Güney Afrika’dan İsrail’e: İki Ayrı “BM’de Konuşturulmama” Hikayesi

Araştırmacı Mehmet Akif Koç, ABD’nin Filistin liderlerine BM’de konuşma izni vermemesini Güney Afrika’daki apartheid dönemi örneğiyle birlikte Fokus+ için kaleme aldı.
250924ZK_Web_-_G%C3%BCney_Afrika%E2%80%99dan_%C4%B0srail%E2%80%99e-_%C4%B0ki_Ayr%C4%B1_%E2%80%9CBM%E2%80%99de_Konu%C5%9Fturulmama%E2%80%9D_Hikayesi-Mehmet_Akif_Ko%C3%A7_(DOSYA) (1).jpg

24.09.2025 - 13:06  |  Son Güncellenme:  09.03.2026 - 15:02

Filistin davasının çokça tartışılan ama uluslararası sahnede tek muhatap kabul edilen aktörü Mahmud Abbas ve beraberindeki 80 kişilik üst düzey yetkilinin, her sene Eylül ayının son haftasında New York’ta gerçekleştirilen BM Genel Kurulu toplantısına bu sene de katılması, ev sahibi ülke konumundaki ABD tarafından geçtiğimiz günlerde vize verilmeyerek engellendi.  

Uluslararası hukukun ve BM uygulamalarının açık bir ihlali olan bu Filistin düşmanlığının arkasında, Filistin’in devlet olarak tanınmasını engelleme hamlelerini artıran ama Gazze katliamı nedeniyle bunda başarısız olan İsrail’in ABD ile yakınlığı yatıyor.  

Ancak korkunun ecele faydası yok; içlerinde İngiltere, Fransa, İspanya, İrlanda, Belçika, Portekiz gibi Batılı ülkelerin de olduğu çok sayıda yeni devlet Filistin’i tanıma kararı aldı ve İsrail’le ABD’de alarm zillerini çalan bu hamleler, sadece son birkaç hafta içinde gerçekleşti. New York’taki toplantıda ise bunun resmen ve birlikte duyurulması bekleniyor.  

Aslında ABD’nin Filistinlilere yönelik ilk engellemesi bu değil, daha önce de 1988’de Abbas’ın selefi ve Filistin davasının en önemli ismi Yaser Arafat’ın BM Genel Kurul toplantısına katılıp konuşması için yapılan vize talebi 1988’de yine Washington yönetimi tarafından reddedilmişti.  

Ancak aradan geçen 37 senede Filistin liderliği Oslo süreciyle birlikte resmen tanınan meşru bir aktöre dönüştüğü için bu uygulamaya başvurulmuyordu. ABD’nin Trump dönemindeki bu başına buyruk ve uluslararası hukuku hiçe sayan, BM toplantısına katılım amaçlı talebi dahi reddeden tavrı, BM ve uluslararası hukuk ile ABD arasındaki sorunları daha da artıracak gibi görünüyor.

BM’de 80 yıl önceki utanç verici benzer bir sahne: Güney Afrika sömürgeciliği

Öte yandan, İsrail’in en son BM vesilesiyle sergilediği Filistin’e yönelik bu düşmanca ve Batı Şeria ile Gazze’de yıllardır süren insanlık dışı apartheid rejimini aratmayan tavrı, apartheid uygulamalarının anavatanı Güney Afrika’yı ve 80 yıl önce yine BM’deki benzer bir sahneyi hatırıma getirdi.  

Güney Afrika’daki beyaz azınlığın siyahlar üzerinde on yıllarca süren baskı ve tahakkümü, Londra’nın tam desteğini arkasına alan ırkçı General Jan Smuts’un başbakanlığı döneminde, 1920’lerden 1940’ların sonuna kadar tam bir “beyaz” sömürgecilik yapılmıştı.  

Smuts yönetimi, sadece içeride siyah çoğunluğa zulmetmekle kalmadı, kıtanın güneyinde “medeni dünya adına uygarlaştırıcı” misyonla hareket ettiğini savunarak, Güneybatı Afrika’daki toprakları da I. Dünya Savaşı’ndan itibaren manda idaresiyle yönetti. Bunu bir İngiliz generalin yönetiminde ve elbette Londra’nın sınırsız desteği altında yaptı. Tıpkı aynı Avrupalı “uygarlaşma” misyonunun bir başka temsilcisi Britanya’nın Filistin ve Irak’ta, Fransa’nın ise Suriye ve Lübnan’da aynı yıllarda yaptığı gibi.  

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas

Mahmud Abbas’ın (ve daha önce de Arafat’ın) BM Genel Kurul toplantısına gitmesine izin verilmemesine benzer bir hadise, bundan 80 yıl önce bir başka “beyaz Avrupalı uygarlaştırma” misyonunun manda altında tuttuğu bir halkın liderine de uygulandı. O dönemin “talihsiz siyahlar diyarı”ndan çıkan, bugünkü Botsvana’nın deneyimli vekili Tshekedi Khama, bir süredir Smuts’un ayrımcı ve kolonyal politikalarını uluslararası platformlarda gündeme taşıyor ve destek arıyordu. Milliyetçiliğin çıkış trendinde olduğu ve Afrikalıların Hintlilerle birlikte Britanya’yı sıkıştırmaya başladığı 1940’ların ortasında, New York’taki BM Genel Kurulu’na giderek, Güneybatı Afrika davasını anlatmak ve mandanın bitirilmesi için destek arayışı içindeydi.  

Smuts, Londra’da çok güçlü bir isimdi, Britanya ordusunda mareşal rütbesindeydi ve her iki büyük savaşta da ülkesi Güney Afrika’yı kalben ve hukuken bağlı olduğu Londra’nın menfaatleriyle aynı çizgide konumlandırmıştı.

Şimdiyse bunun diyetini isteyecek, ülkesi Güney Afrika’nın sömürgeci uygulamalarına arka çıkmalarını talep edecekti İngiliz karar vericilerden. Smuts Londra’dan Khama’nın susturulmasını ve Londra’ya gelmesinin önlenmesini istedi; hatta eğer Khama yola gelmezse Güneybatı Afrika’da manda yönetimi altında tuttuğu toprakları doğrudan ilhak etmekle tehdit etti.  

Dönemin Britanya idaresi küresel çapta yükselen milliyetçiliklerin farkında olmakla birlikte, o dönemin yoğun uluslararası konjonktür ve gündeminde Afrika’nın güneyindeki bu sorunu hafife aldı. Neticede Smuts’un talebi Londra’da karşılık buldu ve Khama’nın BM’ye başvurusunu geri çevirip yola çıkması İngilizler tarafından engellendi. Bu gelişmeyi bekleyen ama hayal kırıklığını gizlemeyen Khama, yeni kurulacak BM’nin “milletlerin iyiliği” amacı doğrultusunda nasıl çalışacağını haklı olarak sorguladı, ama davasından geri adım da atmadı.

II. Dünya Savaşı sonrası yükselen milliyetçilik ve anti-emperyalist retorik

Ancak bundan sonrası İngilizler açısından tam bir utanç tablosu haline geldi. Londra’daki İşçi Partisi hükümeti 1946 yılının ağustos ayında Smuts’un sömürgeci tavrını desteklediğini açıkladı, fakat birkaç hafta sonra BM Genel Kurulu’nda Güney Afrika karşıtı hava esiyordu. Khama savaş sonrası BM düzeninin bu ilk ve kritik toplantısına bizzat kendisi gidemese de davasını güçlü bir şekilde BM’ye ulaştırmıştı.  

Britanya’nın, Delhi’deki güçlü direniş hareketinin talepleri doğrultusunda birkaç ay sonra bağımsızlık vermek zorunda kalacağı Hindistan, Gandhi ve Nehru önderliğinde dünya çapında büyük bir milliyetçi ve anti-emperyalist dalganın başlatıcısı oldu.  

Genel Kurul’da Hintlilerin etkisi sayesinde; Smuts’un üst perdeden küçümseyici tezlerinin alıcısı çok azdı, Güney Afrika’daki sömürgeci idarenin Güneybatı Afrika bölgesini (bugünkü Namibya ile Botswana’nın bir kısmı) topraklarına katma hevesi kursağında bırakıldı. Üstelik Güney Afrika içindeki Hintli azınlığın yaşam koşulları ve siyasal haklardan mahrum bırakılması uygulamaları, sonraki yıllarda Güney Afrika’yı sadece siyahlara karşı değil Hintli azınlığa karşı yaklaşımı nedeniyle de zor durumda kalacaktı.  

II. Dünya Savaşı sonrasındaki milliyetçiliğin yükselişi döneminde, emperyalizm ve sömürgecilik karşıtı söylem hızla yaygınlaştı, BM’de sayısı artan eski koloni topraklarında bağımsız olan ülkeler arasında kendine önemli bir destek tabanı bulmaya başladı. Fransa’nın savaşta Alman işgaline uğrayıp yenilmesi, Britanya’nın ise galipler safında olmasına rağmen artık eski mütehakkim konumunu sürdüremeyeceğinin ortaya çıkması, her iki eski imparatorluğu da süper güçler sahnesinden indirirken, bu yeni boşlukta milliyetçi söylemlerin yükselmesi daha kolay oldu.  

BM’de yapılan oylama ve toplantılarda, Güney Afrika karşısında eskinin ezilmiş ve ırkçılığa maruz bırakılmış Afrika yerlileri ile Hintliler güç kazanıp işbirliği yapmıştı. Smuts ve sömürgeci beyaz üstünlükçülüğü iflas etmişti. BM Genel Kurulu’nda yükselen milliyetçi eğilimler sonraki yıllarda sadece Güney Afrika’yı değil, onun destekçisi pozisyonundaki “eski süper güç” Britanya’yı da çok zor durumda bırakacaktı. Bu süreçte onlarca yeni ülke bağımsızlığına kavuşup yeni ve diri bir “Üçüncü Dünya” hareketini ortaya çıkaracak, Soğuk Savaş döneminde ayrı bir güç merkezi oluşturacaktı.

Güney Afrika deneyimi, İsrail bağlamında ne söylüyor?

II. Dünya Savaşı sonrasında, Güney Afrika’nın Namibya ve Botswana topraklarındaki mandası sona ererken, Britanya’nın Filistin’deki mandası da yavaş yavaş sona yaklaşmaktaydı. 1947 Kasım’da BM’de yapılan oylama sonucu alınan taksim kararı uyarınca, 1948 Mayıs’ta Filistin’de İsrail devleti ilan edilirken, Arapların devlet kurmasına izin verilmedi. 1948’in ardından 1967 ve 1973’te de bölgedeki Arap ordularını yenen İsrail, Filistinliler üzerinde ağır bir tahakküm kurmaya başladı. Britanya’nın nispeten siyasi incelikli sömürgecilik yöntemlerinin yerini, bu sefer bir başka “Avrupalı uygarlaştırma misyonu” alacak ama daha ağır bir kontrol ve tahakküm rejimi kuracaktı.  

Yüzlerce askeri kontrol noktası, günlük hayatın bir parçası haline gelmiş olan rutin ve bıktırıcı yol kontrolleri, aşağılamalar, hakaretler, ayrımcılıklar, kasten aç ve susuz bırakma uygulamaları, keyfi gözaltı ve tutuklamalar, işkenceler, hapisler, açık hava hapishanesine çevrilen geniş Filistinli Arap yerleşimleri (bantustanlar), durmaksızın yapılan bombardımanlar, birkaç yılda bir Gazze’ye yapılan ağır hava saldırıları, binlerce suçsuz sivili keyfi olarak öldürme ve nihayet son iki senedir bir gün bile ara vermeden 70 bine yakın sivili bile isteye katliama tabi tutup bütün bir Gazze’de soykırım rejimi kurma…

Kendi içinde demokrasiye benzer bir yönetim kursa da İsrail’in Gazze’de ve Batı Şeria’da 80 senedir uyguladığı insanlık dışı rejim, bir zamanların büyük utanç kaynağı Güney Afrika’daki apartheid yönetimini ve bantustanları aratmıyor. Ve bu hakikat her geçen gün daha yüksek sesle uluslararası kamuoyunda haykırılıyor. Her geçen gün sayısı artan tanınmış sinema oyuncuları, şarkıcılar, futbolcular, siyasetçiler, aktivistler, sanatçılar, gazeteciler… aynı çağrıda bulunuyor: Gazze’deki soykırımı durdurun, bu utanca son verin!

Ve yapılacak şey belli: Britanya’nın 1940’larda Güney Afrika’daki apartheid rejimi ve sömürgeciliğe verdiği desteği hatırlatır şekilde, ABD liderliği İsrail’e kayıtsız şartsız arka çıksa da Doğu’nun ve Batı’nın özgür halkları bir araya gelerek ortak bir vicdani sesi yükseltmeli. Filistin’i bağımsız bir ülke olarak tanıyan devletlerin sayısı artmalı, Gazze’deki kuşatmayı kırmak için daha fazla girişimde bulunulmalı ve Güney Afrika’nın apartheid rejimini yıkan ekonomik yaptırımlar ve uluslararası baskılar İsrail’e karşı da devreye alınarak, bu insanlık dışı eşitsizliğe ve soykırıma artık bir son verilmeli.