim üyesi olan, “İran ve Siyon Arasında: Yirminci Yüzyıl İran'ındaki Yahudilerin Tarihi” kitabının yazarı Lior Sternfeld ise İran’dan ayrılan Yahudilere ilişkin önemli bir noktaya dikkat çekti.  

Sternfeld’e göre, İslam Devrimi sonrasında ülkeyi terk eden Yahudiler, “Yahudi olarak değil, İranlı olarak” göç etti.   

Bu göçte, siyasi belirsizlik, devrim sonrası ortam ve İran-Irak Savaşı’nın yarattığı endişeler belirleyici oldu. Dolayısıyla göçün arkasında tek bir nedenden ziyade birden fazla faktör bulunuyor.  

İran’daki Yahudi topluluğunun sahip olduğu bu özgürlükler ve haklar, ülkedeki Yahudi dini kurumlarının denetimi bağlamında, ülkenin en önemli haham figürü olan Baş Haham Yehuda Gerami’yi, İran’daki Yahudilerin kendilerini İran toplumunun ayrılmaz bir parçası olarak gördüklerini ve ritüel arınma kaplarının (mikve) kullanımı gibi dini ayin ve ritüellerini özgürce uyguladıklarını vurgulamaya sevk etti.  

Bu durum, İran işleri uzmanı ve Tahran’da doğup büyümüş eski bir İsrail istihbarat subayı olan David Nissan tarafından da doğrulandı.  

Nissan, İran’daki Yahudilerin “artan şüpheyle karşı karşıya olduklarını, ancak yine de miraslarıyla gurur duyduklarını” belirtti.   

İran Yahudilerinin ulusal kimliğinin, İsrail de dahil olmak üzere başka hiçbir ülkeye değil, İran’a bağlı olduğunu anlamanın önemli olduğunun da altını çizdi.  

Nissan, “Ülkede 30 aktif sinagog, Yahudi okulları, kasap dükkanları ve koşer yemek servisi yapan restoranlar, hatta bir matza fırını bile var” diye ekledi.  

Ülkedeki Yahudiler zulüm veya zarar görmüyor ve Yahudi yaşam tarzlarını herhangi bir müdahale olmaksızın uygulama hakkına sahipler.   

İran’da resmi olarak tanınan bir dini azınlık olarak hakları kanun ve anayasa ile güvence altına alınmış olup, parlamentoda temsil ediliyorlar.  

Nissan ayrıca, Yahudi topluluğu üyelerini İsrail’e göç etmeye teşvik etme girişimlerine rağmen bu teklifin yalnızca birkaç kişi tarafından kabul edildiğini de dile getirdi.  

İran’da yaşayan Yahudilerin çoğu, başta kültürel ve ekonomik nedenler olmak üzere güvenlik endişeleri nedeniyle İsrail’i her şeyini feda etmeye değer daha iyi bir alternatif olarak görmüyor.  

Ancak İranlı yetkililerin Yahudi topluluğuna yönelik bu yaklaşımı, özellikle İsrail ile yaşanan gerilim dönemlerinde, ülkedeki güvenlik durumu ve istikrarına yönelik tehditler nedeniyle zaman zaman krizler ve zorluklarla gölgeleniyor.  

Bu durum, Haziran 2025’te gerçekleştirilen “Am Kalavi” Operasyonu’nun (Sayılar 23:24'ten esinlenerek adlandırılmıştır: "İşte, bir halk dişi aslan gibi kalkacak, kendilerini erkek aslan gibi yükseltecek, avlarını yiyip öldürdüklerinin kanını içene kadar uyumayacaklar") ardından Yahudi topluluğu üyelerine yönelik çok sayıda kısıtlamanın getirilmesiyle de kendini gösterdi.  

Söz konusu operasyon, İsrail işgal ordusu tarafından İran’ın askeri ve nükleer tesislerini hedef almak amacıyla başlatıldı ve saldırılar Tahran, Natanz ve İsfahan’a odaklandı.  

Bu savaş, Yahudilerin durumunu olumsuz etkiledi ve İsrail ile iş birliği şüphesiyle taciz ve tutuklamalara yol açtı.  

Bu bağlamda Kanal 14’ten gazeteci ve köşe yazarı Naomi Rahilis, İran güvenlik yetkililerinin Tahran ve Şiraz’da “İsrail ile bağlantılı” suçlamasıyla hahamları ve Yahudi cemaati liderlerini tutukladığını belirtti.  

İran’dan gelen haberler, kesin kanıt olmaksızın gerçekleştirildiği öne sürülen bu tutuklama dalgasının, “Am Kalavi” operasyonunun ardından İran ile İsrail arasında artan gerilim ortamında yaşandığını gösterdi.  

Rahilis, resmi kaynaklar tarafından doğrulanmayan bilgilere göre tutuklamaların İran’daki en büyük Yahudi topluluklarının bulunduğu Tahran ve Şiraz’da gerçekleştiğini de ekledi.  

Ancak rejimin iddialarını destekleyecek hiçbir kanıt yayınlanmadı ve bu yöndeki haberler, ülkenin Yahudi azınlığına karşı baskıcı uygulamalar konusunda endişeleri artırdı.   

Ayrıca, özellikle İsrail ile devam eden gerilimler göz önüne alındığında, İran’daki Yahudi topluluğunun güvenliği konusunda ciddi endişeler doğurdu.   

İran rejimi bu tutuklamaları gücünü göstermek veya İsrail ve Batı’ya diplomatik bir mesaj vermek için bir araç olarak kullanıyor olabilir.  

Kudüs Güvenlik ve Dış İlişkiler Merkezi’nin bildirdiğine göre, İsrail ile yaşanan çatışmalar ve füze saldırıları sırasında, Hamaney’in bir sosyal medya paylaşımının ardından bu endişeler Yahudi topluluğu arasında daha da arttı.  

İsrail’e yönelik balistik füze fırlatılırken, Hamaney’in sosyal medya hesabından Hayber’deki Yahudilere yönelik “katliamın” tekrarını ima eden bir şiir yayımlanması, İran’daki Yahudi topluluğunda güvensizlik duygusunu derinleştirdi.  

Füze saldırıları sırasında paylaşılan Farsça şiir, “Ali, Zülfikar kılıcıyla Hayber’e dönecek” anlamına geliyordu.  

Ayrıca şiirde, Şiiliğin ilk imamı ve Hz. Muhammed’in damadı olan İmam Ali’ye, “Zülfikar” kılıcına, Medine yakınlarında yer alan ve Müslüman ordusu tarafından fethedilen Yahudi kalesine “Hayber”e atıf yapıldı.  

En azından dolaylı olarak, Hamaney’in sadece "Siyonistlere" değil, genel olarak "Yahudilere" karşı nefretini ilk kez dile getirdiğini belirtmekte fayda var. Bu, eski Hayber sakinlerinin Siyonist değil, Yahudi olmasından anlaşılabilir.  

Sonuç olarak, İran’daki Yahudi topluluğunun durumuna ilişkin haber ve çalışmalar, işgal altındaki Filistin topraklarında yaşayan İsraillilerin aksine, üyelerinin dini kimlikten ziyade tarih ve kültüre dayalı ulusal kimlik duygusuna öncelik verdiğini ortaya koyuyor.  

Bu durum, özellikle İsraillilerin Siyonist askeri ideolojiyi benimsemeleri ve Yahudiliğin gerçek özünden uzaklaşmaları göz önüne alındığında daha da belirgin.  

İran’ı terk edenler bile, dini bağlılıktan ziyade, İslam Devrimi’nin ardından güvenlik ve değişen siyasi ortamla ilgili nedenlerle bunu yaptı.  

Söz konusu durum, çoğunun ABD ve Avrupa ülkelerine göç etmesi ve sadece küçük bir kısmının İsrail’e gitmesiyle kanıtlanıyor.  

Öte yandan, İsrail ile askeri çatışmayla aynı zamana denk gelen bazı taciz ve tutuklamalara rağmen, İranlı yetkililer genel olarak Yahudi topluluğu için hoşgörü ve özgürlük ilkelerini koruyor.