Hepimizin Görevi LGBTİQ’ya Karşı Ailemizi Korumaktır
23.01.2026 - 17:00 | Son Güncellenme: 04.02.2026 - 17:28
TRT Tabii’nin yayımladığı Gökkuşağı Faşizmi belgeseli, bugün dünyada “özgürlük”, “tolerans” ve “hak” kavramları etrafında pazarlanan LGBTİ söyleminin arka planını bilimsel, sosyolojik ve psikolojik verilerle ele alması bakımından son derece önemlidir. LGBTİQ (ve kim bilir ilerde daha hangi harfler ekleyecekler) özellikle çocuklar açısından çok tehlikelidir ve bunun farkındalığını arttırmak açısından da bu belgesel çok değerlidir.
Ne kadar kaliteli bir iş olduğunu da sosyal medyadaki saldırılar gösteriyor. LGBTİQ üyeleri ve destekçileri şu aralar belgeseli öven herkese sırayla saldırıyorlar. Ben dahil…
Son yıllarda Batı merkezli medya ve popüler kültür aracılığıyla çocukların cinsiyet algısına doğrudan müdahale edildiği çok sayıda örnekle karşımıza çıkmaktadır. Henüz konuşmayı yeni öğrenmiş çocukların, “kız mı erkek mi olduklarına” dair kararlar veriliyor, ebeveynlerin rehberlik rolü ise “çocuğun özgürlüğünü kısıtlamak” şeklinde yaftalanıyor. Oysa çocuk gelişimi alanındaki temel gerçek şudur: Çocuklar erken yaşlarda fikirlerini hızla değiştirir, kimliklerini oyunlar ve taklitler üzerinden dener. Bu durum geçici ve gelişimin doğal bir parçasıdır. Buna rağmen bugün, iki–üç yaşındaki çocukların cinsiyet beyanları kesin ve değişmez bir kimlik olarak sunulmakta, geri dönüşü zor kararlar “ilericilik” adı altında alkışlanmaktadır.
Gözden Kaçmasın
Hollywood dünyasında sıkça örnek verilen çocuklar da bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır. Küçük yaşlarda “erkek gibi hissettiği” söylenen kız çocukları ya da “kız olarak yaşamak isteyen” erkek çocuklar, yıllar sonra tamamen farklı tercihlerle kamuoyunun karşısına çıkabilmektedir. Bu durum, çocukların erken yaşta verdikleri beyanların mutlak gerçeklik olarak kabul edilmemesi gerektiğini açıkça göstermektedir. Zira çocuk, henüz hayatı, bedeni ve geleceği hakkında sağlıklı bir muhakeme yeteneğine sahip değildir. İşte tam da bu noktada ebeveynin görevi, çocuğu yönlendirmek, korumak ve sağlıklı bir gelişim zemini sunmaktır.

Ancak LGBTİ lobisi, ebeveyn rehberliğini “baskı”, “gericilik” ya da “nefret” olarak etiketleyerek çocukları doğrudan ideolojik alanın içine çekmektedir. Moda dünyasında, reklamlarda, çizgi filmlerde ve oyuncak sektöründe cinsiyetsizleştirme giderek yaygınlaşmaktadır. Erkek çocukların kız kıyafetleriyle, kız çocukların erkek kıyafetleriyle sunulması artık “normalleştirilmeye” çalışılmaktadır. Bu noktada mesele, çocukların farklı oyuncaklarla oynaması değildir, mesele, bunun bilinçli ve sistematik bir ideolojik yönlendirme haline getirilmesidir.
Çocuklar için tehlike
Bu ideolojik baskının en çarpıcı örneklerinden biri de çocukların kamusal vitrinlere çıkarılmasıdır. Küçük yaşta “trans manken” olarak lanse edilen çocuklar, küresel medyada alkışlanmakta, bu durum “çocuk hakları” söylemiyle meşrulaştırılmaktadır. Oysa burada sorulması gereken temel soru şudur: Henüz kendi temel ihtiyaçlarını bile ifade etmekte zorlanan bir çocuğun, hayat boyu sonuçları olacak kimlik kararlarını gerçekten özgür iradesiyle verdiğini kim iddia edebilir? Üstelik bu süreçte çocuğun mahremiyeti, psikolojik güvenliği ve ileride yaşayabileceği kimlik çatışmaları çoğu zaman gündeme bile gelmemektedir.
Aynı yaklaşım evlat edinme konularında da karşımıza çıkmaktadır. Uluslararası sözleşmeler, çocuğun dini, kültürel ve etnik kimliğinin korunmasını esas alırken, Müslüman ailelerden alınan çocukların LGBTI çiftlere verilmesi bu ilkeyle açıkça çelişmektedir. Bu uygulamalarda çocuğun yüksek yararı değil, yetişkinlerin ideolojik talepleri öncelenmektedir. Çocuğun anne figüründen ya da baba figüründen bilinçli olarak mahrum bırakılması ise neredeyse hiç tartışılmamaktadır. Oysa anne ve baba figürleri, bir çocuğun güven duygusu, aidiyeti ve duygusal gelişimi açısından temel dayanaklardır. Bu dayanakların yok sayılması, çocuğun hayatında telafisi zor boşluklar oluşturabilir.
LGBTİ söyleminin en problemli yönlerinden biri de biyolojik gerçekliğin inkarıdır. “Hamile erkekler”, “iki babalı doğumlar” gibi kavramlar medya ve reklam dünyasında normalleştirilmeye çalışılmakta, bu söyleme itiraz edenler ise “nefret dili” ile suçlanmaktadır. Oysa bilimsel gerçeklik son derece nettir: Hamilelik ve doğum, biyolojik olarak kadın bedenine ait süreçlerdir. Bu gerçeği dile getirmek, kimseye karşı nefret değil, bilimin ve aklın gereğidir. Kavramları zorlayarak hakikatle savaşmak, toplumu sağlıklı bir noktaya taşımaz, bilakis kafa karışıklığını büyütür.
Tüm bu örnekler göstermektedir ki mesele bireylerin özel hayatı değil, çocukların sistematik biçimde ideolojik bir projeye dahil edilmesidir. Çocuklar, reklamların, modanın, dizilerin ve sosyal medyanın en savunmasız hedefidir. Bu nedenle ebeveynlerin “özgürlük” söylemi adı altında çocuklarını yalnız bırakması değil, aksine onları bilinçli şekilde koruması gerekmektedir. Çocuğa sevgi vermek kadar sınır koymak, rehberlik etmek ve doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretmek de ebeveyn sorumluluğunun parçasıdır.
İşte bu noktada TRT Tabii’nin yayımladığı Gökkuşağı Faşizmi belgeseli, toplumu düşünmeye davet eden önemli bir işlev görmektedir. Ve bizlere de düşen görev bu konuda doğruları yazıp, konuyu gündemde tutmaktır. Çünkü tehlikeyi soy sayarsak, aile yapısını kaybedeceğiz.