İran–ABD Krizinde Ankara’nın Kritik Rolü

Gazeteci Ahmet Dursun, İran–ABD gerilimi tırmanırken Türkiye’nin Ankara merkezli diplomasi hamlelerinin savaşa alternatif oluşturma potansiyelini Fokus+ için kaleme aldı.
iran-abd-krizinde-ankara-nin-kritik-rolu.jpg

30.01.2026 - 14:49  |  Son Güncellenme:  06.02.2026 - 11:02

İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi’nin 30 Ocak’ta İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile gerçekleştireceği görüşme, bölgesel ve küresel güç mücadelesinin en hassas başlıklarının masaya yatırılacağı kritik bir diplomasi hamlesi olarak öne çıkıyor. Görüşme, ABD-İran hattında tansiyonun yeniden yükseldiği, Washington’un Tahran'a karşı askeri yığınağını artırdığı ve İran'a şartlarını zorlamak için yeniden baskı unsuru haline getirdiği bir dönemde gerçekleşiyor. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Pezeşkiyan ve Trump ile üçlü görüşme önerisi  

Bu temasın önemini artıran temel unsur ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ı kapsayan üçlü bir liderler görüşmesi önerisini gündeme getirmiş olması. Türkiye, bu öneriyle yalnızca arabulucu rolünü güçlendirmeyi değil, askeri seçeneklerin devreye girmesi halinde ortaya çıkabilecek kontrolsüz bir bölgesel ve belki de küresel savaşı daha başlamadan engellemeyi amaçlıyor. Türkiye’nin yaklaşımı, İran ile ABD arasındaki gerilimin askeri değil diplomatik yollarla yönetilmesi gerektiği yönünde net bir siyasi iradeye işaret ediyor. 

Daha önce Trump'ın İran liderleriyle doğrudan görüşme talepleri Tahran tarafından reddedilmiş olsa da İran'daki durumun vehameti ve ülke içinden bazı kesimlerin Pezeşkiyan'a Trump ile görüşme talebini kabul etmesi yönündeki çağrılar bu kez İran ve ABD liderlerini telekonferans görüşmesiyle de olsa Türkiye'nin aracılığında bir araya getirebilir.  

Türkiye'nin İran'a askeri müdahaleye karşı net tutumu 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Erakçi ile yapacağı görüşmede, Türkiye-İran ilişkilerinin bölgesel güvenlik, istikrar ve refah açısından kilit bir role sahip olduğu vurgulanacak. Türkiye, İran’a yönelik olası askeri müdahalelere açık biçimde karşı çıkarken, böyle bir adımın yalnızca İran’ı değil, tüm Orta Doğu’yu ve hatta küresel güvenliği istikrarsızlaştıracak sonuçlar doğuracağı uyarısını sık sık yaptı bu süreçte. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Türkiye, yükselen gerilimin diyalog yoluyla düşürülmesi için aktif katkı sunmaya hazır olduğunu da net biçimde ortaya koyuyor. Bu çerçevede İran’daki son gelişmelerin yakından takip edildiği, İran’ın güvenlik, huzur ve istikrarının Türkiye açısından hayati önemde olduğu özellikle vurgulanıyor. Ayrıca terör örgütü PKK ve onun İran kolu PJAK’ın tamamen etkisiz hale getirilmesinin yalnızca Türkiye’nin değil, İran’ın ulusal güvenliği açısından da acil bir ihtiyaç olduğu mesajı masada olacak. 

Trump, İran’ı ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlamaya çalışıyor  

ABD cephesinde ise Trump'ın bölgeye yönelik askeri yığınağı ve üst perdeden savurduğu tehditler, doğrudan bir savaş hazırlığından ziyade, İran’ı Washington’un taleplerini kabul etmeye zorlamaya yönelik bir baskı diplomasisi olarak okunuyor. Askeri güç, burada bir amaçtan çok bir araç olarak kullanılıyor. Hedef, Tahran’ı özellikle nükleer program ve füze programı konusunda taviz vermeye zorlamak ancak İran bu konuda çizgilerini net biçimde belirlemiş durumda. Tahran, nükleer meselede görüşmelere açık olduğunu defalarca ilan ederken bu süreçte daha önce kabul etmediği uranyum zenginleştirme seviyesini sıfırlama önerisini de kabul edebilir ancak füze programının hiçbir koşulda müzakere masasına getirilmeyeceğini sıklıkla vurguluyor. ABD yönetimi, İran'ın füze menzilini İsrail'e tehdit oluşturmayacak şekilde 300-500 kilometre kısıtlamasını talep ediyor. İran'ın en büyük caydırıcı gücü olan füze programını kısıtlamayı kabul etmesi mümkün görünmüyor.  

Nükleer konu dışı bu başlıklar, Tahran’ın gözünde müzakere edilebilir politika alanları değil, doğrudan devletin bekasını ilgilendiren kırmızı çizgiler olarak görülüyor. Dolayısıyla Trump’ın askeri yığınağı ve sert söylemleri, İran’ı topyekün taviz vermeye zorlamak için kullanıldığında, bu strateji uzlaşmayı değil, tam tersine İran'da daha sert bir direnç refleksini tetikliyor. 

İran’a karşı savaşın kontrol edilebilir, kısa süreli ve düşük maliyetli olması ihtimali son derece zayıf 

Bu nedenle Trump yönetimi baskıyı yalnızca nükleer dosya ile sınırlı tutar ve askeri tehdidi bir zorlayıcı unsur olmaktan çıkarıp diplomatik kaldıraç olarak kullanırsa, kontrollü bir anlaşma zemini oluşabilir. Aksi halde, taleplerin genişlemesi ve güvenlik başlıklarının masaya sürülmesi, İran’ın meseleyi tamamen bir beka sorununa dönüştürmesine ve bölgesel çatışma riskinin hızla yükselmesine yol açacaktır. 

İran açısından bu dosya teknik ya da taktik bir konu değil; doğrudan devletin bekasıyla bağlantılı bir güvenlik meselesi olarak görülüyor. Bu nedenle İran yönetimi, muhtemel bir askeri saldırı karşısında sınırlı değil, topyekün bir karşılık verme kapasitesine ve iradesine sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Tahran’daki hakim kanaat, ABD’nin böyle bir çatışmanın maliyetini ve bölgesel sonuçlarını göze alamayacağı yönünde. 

İran Dini Lideri Ali Hamaney

Zira İran’a karşı başlatılacak bir savaşın kontrol edilebilir, kısa süreli ve düşük maliyetli olması ihtimali son derece zayıf. ABD’nin İran’a yönelik bir askeri müdahaleyi ciddi biçimde değerlendirmesi halinde göz önünde bulundurması gereken temel gerçekler de bu tabloyu destekliyor. İran yönetimi son dönemdeki protesto dalgalarını bastırmayı başardı ve sahada rejimi tehdit eden anlamlı bir kitlesel muhalefet bulunmuyor. Devleti devralmaya hazır, örgütlü ve meşru bir muhalefet yapısı da mevcut değil. İran lideri Ayetullah Ali Hamaney sistemin merkezinde yer alsa da İran rejimi kişilere bağlı değil ve kurumsallaşmış ve dirençli bir yapıya sahip. Hamaney’in hedefli suikastla öldürülmesi dahi rejimin çökmesinden ziyade çatışmayı daha radikal bir zemine taşıyacak, dini söylemi sertleştirecek ve Devrim Muhafızları Ordusunun sistem içindeki ağırlığını artıracaktır. 

Öte yandan İran'ın güvenlik kurumları yüksek alarm durumunda faaliyet gösteriyor. Stratejik sürpriz ihtimali son derece sınırlı ve Tahran, geçmişteki güvenlik açıklarını tekrar etmemekte de kararlı. Rejim değişikliği ise tek seferlik bir askeri operasyonla gerçekleştirilebilecek bir hedef değil, uzun, karmaşık ve son derece riskli bir süreç görünüyor. Bundan sonra kimin yöneteceğine dair net bir plan olmadan böyle bir girişime kalkışmak, Washington açısından ciddi bir stratejik kumar anlamına gelir. Trump'ın uzun vadeli bir savaş riski almaktan kaçındığı da önceki söylemlerinde görünüyor.  

İran'da Trump'ın istediği "kesin darbe" ya da "temiz bir çıkış" senaryosu yok 

Diğer yandan İran güvenlik kurumları da şiddet olaylarına dönen protestolarda yaşanan iç karışıklıklarda sergiledikleri uyumla bölünmeye kapalı olduklarını da açık biçimde ortaya koymuş durumda. Bu da İran'da yakın vadede rejim değişikliği ihtimali olmadığını gösteriyor.  

Ayrıca aşırı ve sürekli baskı, Tahran’daki karar vericileri daha radikal ve öngörülemez adımlara itme riski taşıyor. İran’la bir savaşı başlatmak, onu bitirmekten çok daha kolay. Hava saldırılarının rejim değişikliği sağlama konusunda geçmişi son derece zayıf ve Trump'ın istediği "kesin darbe" ya da temiz bir çıkış senaryosu neredeyse yok. Dahası, dışarıdan gelecek bir askeri müdahale, rejimi zayıflatmak yerine ulusal savunma söylemi etrafında toplumun kenetlenmesini sağlayarak sistemi kısa ve orta vadede güçlendirebilir. 

Trump, İran ile hızlı bir anlaşma yaparak bunu kamuoyuna "kazanım" olarak sunmayı hedefliyor 

Donald Trump, aslında İran’da rejim değişikliği isteyen bir lider olmadı. Onun asıl hedefi, hızlı ve kendisi açısından "net" İran'a şartlarını kabul ettiren bir anlaşma yaparak bunu kamuoyuna "kazanım" olarak sunmak. Trump, uzun süreçlerden, belirsizlikten ve oyalandığını düşünmekten de hoşlanmıyor. 

Bu durum İran için süreci zorlaştırıyor. Bir anlaşmanın mümkün olabilmesi için Tahran’ın hızlı, açık ve somut adımlar atması gerekiyor ancak İran’ın temkinli karar alma ve diplomasi tarzı, Trump’ın sonuç odaklı yaklaşımıyla kolay uyuşmuyor. Buna rağmen Türkiye’de yürütülen diplomasi, doğrudan temas ve arabuluculuk kanallarının açık tutulması halinde, tarafların sınırlı ama somut bir uzlaşmaya ulaşmasını mümkün kılabilecek nadir zeminlerden biri olarak görülüyor. 

Tam da bu nedenle Erakçi’nin Türkiye ziyareti, yalnızca bir diplomatik temas değil, savaş ihtimaline karşı diplomasinin hala masada olduğuna dair güçlü bir hatırlatma vurgusu taşıyor. Türkiye’nin bu süreçte oynadığı rol, bölgesel krizleri askeri değil, siyasi akılla yönetme yaklaşımının somut bir yansıması olarak öne çıkıyor.