İran'da Rejim Değişikliği Tartışmaları: İç ve Dış Dinamiklerin Analizi

Dr. Mehmet Akif Koç, İran'da rejim değişikliğinin olasılığı ve bu olasılığı etkileyen iç ve dış dinamikleri Fokus+ için inceledi.
İran’da-Rejim-Değişikliği-Mümkün-mü-.jpg

18.06.2025 - 12:24  |  Son Güncellenme:  03.09.2025 - 09:30

İsrail Başbakanı Netanyahu, İran’a saldırıların devam ettiği 15 Haziran’da bir ABD kanalına yaptığı açıklamada “Tahran’da İran istihbarat başkanı ve yardımcısına saldırdık. Rejim şu anda çok zayıf. Rejim değişikliği mümkün” ifadelerini kullandı. İsrailli ve ABD’li yetkililerden, keza Batı’daki İranlı çevrelerden bu yöndeki açıklamalar, temenni veya öngörüler son zamanlarda daha da artmaya başladı. Esasen Şubat 1979’daki devrimin birkaç ay içinde hızla İslamileşmeye başladığı ilk dönemlerden itibaren bu yöndeki söylemler hız kazanmış durumda.  

Peki böyle bir beklenti gerçekçi mi? Hangi şartlar altında bir rejim değişikliği ve İslam Cumhuriyeti yönetiminin çöküşü söz konusu olabilir? Bu yazıda genel çerçeveye işaret ederek, son süreçle birlikte bir projeksiyon geliştirmeye gayret edeceğim.

Öncelikle belirtmek gerekir ki hiçbir rejim ilanihaye sürdürülebilir değil. Sosyolojik dönüşümler, ekonomi-politik şartlar, iç ve dış konjonktür gibi dinamikler tüm politik sistemlerin hayatta kalabilme kapasitesini etkiliyor. Osmanlı Devleti için de Sovyetler Birliği için de ABD için de İsrail veya İran için de bu durum geçerli. Buradaki temel sorun, hangi şartlarda bu devamlılığın hasar alabileceği ve çöküşe yol açabileceği.

İran’da 1979 Devrimi sonrası “toplumsal sözleşme” ve bunun sürdürülebilirliği

Politik rejimlerin sürdürülebilirliği açısından en önemli parametre, kuşkusuz, devlet ile toplum arasındaki toplumsal sözleşme olgusunun ne ölçüde var olduğu ve yara alıp almadığı. Devrim’den sonraki toplumsal sözleşme, Muhammed Rıza Pehlevi’nin yozlaşmış rejimine karşıtlık ortak paydasında hemen tüm politik, dini, mezhepsel vb. unsurların uzlaşısıyla, tüm kesimleri birleştiren ve dışlamayan, her unsurun kendini ifade edebileceği bir düzlemde şekillenmişti. Şah da bunu gördüğü için 1979 Ocak’ta ülkesinden kaçmış, Ayetullah Humeyni hemen tüm kesimlerin iyimser beklentileri ve desteğiyle 15 yıllık sürgünün ardından Devrim’in muzaffer lideri olarak ülkesine dönmüştü.

Ancak bir süre sonra Devrim’in ana lokomotifi olan İslamcı devrimcilerle diğer toplumsal kesimlerin aynı yöne bakmadıkları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Henüz ilk haftalardan itibaren Ayetullah Humeyni çevresindeki İslamcı komiteler, Humeyni’nin Velayet-i Fakih sistemini kurması ve toplumu dindar/muhafazakâr bir düzlemde İslamileştirmesi temelinde bir program takip etmeye başladı. Tabiatıyla bu program kapsayıcı ve bütünleştirici bir yapı öngörmüyordu; aksine, diğer grupların da koşulsuz biat etmesi, zira Rehber’in (önce Humeyni, o ölünce Hamaney) Şiiliğin 12. İmam’ının Vekili sıfatıyla (“temsilcisi” değil) toplumu tepeden aşağı şekillendirip yönetmesini öngörüyor, ona karşı çıkılmasını ise doğrudan “fitne” olarak kodlayıp cezalandırıyordu.

İran'daki rejimi destekleyen vatandaşlar

 

Bu şartlarda hızla ayrışmalar başladı. Soğuk Savaş’ın kamplaşma konjonktüründe önce sol/sosyalist kesimler hedefe konulup dışlandı, ardından milliyetçi kesimler politik sahneden dışlandı ve sistemden koptular. Sonrasında diğer seküler kesimlere sıra geldi. En nihayetinde İslamcılar kendi içinde çatışmaya, “ihanet, casusluk, sapma, fitne” vb. suçlamalarla cezaevleri doldurulmaya başlandı. İran-Irak Savaşı’nın doğurduğu güvenlik zaafları, Devrim’in kendini koruma çabaları, ülke içindeki silahlı isyan ve ayaklanmalar, ABD ve Batı ülkelerinin bazı kesimlere açık desteği vb. unsurlar da bu tasfiye süreçlerini hızlandırdı. 1917 Bolşevik Devrimi sonrasındaki sürece benzer şekilde, daha muhafazakâr/statik ikinci faz devreye girdi ve kısa süren dinamik/inşacı faz bitti.

Neticede politik sahnenin farklı metotlarla istenmeyen unsurlardan “temizlenmesinin” ardından, birkaç yıl içinde oluşan ortam, yalnızca daha ılımlı ve radikal tonlarıyla iki İslamcı grubun siyasette var olup yaşamasına izin verdi. Zaman zaman Muhammed Hatemi (1997-2005), Hasan Ruhani (2013-2021), Mesud Pezeşkiyan (2024-…) gibi ılımlı cumhurbaşkanları döneminde sistem kendi iç dengelenmesini yapsa ve dış dünyaya ılımlı mesajlar verse de günün sonunda sert güvenlik unsurları daha etkili oldu ve İran’ın günümüze kadarki iç ve dış siyasetini belirledi.

Sistem içi güç dinamikleri ve ılımlı-radikal çatışması

Bu şartlarda iktidara hâkim olan ve güç unsurları üzerinden sistemi şekillendiren “güvenlik ve hayatta kalma” motivasyonu, zaman içinde çeşitli kesimlerde rahatsızlıklar yarattı, hemen her adımda farklı bir kesimle yeni rejim arasında mesafeler oluşmaya başladı. Bunların tamamının düşmanlığa dönüştüğünü söylemek mümkün değil; örneğin 2009 Yeşil Hareket protestolarından beri ev hapsinde tutulan ılımlı muhafazakar kanadın liderleri Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi’nin veya cumhurbaşkanlığı döneminde Rehber Hamaney ile sorunlar ve fraksiyon çatışması yaşayarak politik hayattan tasfiye edilen Mahmud Ahmedinejad’ın “velayet-i fakih rejimine düşman olduğu, yıkılmasını istediği vs. öne sürülemez. Keza onların destekçileri için de bu suçlama (bazı temelsiz suçlayıcı diskurlar veya sınırlı çevrelerdeki tepki dışında) öne sürülemez.  

Devrim’in İslamileştirilmesi sonrasında bu “toplumsal sözleşme” halkın büyük çoğunluğunu oluşturan geniş muhafazakâr/dindar kitlelerle halen sürdürülse de (bilhassa ilk otuz yıl boyunca daha yoğun olarak); tasfiye edilen ve sistemden dışlanan kesimlerdeki bu mesafelenmenin boyutu, tesir sahasının erişimi ve “patlayıcılık” riski/düzeyi halen endişe kaynağı olmayı sürdürüyor. Devrim’den bu yana geçen 46 senede sistemin anaokullarına kadar varan İslamileşme boyutu, okullaşma ve eğitim yoluyla iki nesil boyunca süren muhafazakârlaşmanın derinlerde nasıl bir sosyolojik karşılık bulduğunu (bulup bulmadığını) ölçebilmek çok mümkün değil. Bu konuda lehte ve aleyhte yapılan tüm açıklama, sözde araştırma ve gözlemlerin başka türlü bir propagandanın yansıması olduğu rahatlıkla söylenebilir.  

İran'daki rejime muhalif vatandaşlar

 

Esasen bu tür kapalı toplumlarda ve güvenlikleştirilmiş sosyolojik alanlarda bu tür nesnel araştırmalar yapılamaz, yapılanlar da sağlıklı olamaz. Ancak Rehber Ayetullah Hamaney’in, çeşitli konulardaki referandum taleplerine karşılık, ülkedeki seçimlerin zaten bir nevi referandum olduğu yönündeki yanıtlarını göz önünde bulundurunca, son yıllarda %40’lara kadar düşen seçimlere katılım oranı, çok önem verilen bu “toplumsal sözleşmenin” bozulmasa da ağır yara aldığını ve devlet-toplum ilişkilerinde adı konmamış bir sorun olduğunu ortaya koyuyor.

Toplumdaki bu sistem içi ılımlı-radikal muhafazakâr çatışmasının politik elitler ve bilhassa güvenlik bürokrasisi içine yansıması da bu açıdan şaşırtıcı olmamalı. Ilımlı Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani döneminin etkili Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in 2021’de General Kasım Süleymani ve Devrim Muhafızları’nı, Suriye ve Orta Doğu’daki kimi örtülü faaliyetleri nedeniyle eleştirdiği konuşmanın da ortaya koyduğu üzere, ülkenin uluslararası arenada “zor durumda bırakılması” nedeniyle bu iki kesim arasında öteden beri bir ayrışma var. Nitekim Pezeşkiyan döneminde etili bir cumhurbaşkanı yardımcılığı görevine getirilen Zarif, Devrim Muhafızları’ndan gelen sert tepkiler üzerine siyasetten ayrılıp akademik faaliyetlerine geri dönmek zorunda kaldı; Pezeşkiyan ise nükleer müzakerelerde İran’ı zor durumda bırakmak ve saldırıya açık hale getirmekle suçlanıyor radikal muhafazakâr güvenlik bürokrasisi tarafından.

Hâlihazırda radikal kanat iç siyaset ve güvenlik bürokrasisinde oldukça güçlü, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) bağlantılı isimler askeri ve sivil bürokrasi içinde kilit konumlarda yer alıyor. İsrail’in 13 Haziran’da başlayan saldırılarında hemen sadece DMO bağlantılı üst düzey isimlerin öldürülmesi, hükümet kontrolündeki İstihbarat Bakanlığı (Ittılaat) bağlantılı bir stratejik hedef belirlenmemiş olması gibi hususlar bu açıdan dikkat çekici. Saldırılar ve stratejik kayıplar bu yoğunluk ve dozda ilerlerse, radikal kanat başlarda güçlense de İran siyaseti içinde ılımlı kanadın kontrolü ele alarak radikalleri geri plana itmesi ve nükleer müzakereler de dâhil olmak üzere ABD ile masaya oturması gibi bir ihtimal de gündeme gelebilir.

Bir seküler devrim mümkün mü? Devrik Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi bir alternatif mi?

Batı’da, bir seküler devrim yaşanması, “mollaların devrilmesi” benzeri hüsnükuruntu tarzı temenniler olsa da Arap Baharı sürecinde ve 1978-79 İran Devrimi döneminde de gördüğümüz üzere, ordu, polis ve bürokrasi içerisinde ciddi bir destek bulunmaması durumunda seküler bir devrim olması pek mümkün görünmüyor. Kaldı ki kitlesel protestolarla yüzbinlerce kişinin haftalar boyu sokaklarda arzı endam etmesi gerekir ki daha önce 2009, 2011 ve 2022 protestolarında da gözlemlendiği üzere, rejimin güç aygıtlarını kullanarak bu gösterileri sert şekilde bastırması, bu yolun kitleler nezdinde başvurulması zor ve maliyetli bir alternatif olduğunu ortaya koyuyor. Ancak saldırıların yoğun şekilde sürmesi ve sivil altyapıya çok ciddi zarar verilmesi halinde, haftalar sonra İslam Cumhuriyeti yönetimi karşıtı bu tür toplumsal gösterilerin yaşanması da sürpriz olmayacaktır. Siyasi parti ve STK’lar gibi politik temsil kanallarının da kapalı olması ve ifade imkânı bulamaması, böylesi bir riskin bir zaman aniden patlaması ihtimalini de gündeme getiriyor.  

Seküler bir devrim ihtimalini bu aşamada çok yüksek görmesem de İran’daki çoğunluğu muhafazakâr olan halk nezdinde, 1979 Ocak’ta devrilen Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’nin itibarlı bir isim olmadığını söylemek mümkün. Saltanat-tâlebân olarak nitelendirilen monarşi özlemi içindeki bazı sesler yükselse ve diasporadaki İranlıların diskurunda bu isim telaffuz edilse de İran toplumunda otokrasi yerine, eski yozlaşmış rejimi çağrıştıran bir monarşi ikamesi pek de arzu edilen bir seçenek değil.  

Etnik ve mezhepsel fay hatları hareketlenebilir mi?

İran tarihsel olarak çok sayıda etnik ve mezhepsel topluluğun bir arada ve bir nevi federasyon formunda yaşadığı bir ülke. Coğrafi olarak İran’ın periferisinde yaşayan Kürtler, Beluçlar, Türkler (ve Türkmenler), Araplar gibi topluluklar 20. yüzyıl başındaki kaotik ortamda, II. Dünya Savaşı şartlarında ve 1979 Devrimi döneminde hareketlenerek isyan, başkaldırı ve ayrılıkçı hareketlere yönelmişti. İsrail saldırıları, ABD’nin de aktif katkısıyla haftalarca sürmesi halinde İran yönetiminin taşradaki kontrolünü yitirme ihtimali belirir ki bilhassa Kürtler ve Beluçlar arasındaki silahlı ayrılıkçı hareketler bu sayede, kendi bölgelerinde küçük de olsa saha kontrolünü ele geçirebilecektir.  

Bu meyanda, Beluçların yoğun olarak yaşadığı Sistan-Beluçistan ostanında (vilayet) olası bir Sünni Beluç ayaklanması durumunda, bölgedeki Şiilerin silahlanmasına yönelik söylemleri dikkatle izlediğimi not etmek isterim. Keza bilhassa Türkiye sınırındaki Batı Azerbaycan ostanı ve Urumiye gibi şehirlerde Şii Türklerle Sünni Kürtler arasında etnik gerilimlerin son yirmi yılda hızla tırmandığının, iki tarafın da içinde birbirine karşı hasmane tutum içinde olan kesimlerin varlığının da dikkatle izlenmesi gereken bir husus olarak altını çizmekte fayda görüyorum. Keza sayı ve yoğunluğu fazla olmamakla birlikte, Kürtler arasında Irak Kürtleriyle, Azerbaycan Türkleri arasında da kuzeydeki Azerbaycan Cumhuriyeti ile birleşme yanlısı söylemlerin Batı’da ve İsrail’de iştahları kabarttığı malum.

Bu şartlarda büyük şehirlerde başlayabilecek kitlesel protestolarla, taşradaki ayrılıkçı etnik/mezhepsel başkaldırıların birleşmesi halinde, sınırlı karasal işgal olgusu da buna eklenirse, İslam Cumhuriyeti açısından en kötü senaryolardan biri ortaya çıkabilecektir. Saldırıların bu ilk birkaç günü ve sınırlı tırmanma şartları itibariyle, bu ihtimali bu erken aşamada fazla gerçekçi bulmuyorum. Fakat haftalarca sürebilecek daha yoğun ve sık bir hava saldırısı durumunda, milyonlarca insanın hayatının felce uğraması ve sivil yerleşimlerin de yoğun olarak bombalanması halinde, bu senaryoların bir veya birkaçının birden yaşanması çok da şaşırtıcı olmayacaktır.