Hayat Harptir, Harp Hiledir: Batı Orijinli Medyanın Psikolojik Kabulleri

Yazar H. Yahya Şekerci, Batı menşeli medyanın propaganda, psikolojik savaş ve algı yönetimi yoluyla toplumsal kabulleri şekillendiren yapısını Fokus+ için kaleme aldı.
hayat-harptir-harp-hiledir-bati-orijinli-medyanin-psikolojik-kabulleri.jpg

16.03.2026 - 15:32  |  Son Güncellenme:  17.04.2026 - 13:43

Berlin, 1950’ler. Soğuk Savaş'ın ilk yılları. Doğu Berlin'de 1,2 milyon insan meskun. Savaşın yerle yeksan ettiği şehir onarılmaya, yaraları sarılmaya çalışılıyor. Bir yandan da gündelik hayat akıyor. Her sabah işe gidiliyor, çocuklar okula gönderiliyor, akşam eve dönülüyor. Ve her sabah, insanlar olan bitenden haberdar olmak için ellerine birer gazete alıyor: Neue Zeit, Tribüne, Die Volkspolizei, Junge Generation. Hepsi resmî yayınlar. Devlet basmış, haliyle güveniyorlar. Çünkü gazete, gazetedir.  

O gazetelerin ve dergilerin bazılarını basan bir ajans var; Cramer Reklam Ofisi. Karl-Heinz Marbach adında biri yönetiyor. Marbach’ın ajansı, tematik mecmualardan siyasi parti bültenlerine kadar her türlü süreli yayını basıyor. Her ay on binlerce kopya. Yılda yarım milyon. Yirmi yılda milyonlarca gazete. Nitekim 1970’lere kadar basın-yayın faaliyeti aralıksız sürüyor. Öyle ya da böyle Doğu Berlin'de her dört kişiden biri, bu gazetelerden en az birini eline alıyor, okuyor. Belki inanıyor, belki şüpheleniyor. Ama okuyor.  

Hikayenin esrar perdesini kaldırdığımızda ise bambaşka bir manzara karşılıyor bizi. Evet, bu hikayenin arkasında göründüğünden hayli farklı bir hikaye daha var. Cramer Reklam Ofisi'nin gerçek adı LCCASSOCK Operasyonu. Bu gizli ad, CIA'nın dosyalarında böyle kayıtlı. Aslında burası psikolojik harp operasyonu için kurulmuş. Hedefi Doğu Almanya halkının zihni, amaç ise tahmin edileceği gibi rejime olan itimadı aşındırmak. Yöntemine gelince hikayeye konu olan espri de tam burada. Zira ajans adı altında faaliyet gösteren yer gerçek mecmualar değil, resmi yayınların birebir taklitlerini basıyor. Logolar aynı, fontlar aynı, sayfa düzeni aynı. Ama içerik CIA tarafından hazırlanıyor. Ve Marbach'ın matbaasında basılıyor tüm neşriyat. O eski Nazi subayının, şimdi CIA için çalışan matbaasında. Evet, Marbach 1944'te, Nazi Almanyası'nın en prestijli madalyalarından birini almış bir denizaltı komutanıyken taraf değiştirmiş bir casus. Hasılı yirmi yıl boyunca, insanlar kendi devletlerinin gazetesi sandıkları yayınlardan, aslında düşmanlarının yoğun propagandasına maruz kalıyor. 

Stratejik iletişim yahut psikolojik savaş

Hatırlanacağı üzere 1989'un kasımında Berlin Duvarı yıkıldığında, Doğu Almanya halkı sokaklara döküldü. Alkışlıyor, ağlıyor, kucaklaşıyorlardı. O kalabalığın içinde, belki de yıllarca eline aldığı mecmuaların sahte olduğunu bilmeyen yüzbinlerce insan vardı. Hatta belki, tam da o neşriyatın tesiriyle o gün oradaydılar. Kim bilir. 

Stratejik iletişim yahut psikolojik savaş 

Elbette harp hiledir. Hele hele hayatı, varlığı bir rekabet, bir savaş olarak tarif eden kültüre mensup insanlar için bu önermenin daha derin anlam taşıdığını kestirmek zor değil. Kendi açık beyanları ile düşmansız yaşayamayacak bir medeniyet havzasının müntesipleridir Frenkler. Bir düşmanı alt edince hemen yek diğerine yönelip onunla yaka paça kavgaya tutuşmak genlerinde var. Ta ki düşmanı hunharca yok etsinler. Şu durumda madem hayat harpten ibarettir ve madem harp de hiledir öyleyse hilenin tüm unsurlarından sonuna kadar istifade etmek de hayatın bir parçası mesabesindedir.  

Yalnız hasmını alt etmek değil, onu mücadele edemez noktaya sürüklemek, düşmanın üstün olduğunu belletmek harbin en temel gayelerindendir şüphesiz. Ve şüphesiz bunlar için yapılacak hileler psikolojik tabiatlıdır. İnsan zihnine, duygularına taarruz eden hileler muhakkak belli kabuller üzerine bina edilen fiillerle mümkün olabilir. Öyle ya insan nedir, kitleler nasıl yönlendirilir gibi suallerin cevapları tanımlı, verili bir biçimde elinizin altında olmalı ki harbin psikolojik tarafını sürdürebilesiniz. Şu halde psikolojik harbin bir teknik olarak kullanıldığı asırlardan bugüne kalan ne, Alman halkını ikna için ciddi bir maliyetin altına girerek neşriyatı onlarca yıl sürdürmek nasıl bir motivasyonun neticesi gibi sualler bizi anlamlı cevaplara götürebilir.  

Harbi asimetrik bir alanda tahakkuk ettirmek kolay olmasa gerek. Halkın bütünlüğüne ve dayanışma potansiyeline kastedecekseniz bu yıkıcılığı iyi hesap etmelisiniz. Adına stratejik iletişim denen saha tam da bu sebepten var. Hedef kitle üzerine ciddi ciddi kafa yorularak onları yönlendirme odaklı çalışan mekanizmalar bütünü olarak stratejik iletişim, entelektüel sermayeyi teorik düzeyde bırakmayan sahadaki tatbiki olmazsa olmaz sayan bir alandır. Zira harp sahasında maksat yalnız dayanışmaya mani olmak değil, örgütlenmeye de ket vurmak ve silahlı güçlere olan inancı yitirtmektir.  

Freud’un yaklaşımlarının tartışmalı gerçekliği 

Batı medyasını takip edenler hemen hatırlayacaklardır ki yapılan yayınlarda savaş retoriği her yeri sarmış vaziyettedir. Spordan ticarete, kariyerden tabiata, sağlığa, siyasetten insan ilişkilerine kadar her yerde savaş retoriği hakimdir. Birinin şifa bulmak yerine kanseri yenmesi, iki takımın müsabakasının ‘kılıçlar çekildi’ gibi manşetlerle duyurulması, finansal savaşlar terkibinin her yerde işitilmesi, ‘doğa ile mücadele’ kabilinden sözlerin en nahif metinlerde dahi yer alması söz konusu retoriğin yaygınlık alanını göstermesi bakımından çarpıcıdır. Yukarıda zikredildiği üzere hayata şamil bir harp anlayışı bu vaziyeti çepeçevre kuşatmıştır. 

Adı dahi anıldığında ölümün, yıkımın, gerilimin akıllara geldiği harp kavramının böylesine harcıalem olarak kullanılmasının ardında ise modern psikolojiye rengini veren kabuller yatıyor şüphesiz. Evvela bunu idrake mecburuz. Evet, psikolojik harbi anlamak, insan psikolojisine dair temel kabulleri anlamaktan geçiyor. Haliyle bu da bizi modern çağın bilim havarisi Sigmund Freud’a götürüyor. Binaenaleyh onun görüşleri bugünün psikoloji disiplininin temellerini oluşturuyor. Kısaca özetlersek, Aydınlanmadan miras, insanın rasyonel bir varlık olduğu, menfaatleri doğrultusunda davranışlar sergilediğine dair görüşler cariyken seküler batının benimsediği bu kabuller Freud ile beraber köklü bir biçimde değişti. Söyledikleri, yazdıkları ve hayatıyla büyük bir kırılmaydı Freud.  

Habsburg Hanedanı’nın otoritesinin sonuna geldiği, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun tarihe karışmakta olduğu, savaşların can yakıcı tarafıyla temerküz ettiği bir devrin çocuğu olan Freud, bunca savaşı meydana getiren bir varlık olarak insanın ne yaptığını bilmez bir halde olduğunu, onu sevk eden amillerin çocukluğundaki travmalar ve bilinçaltında gizli olduğunu ileri sürdü. Nitekim Darwinizmi benimsemiş bir isim olarak Freud, savaş alanı metaforuyla, insanın özgür iradesinin son derece mahdut vasatta kullanabildiğini ve nihayet davranışlarını saldırganlık ve cinsellik gibi temel güdülerin belirlediğini savundu.  

Bastırılmış hisler, bilinç dışı, libido... Vaktiyle Viyana Bulvarları Freud’un bu yeni icatları ile yankılandı durdu. İnsan ruhuna dair ileri sürdüğü sıra dışı fikirlerle aziz muamelesi gördüğü ülkesinde kokain bağımlılığı, hastaları ile kurduğu sağlıksız iletişim ise hep görmezden gelindi. Freud insanın ruhunda karanlık odalar bulunduğunu ve bu odalardaki cinsellik, korku ve öfke gibi hislerin muharrik birer güç olarak davranışlara dönüştüğünü iddia etti. Adına psikanaliz dediği bu görüş Freud tarafından ölümüne kadar bir ideoloji gibi müdafaa edildi.  

Psikanalist Sigmund Freud

Sayılar konusunda batıl inançları olan, seyahat korkuları taşıyan, nevrozlarıyla malul bir kişiydi. Başından geçenleri bilim olarak takdim etmekte cüretkardı. Örneğin babasıyla yaşadığı sorunları Oedipus Kompleksi biçiminde tesmiye ederek evrenselleştirmeye çalıştı. Otoritesini sınayacak kimsenin bulunmayışı da bunda tesirliydi elbette. Teveccüh büyüktü. Klinik vakalarının çoğu dönemin Viyana aristokrasisinden gelen, ciddi travmaları ve histerileri olan kadınlardı. Ezcümle Freud, bu kabil uç örneklerden yola çıkarak bugün neyin normal neyin anormal olduğuna ilişkin agresif bir söylem geliştirdi, insanın haritasını çizmeye çalıştı. Ve muarızlarının rağmına bugüne dair insan ruhuna ilişkin tartışmalı kabullerin birçoğuna imzasını attı. 

Onun söylencesinin, psikolojinin sadece laboratuvarlarda değil, aynı zamanda siyasetin ve ideolojinin karanlık dehlizlerinde yeniden üretilebilir hale getirilen bir unsur olduğunu belirtmek lazım. Pek anlatılmasa da kapitalist dünyanın takdirine medar olan çalışmalarına elbette itirazlar da yükseldi. Bilim adına ortaya konan söz konusu ideolojik tutumu herkes için makbul değildi şüphesiz. Komünist Çin ile Nazi Almanyası’nın psikolojiyi bir bilim olarak kabul etmemelerinin sebebi bu olsa gerektir. Malum Almanlar ‘Yahudi Bilimi’ (Judenwissenschaft) yaftasıyla yasakladılar psikolojiyi. O dönemde Freud'un kitapları yakıldı, kendisi de Viyana'dan kaçmak zorunda bırakıldı. Psikanaliz temelli psikolojiyi politik ve ideolojik bir aygıt olarak yorumladıklarını rahatlıkla ifade edebiliriz. Keza Çin de benzer şekilde bilim olarak kabul etmedi. Bugünün nazarıyla baktığımızda anlaşılan o ki yalnız bireyselliği kışkırttığı için değil insanı belli hükümler etrafında yönlendirdiği için bu politikayı benimsemişlerdi. 

Kitle yönlendiren hilelerin disiplini ve Bernays 

Gelgelelim mezkur kabullerin hangi yollarla günümüze ulaştığına. Hemen burada dikkati çeken bir başka isimden bahsetmek zaruret olarak beliriyor: Edward Bernays. Bu ismi ilginç kılan hususiyetlerden ilki ise Freud’un öz yeğeni olmasıdır. Bundan başka dayısının ‘insan rasyonel değildir, dürtüleriyle hareket eder’ teorisini alıp, bunu modern dünyanın en büyük manipülasyon makinesine dönüştüren kişi olması da bir başka yönüdür. Bernays, dayısının teorilerinin pazarlama dünyasına tatbikini mahirane bir biçimde gerçekleştirmekle meşhur biriydi. New York’ta özellikle bilinçaltı düşüncesini öyle işletti ki tam da kapitalizmin göbeğinde tüketim kültürünün inkişafına ciddi katkı sağladı.   

Sosyoloji ile psikolojinin kesişim kümesinde kilit bir yer edinen Bernays, ‘propaganda’ sözcüğü Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Naziler sebebiyle kötü bir şöhret kazanınca, bu kavramın adını Halkla İlişkiler (PR- Public Relations) olarak değiştiren isimdir. 1928’de Propaganda adını taşıyan kitabıyla sosyal bilimler literatürüne hileli psikolojik yönlendirmeyi eklemiş ve eserinde bugün insanı dehşete düşürecek fikirlerini ayan beyan ortaya koymuştur: 

“Büyük ölçüde adlarını hiç duymadığımız insanlar tarafından yönetiliriz. Zihinlerimiz şekillendirilir, zevklerimiz oluşturulur, fikirlerimiz telkin edilir. Bu demokratik toplumumuz organize edilme şeklinin mantıklı bir sonucudur.” 

Henüz yolun başındayken yazdığı kitaptan sonra çok daha sarsıcı işlere bulaştı. Son derece kurnaz bir kişilik olan Bernays, anlaştığı şirketin çıkarı için sair memleketlerde darbe yaptırabilecek kadar agresif bir manipülatördü. Guatemala'daki hükümetin, şirketin topraklarına el koymasını engellemek için ABD kamuoyunu manipüle ederek dönemin Guatemala hükümetini komünist bir tehdit gibi algılanmasına hizmet etti ve nihayet CIA destekli 1954 darbesine giden psikolojik yolu döşedi.  

Kitleleri yönlendirmek için türlü ‘buluşlar’ yapan Bernays, kitlelerin manipüle edilerek hiç ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabileceğini veya istemedikleri fikirlere ikna edilebileceğini savundu. Şüphe yok ki bunların her biri ileride medya düzeninin normali haline gelecek hilelerdi. Edward Bernays’a göre modern kitle toplumunda rasyonel yurttaş miti işlemez. Kitleler bilinçdışı dürtüler, semboller ve statü arzuları üzerinden yönlendirilir. O halde siyaset ve ticaret, bu bilinçdışı mekanizmaları sistematik biçimde kullanmalıdır. Görüldüğü üzere bu fikirler, Freud’un bilinçdışı kuramının kamusal alana uygulanmış versiyonudur. 

Çağdaş reklamcılık da Bernays’ın ellerinde doğdu. Özellikle halk nezdinde ‘ihtiyaçtan arzuya’ intikal sürecini adım adım inşa eden Bernays, insanların bir şeyleri satın almasını temin için mamulün kalitesinden değil, o mamulün kişinin egosuna veya bilinçaltı arzularına nasıl hitap ettiğinden bahsedilmesi gerektiğini işledi. Bernays, insanlara bir şeyi ihtiyacı olduğu için değil, daha havalı, daha özgür, daha güçlü, hasılı ‘kendini bir şekilde hissetmesi’ için aldırmayı belletti. Daha ucuzu ve daha iyi dururken bugün bir iPhone alırken işlemci hızı için değil, o markanın size verdiği ‘statü’ hissi için alıyorsanız, bu Bernays'ın tezgahıdır.  

Meşhur ‘Özgürlük Meşaleleri Operasyonu’ buna en sarsıcı örneklerden birini teşkil eder. 1920’lerin ABD’sinde kadınların toplum içinde sigara içmesi tabuyken tütün şirketlerinden biri Bernays’la çalışmak üzere anlaştı. Bernays, bir grup kadını New York geçit töreninde sigara içmeleri için kiraladı ve basına bu sigaraların ‘kadın haklarının ve özgürlüğün bir sembolü’ olduğunu servis etti. Ve söylem de oluşturulan imaj da tuttu. Netice itibariyle hür kadınlar pekala sigaralarını caddelerde, sokaklarda tellendirebildi o günden sonra.  

Yine ‘üçüncü şahıs onayı’ da onun icatlarından biridir. Bir şirketin kendi ürününü övmesinin mahdut tesiri yerine eğer ‘bağımsız’ bir doktorlar grubu veya bir ‘bilim insanı’ o ürünü tavsiye ederse halkın ikna olabileceği üzerinde yoğunlaştı. Bugün diş macunu reklamlarındaki ‘10 doktordan 9'u öneriyor’ klişesi tamamen onun taktiğidir. Diğer yandan yavan birer reklam vermek yerine ‘haber’ yaratmayı yönelmek de Bernays’ın buluşlarındandı şüphesiz. Bir ürünü gazetenin reklam sayfasında değil, ana haber sayfasında ‘bilimsel bir gelişme’ veya ‘sosyal bir olay’ olarak anons etmekte çekinmedi.  

Bernays’ın kurduğu bu manipülasyon düzeni, günümüzde sadece reklam kuşaklarında değil, bizzat monitörlerimizin içine sızmış durumda. Edward Bernays’ın ailesinden gelen ve orta adı Bernays olan Marc Randolph, Netflix’in kurucu ortağı olarak bu karanlık mirası dijital çağa taşıyan kişidir. -Evet, PR’ın babası Bernays modern psikolojinin büyüğü Freud’un yeğeni, Netflix’in kurucusu Randolph de Bernays’ın yeğeni. Viyana Yahudisi bu kişilerin akrabalık ilişkilerinin çağımız insanı için istiap haddini aşan bir tesiri haiz. Netflix’in ‘otomatik oynatma’ (auto-play) özelliği, tesadüfi bir yazılım tercihi değil; bizzat Freud’un haz yani anında tatmin ilkesini amaç edinen bir psikolojik silahtır. Seyirciye bir lahza dahi akılcı, makul düşünme boşluğu bırakmadan, bir sonraki bölüme geçmesini sağlayan bu mekanizma, olsa olsa iradeyi devre dışı bırakan bir mühendislik hilesidir. 

Kendi gerçeklik tercihini dayatan bir mekanizma: Medya 

Layığıyla tetkik edilirse medyanın kuru bir nakledici olmaktan ziyade gerçekliği seçen, sınırlarını belirleyen ve bunu norm haline getiren bir yapıda bulunduğu rahatlıkla anlaşılacaktır. Söz konusu gerçekliği üreten kabuller ise insan rasyonel olmadığı, kitlenin yönlendirilmesi gerektiği ve netice itibariyle de toplumsal düzen için algı mühendisliğinin zarureti şeklinde özetlenebilir.  

Yani medya marifetiyle bize gerçekler içinden bir gerçeklik pekala dayatılabilir. Tıpkı Freud gibi medyanın seçeceği gerçek bir çırpıda bizim gerçeğimiz oluverir. Bu gerçekliğin, başı sonu belli bir kontrol dairesinde tutulması da medya eliyle tahakkuk ettirilir. Kitleleri maniple etmenin meziyet sayıldığı medya düzeninde kendi kabulleri üzerinden inşa edilen içtimai düzen için elbette algılar bir mühendislik konusuna dönüşecektir. Bernays’ın öğretisi de bu değil miydi zaten?  

Tam bu meyanda hatırlatmak yerinde olsa gerek. Cari medya sistemi derken sadece haber müesseselerini değil algoritmik platformları, reklam ekonomisini, sinemasıyla sair sanatıyla kültür endüstrisini, yeni nesil kanaat önderleri influencerları ve tüm bu unsurların meydana getirdiği ‘normatif iklimi’ bütünlüklü bir yapı olarak ele almalıyız. Freud’dan kalkarak Bernays durağında soluklandığımız vetirede sosyal psikolojik kabuller derken ise insan zihninin zaafları üzerine kurulu bir mekanizmayı işaretlemek hayati bir öneme sahip. Zira insan beyninin çalışma prensipleri ve açıklarından yararlanma üzerine kurulu ve hiç de şefkati olmayan bir düzen bu.  

Harp zamanı kanaat, sulh zamanı tüketim kapasiteleri hedefte 

Beynimizin bilgiyi işlerken yapması muhtemel hatalarını izale etmede ilk müracaat ettiği cihetin hedef alındığı bir işleyişten söz ediyoruz. Bunu bir tür zorbalık olarak anlayabiliriz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki beynimiz, her saniye milyonlarca uyaranla karşı karşıya kalıyor. Bunların hepsini tek tek analiz edecek vakti olmadığı için kısa yollar geliştiriyor. Tecrübelere, hislere, kalıplara itimatla hızlı kararlar almak gibi temayüller bunlar. İşte bu kısa yollar, özellikle medya ve propaganda faaliyetleriyle fark edildiğinde, bizi yönlendirmek için kullanılabilecek birer zaafa dönüşebiliyor. Haliyle de zaaf üzerinden devreye alınan hilelere muhatap olunabiliyor.  

Şimdi mezkur hilelerin, yönlendirmelerin kapasitesi olarak çerçeveleyeceğimiz psikolojik harbe daha yakından bakabiliriz. Bilindiği gibi psikolojik harp veya güncel adıyla psikolojik operasyonlar hedef kitlenin duygularını, motivasyonlarını, akıl yürütme biçimini ve davranışlarını etkilemek için planlı olarak kullanılan yöntemler bütünüdür. Gayesi ise düşmanın fiziki kapasitesi değil, zihinsel kapasitesidir.  

Tarihi savaşların tarihi kadar eski olan psikolojik harp bugünün dünyasında en acımasız tarafıyla hep yanı başımızda. Bildiğimiz anlamda savaş olsun ya da olmasın söz konusu alanın geliştirdiği metotlar habire üzerimize boca edilmekte. Fikrimiz yönlendirilmekte, kanaatlerimiz değiştirilmekte ve tüketim alışkanlıklarımız neredeyse tamamen belirlenmekte. Ne düşünmemiz gerektiği düşüncelerimizin hasılası olarak nasıl davranmamız gerektiği bir hendesenin konusu olarak tespit edilmekte. Günün sonunda dört başı mamur bir imali fikir elimizden alınmakta. 

Savaşların kol gezdiği coğrafyamızda ya da uzak memleketlerde artık insanların düşünceleri, hisleri, kanaatleri artık uluslararası çatışmanın bir parçası. İster istemez, farkında olsak da olmasak da hepimiz bu savaşın içindeyiz. İnsan kanı akan şehirlerden gelen görüntüler ise bambaşka bir psikolojik harp taktiğini beraberinde getiriyor. Zira yıkıma, bombardımana, ‘savaş’ görsellerinin birçoğu yapay zeka ürünü. Yapılan sosyal medya paylaşımları da hakeza. Metinler, fotoğraflar, açıklamalar… Birçoğu masa başında komutlar girilerek kurgulanmış sahteliklere muhatabız. Neyin gerçek neyin yalan olduğu bile isteye birbirine karıştırılıyor. 

Sahadaki gerçekliğin fevkinde insanların zihninde cereyan eden savaş, daimi surette gündelik hayatların bir parçası artık. Son yıllarda, sosyal medyadan toplanan psikografik verilerle seçmenler kişiselleştirilmiş propaganda mesajlarıyla hedeflendiğine ve bu şartlarda seçimlere giden ülkelere şahitlik ettik, ediyoruz. Bu siyaset değil beklenen siyasi savaş için mühimmat hazırlığı. Ya da haber sitelerinin tıklama tuzaklarını, televizyonların korku pompalayan bültenlerini, sosyal medyanın yankı odalarını düşünelim... Bunların hepsi, dikkatimizi çekip orada tutmak için tasarlanmış psikolojik operasyonlardan başka nedir? 

Ez cümle vaktiyle Berlin’de CIA’nın bastığı o sahte gazetelerle, bugün Netflix’in önümüze düşürdüğü kişiselleştirilmiş içerikler arasında ne fark var? O günün psikolojik harbi, düşman hattındaki halkın rejimine olan itimadını sarsmayı hedefleyen bir vetireydi. Bugünün harbi ise savaş zamanında kanaatimizi düşmandan yana barış zamanında ise tüketmekten yana oluşması için yapılan taarruzlardır. Haddizatında Savaş zamanında psikolojik harp, düşmanın zihinsel kapasitesini felç etmek için yapılırken; barış zamanında bu harp, bizim ‘satın almıyorum’ deme hürriyetimizi felç etmek için yürütülüyor.