Hürmüz Krizi ve Enerji Güvenliği: Çözüm Bölgesel İşbirliğinde mi?

Araştırmacı Yasin Bozkuş, Hürmüz krizi üzerinden enerji güvenliğini ve çözüm arayışlarında bölgesel işbirliğinin önemini Fokus+ için kaleme aldı.
hurmuz-krizi-ve-enerji-guvenligi-cozum-bolgesel-isbirliginde-mi.jpg

03.04.2026 - 16:43  |  Son Güncellenme:  03.04.2026 - 16:51

Birinci ayını tamamlayan ABD ve İsrail’in İran ile savaşı, 2025 Haziran’ında İran’ın nükleer tesislerinin hedef alındığı 12 günlük savaşın aksine, İran rejiminin Hamaney dahil olmak üzere kilit isimlerinin hedef alınması ve savaşın enerji sahalarına ve altyapılarına sıçramasıyla farklı bir sonuç ortaya çıkardı. Devam eden krizde İran’ın sadece İsrail’e değil, başta Körfez ülkeleri olmak üzere bölgedeki diğer ülkelere de Amerikan varlığını gerekçe göstererek saldırılar düzenlemesi ve Hürmüz Boğazı’nı büyük oranda gemi geçişine kapatması, dünya enerji piyasasını da derinden sarstı. 

2025 yılında %80’i Asya’ya olmak üzere dünya petrol ve petrol türevleri ticaretinin dörtte birine tekabül eden günlük 20 milyon varilin taşındığı bu dar boğazın kapatılması neticesinde kısa sürede birçok Asya ülkesinde benzin başta olmak üzere petrol ürünlerinin tedariğinde sorunlar yaşanmaya başlarken, Asya’nın en büyük rafinerilerinden Japon Idemitsu ülke dışına satışlarını büyük oranda durdurdu. Küresel anlamda ise petrol fiyatları artarken, ABD’de ham petrol ihracatına sınırlandırma getirilmesi tartışmaları, ortalama benzin fiyatının bir ay içinde yüzde 30 civarında artması, Rus petrolüne getirilen sınırlamaların kısmen kaldırılması gibi farklı sonuçlar da ortaya çıktı. 

ABD, Hürmüz’ün açılmamasının sonuçlarının İran için ağır olacağı yönünde tehditlerini sürdürürken, askeri gemilerin refakati de dahil olmak üzere güvenilir bir çözümün üretilememiş olması alternatif arayışlarını da hızlandırdı. Nitekim Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) mart ayı içerisinde üye ülkelerin koordinasyonuyla 400 milyon varillik koordineli acil rezerv salımı kararı alması, kısa süreli sorunları çözmek için bir önlem teşkil etse de savaşın uzaması bu çabaları da yetersiz kılabilir. 

Bu ölçekte bir enerji arzı krizi kısa vadeli fiyat şoklarının yanında, navlun, sigorta primlerinde artış ve tedarik sürelerinin uzaması gibi sonuçlar da doğurdu. Savaşın süresine bağlı olarak orta ve uzun vadede ise diğer kalemlerde fiyat artışı, ekonomilerin yavaşlaması ve işsizlik gibi çok daha küresel sonuçlar kaçınılmaz görünüyor. Daha makro anlamda enerji geçişi açısından yenilenebilir ve nükleer enerji tartışmaları sürerken, bu kriz aslında kısa vadede petrol ve türevlerine olan ihtiyacın sonlandırılamayacağını; dolayısıyla ideal politikanın, gelecek için alternatif enerji kaynaklarına yatırımla birlikte stratejik stokların ve güvenilir boru hattı alternatiflerinin artırılması olduğunu da gözler önüne sermiş oldu. 

Her ne kadar yenilenebilir enerji kaynaklarına küresel anlamda yatırım ve teveccüh artış trendi içerisinde olsa da petrol ve petrol ürünlerine ihtiyacın devam edeceğini söylemek, bu geçişi inkar etmek değil; süreci daha doğru okuma çabası olarak değerlendirilebilir. 2024 verileriyle fosil yakıtlar, küresel enerji üretiminde halen yaklaşık %86 paya sahip. 2022 verileriyle ise yenilenebilir enerji kaynaklarının dünya üzerindeki payı %13 seviyesinde. Özellikle elektrik tarafında yenilenebilir enerji temelli söz konusu dönüşüm %32 ile daha hızlı olsa da küresel enerji sisteminin geneline bakıldığında bu dönüşümün daha yavaş ilerlediği görülüyor. Bir başka örnek olarak, küresel sanayinin omurgası konumunda olan çelik üretiminin yaklaşık %70’inin hala kömüre dayalı olması da sadece petrolün değil, diğer fosil yakıtlar lojistiğinin de kısa vadede küresel anlamda vazgeçilmez kalacağını gösteriyor. 

Petrol ve petrol türevleri için Hürmüz Boğazı’na olan küresel bağımlılığı tamamen bitirmek mümkün olmasa da bu bağımlılığı dengelemenin en hızlı ve etkili yolunun petrolün boru hatlarıyla taşınmasını sağlamak olduğu görülüyor. Körfez bölgesinde bu alternatifin iki örneği mevcut: İlki, Suudi Arabistan petrolünün Doğu-Batı hattı ile Abqaiq’den Yanbu’ya, dolayısıyla Kızıldeniz’e çıkışı; ikincisi ise Birleşik Arap Emirlikleri’nin Habshan-Fujairah hattı ile Umman Körfezi’ne çıkış alternatifi. Özellikle Suudi Arabistan petrolünün Yanbu üzerinden yeniden yönlendirilmesi ve bu hat üzerinden ihracatın 4 milyon varil/gün düzeyine çıkarılması, kriz anında arz ve talep şoklarını dengelemek açısından söz konusu alternatiflerin ne denli önemli olabileceğini ispatlıyor. 

Ancak bu hatların iki sınırlayıcı gerçeği mevcut. İlk olarak, mevcut hatların 3,5-5,5 milyon varil/gün kapasitesiyle Hürmüz’den geçen 20 milyon varil/gün ölçeğinin yanında “bypass” kapasitelerinin oldukça küçük olması sayılabilirken, ikinci olarak söz konusu hatların çıktığı yeni deniz koridorlarında da güvenlik ve maliyet baskısı üretme potansiyeli taşımasıdır. Özellikle Yemen’deki Husilerin savaşın devam etmesi durumunda aktif olarak İran’ın yanında savaşa gireceğini açıklaması, Kızıldeniz’in geçmişte korsanlık faaliyetleri ve çatışmalarla gündeme gelmesi, Süveyş’te geçtiğimiz dönemde yaşanan kazalar ile Akdeniz’e geçişin tıkanması, tek bir alternatif rotaya yaslanmanın riski azaltmak için yeterli olmadığını göstermektedir. 

Deniz ticaretine alternatif olarak bir başka örnek ise doğrudan Körfez’le bağlantı sağlamasa da Kuzey Irak petrollerinin Akdeniz’e çıkışını sağlayan ve son iki yıldır büyük oranda faaliyetlerini durduran Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nın, İran Savaşı neticesinde 170 bin varil/gün seviyesinde yeniden faaliyete geçmesi ve 250 bin varil/gün hedefiyle alternatif rota olarak kısa vadeli ihtiyaçları dengelemek açısından önem arz etmesidir. Sadece Hürmüz’e kıyasla değil, Suudi Arabistan ve BAE’nin sahip olduğu iki petrol boru hattına kıyasla da son derece sınırlı kapasitesi olan Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nın hem konumu hem de kapasitesi ile bu enerji krizinde ciddi bir çözüm rolü olabileceğini düşünmek son derece hayali olsa da alternatif güzergahların ve ilave kapasitelerin ne denli önemli olabileceğini göstermesi açısından tartışılmaya değerdir. 

Söz konusu boru hattı alternatifleri Hürmüz ölçeğinin yanında küçük görünse de enerji güvenliğinin tek büyük bir mucizeyle değil, birden fazla hattın toplam dayanıklılığı ile sağlanabileceği unutulmamalıdır. Dolayısıyla Körfez petrolünü tek başına ikame etme imkanı olmasa da gelecekteki olası krizleri aşabilmek adına Irak-Türkiye hattı, Akdeniz’e güvenli çıkış yolu sağlaması açısından önemli bir örnek olarak görülebilir. Bu gibi esneklikler ise her ne kadar Körfez petrolü ve petrol türevlerinin ciddi kısmı Asya’ya gidiyor olsa da körfez kaynaklarının Avrupa ile bağlantısını güçlendirerek pazarı çeşitlendirerek, orta vadede hem tüketiciler hem de üreticiler için arz-talep güvenliğini arttırarak pazarlık gücü ve esneklik üretecektir. 

Türkiye’nin rolü 

Bu bağlamda Türkiye, enerji koridoru iddiasını özellikle doğal gaz tarafında çalışan altyapısıyla Avrupa ile Asya arasında (Hazar coğrafyası ve Rusya dahil olmak üzere) bağlantıyı sağlaması açısından önemli bir örnek sunmuştur. LNG tarafında ise Türkiye’nin toplam yeniden gazlaştırma kapasitesinin 51,3 milyar m³/yıl düzeyinde olması ve tedarikçi çeşitlendirmesi, “kriz anında ayakta kalma” kapasitesini büyütmektedir. Türkiye’nin doğal gaz ve LNG’de kanıtladığı esnekliği petrol alanında büyütmek ise Körfez petrolünün bir bölümünü Türkiye üzerinden Akdeniz’e taşıyacak yeni hatlar ve uzun vadeli ticari çerçevelerle mümkündür. 

Tam bu noktada, Türkiye ile Irak arasında planlanan Kalkınma Yolu Projesi kapsamında 1200 km’lik demir yolu ve otoyol projesinin petrol boru hatlarıyla diğer bölge ülkelerini de kapsayacak şekilde çeşitlendirilmesi bölgenin olası enerji şoklarına tepki verme refleksini kuvvetlendirecektir. Körfez ülkelerinin de dahil olduğu olası bir ortaklık, Türkiye’nin güçlü enerji altyapısı da göz önüne alındığında bölgesel bir kazanıma vesile olacaktır. Bölgede Amerikan güvenlik şemsiyesinin iyiden iyiye tartışılmaya başlandığı bu dönemde, ABD de dahil olmak üzere bölgeden olmayan diğer güçlerin bölgeye her müdahalesinin yeni ve sonu hesap edilemez krizlere sebebiyet verdiği de düşünüldüğünde bölgesel ittifakların güvenlik ve ekonomik birlikteliklerle yeniden yapılandırılması tüm bölge ülkelerinin kazanımına olacaktır. Son dönemde Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan güvenlik paktına Türkiye’nin muhtemel katılımı, Mısır’ın da bu üç ülkeyle koordine şekilde İran krizinin olası çözümüne katkı sunması, Katar’ın uluslararası arenada uzun zamandır sağlamlaştırdığı arabulucu rolü, Körfezin ekonomik ve doğal kaynak gücü, Suriye’de yeniden sağlanmaya başlanan siyasi ve ekonomik istikrar gibi sayısı arttırılabilecek gelişmeler bölgenin bu ekonomik ve siyasi birliktelikler ile olası krizlerde birlikte hareket edebilme kapasitesini arttıracaktır. 

Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, petrol çağının bitişinin küresel anlamda henüz uzak olduğunu hatırlatırken enerji güvenliğinin kırılganlığını bir kez daha ortaya koymuştur. Bu bağımlılığın süreceği göz önüne alındığında, doğru stratejinin hem üretici hem de tüketici ülkeler için petrol güzergahlarının çeşitlendirilmesi olduğu açıktır. Körfez’in halihazırdaki bypass hatları önemli olsa da kapasitelerinin sınırlı olması, Türkiye’nin doğal gaz ve LNG’de sergilediği altyapı ve istikrar düşünüldüğünde, Türkiye üzerinden Akdeniz’e açılan olası yeni petrol hatlarının Körfez için gelecekteki olası krizlerde önemli bir güvenlik çarpanı olabileceği aşikardır.