Fransız Sermayesi Doğu Akdeniz Denklemini Değiştirebilir mi?

Araştırmacı Zeynep Gizem Özpınar, Fransız sermayesinin Great Sea Interconnector projesine dahil olmasının Doğu Akdeniz’deki dengeleri ve Türkiye’nin bölgesel pozisyonunu nasıl etkileyebileceğini Fokus+ için kaleme aldı.
fransiz-sermayesi-dogu-akdeniz-denklemini-degistirebilir-mi.jpg

07.08.2026 - 16:29  |  Son Güncellenme:  07.08.2026 - 16:37

Fransız yatırım grubu Meridiam, Yunanistan'ı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ne (GKRY) denizaltı kablosuyla bağlamayı öngören Great Sea Interconnector (GSI) projesinin özel amaçlı şirketinde yüzde 66 oranında hisse devralarak çoğunluk ortağı konumuna geldi. Yunan Elektrik İletim Sistemi Operatörü ADMİE'nin stratejik azınlık hissedar sıfatıyla teknik liderliği sürdürmesini öngörürken, kablo üreticisi Nexans ile de üçlü bir iş birliği çerçevesi kuruldu.  

GSI'nin nihai hedefi, ileri aşamada İsrail'i de sisteme dâhil ederek, Doğu Akdeniz'de Türkiye'yi saf dışı bırakan bir enerji koridoru kurmayı öngörüyor. Bu tasarım, bölgedeki enerji ve altyapı projelerinin coğrafi olarak Türkiye'nin çevresinden dolandırılması yönündeki eski bir eğilimin devamı sayılabilir.  

Kıbrıs açıklarındaki hidrokarbon arama faaliyetlerinden EastMed doğal gaz boru hattı önerisine kadar uzanan bu eğilim, her defasında Ankara'nın hem hukuki hem siyasi itirazıyla karşılaşmış ve büyük ölçüde uygulamaya geçirilememişti. GSI'nin şu ana kadarki seyri de bu tarihsel örüntüyle örtüşüyor. 

Türkiye'nin, kendi kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge haklarını ilgilendiren sularda rızası alınmadan yürütülen deniz tabanı araştırmalarına açık biçimde karşı çıkması, GSI'nin uygulama takvimini defalarca aksattı.  

Millî Savunma Bakanlığının geçmişte yaptığı uyarılar ve araştırma gemilerinin seyrine yönelik müdahaleler, Ankara'nın gerektiğinde sahada caydırıcılık göstermeye hazır olduğunu ortaya koydu. Yunan basınının kendi ifadesiyle "Ankara'nın gölgesi", projenin üzerinden hiç kalkmadı. 

Atina'nın Fransa'yı sürece bu denli görünür biçimde dâhil etmesi ise tesadüf sayılamaz. Yunan hükûmet kaynakları, Meridiam'ın katılımını finansman kapasitesinin güçlenmesi olarak sunsa da siyasi hesabın en az finansal hesap kadar ağırlıklı olduğu açık.  

Paris'in Doğu Akdeniz'deki askerî ve diplomatik varlığı bilinen bir gerçek; Yunanistan'ın bu ortaklık üzerinden Fransa'nın siyasi ağırlığını Ankara karşısında bir denge unsuruna dönüştürmeyi hedeflediği rahatlıkla okunabiliyor. Nitekim Kathimerini gazetesinin aktardığı değerlendirmeye göre Atina, projedeki riski büyük ölçüde Fransız ortağa devretmeyi ve ilerlemeyi bu şekilde güvenceye almayı planlıyor. 

GSI'nin geçmişi, aslında Doğu Akdeniz'de kaynak paylaşımı, kıta sahanlığı sınırlandırması ve enerji güvenliği başlıklarında yıllardır süregelen daha geniş bir rekabetin uzantısı sayılabilir. Türkiye'nin 2019 yılında Libya'nın Ulusal Mutabakat Hükûmeti ile imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırası, Ankara'nın bölgede tek taraflı projelere karşı elini güçlendiren hukuki referans noktalarından biri oldu.  

O tarihten bu yana Türkiye, sismik araştırma gemilerinin sahaya konuşlandırılmasından diplomatik notalara kadar geniş bir araç setiyle, kendi rızası dışında yürütülen her türlü deniz altyapı girişimine karşı istikrarlı bir çizgi izliyor. GSI özelinde de bu çizginin sürdürülmesi, projenin finansman yapısında yaşanan değişikliklerden bağımsız bir hukuki gerçekliğe işaret ediyor. 

Meridiam ortaklığının ardındaki siyasi hesap 

Meridiam'ın devreye girmesi, GSI'yi finansal ve diplomatik açıdan yeniden konumlandırıyor. Paris merkezli bir altyapı yatırımcısının çoğunluk hissedar sıfatıyla masaya oturması, projeye üçüncü bir devletin doğrudan ticari çıkarını bağlıyor. Bu durum, Yunanistan ile GKRY'nin uzun süredir aradığı bir sonucu üretiyor: Ankara'nın itirazlarını iki taraflı bir anlaşmazlık olmaktan çıkarıp, Fransa'nın da paydaş olduğu çok taraflı bir denkleme taşımak. 

Ancak bu hesabın sağlam bir zemine oturduğunu söylemek güç. Uluslararası hukukta bir devletin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgesi üzerindeki egemen hakları, o alandan geçecek altyapı projelerinin hissedarlık yapısına bakılmaksızın geçerliliğini koruyor.

  

Great Sea Interconnector projesi

Başka bir ifadeyle, projeye kaç ülkenin sermayesi girerse girsin, kablonun döşeneceği deniz tabanının hukuki statüsü değişmiyor. Fransız sermayesinin katılımı, GSI'ye finansal derinlik kazandırabilir fakat Ankara'nın rızası sorununu ortadan kaldıracak bir güce sahip görünmüyor. 

Avrupa Birliği cephesindeki durum da nettir. Enerji Komiseri Dan Jorgensen, GSI'ye desteğin sürdüğünü yinelerken, Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) arasında planlanan ayrı bir enerji bağlantısına Brüksel'in mesafeli durduğunu açıkça ifade etti. Avrupa Elektrik İletim Sistemi Operatörleri Ağı'nın (ENTSO-E) bu alternatif projeyi on yıllık kalkınma planına almaması da birliğin Kıbrıs meselesinde Rum tarafını önceleyen tutumunun bir başka göstergesi. Ankara açısından bu görünüm, AB'nin adil bir aracı olmaktan uzak durduğu, buna karşılık Türkiye'nin kendi hukuki ve stratejik konumunu bağımsız araçlarla koruması gerektiği gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. 

Fransa'nın bölgedeki rolü yeni sayılmaz. Paris, Yunanistan ile savunma sanayi alanında derinleşen iş birliğini (savaş gemisi ve muharebe uçağı tedarikinden ortak deniz tatbikatlarına uzanan bir eksende) uzun süredir sürdürüyor; enerji altyapısına yönelik bu yeni yatırım, aynı stratejik ortaklığın bir başka veçhesi olarak görülmeli.  

Doğu Akdeniz'de hem ticari hem siyasi bir ağırlık merkezi kurma arayışında olan Paris için Meridiam'ın GSI'ye girişi, bu genel stratejinin enerji ayağındaki en somut adımlardan biri sayılabilir. Ancak sermaye akışının siyasi meşruiyet üretmediğini, uluslararası hukukun temel ilkesi olan kıyı devletinin rızası koşulunu hiçbir yatırım anlaşmasının bertaraf edemeyeceğini hatırlamakta fayda var. 

Ayrıca projenin finansman yapısındaki değişim, Yunanistan'ın kendi kamuoyuna yönelik bir mesaj kaygısı taşıdığını da gösteriyor. Aylardır durma noktasında kalan bir projenin uluslararası bir yatırımcı eliyle yeniden canlandırılması, Atina hükûmeti açısından hem içeride hem Brüksel nezdinde bir "ilerleme" görüntüsü sunma ihtiyacından besleniyor. Bununla birlikte, sahadaki gerçeklik göz önüne alındığında, bu görüntünün somut bir uygulamaya dönüşmesinin önünde Ankara'nın rızası koşulunun aşılmaz bir engel olarak durduğu unutulmamalı. 

Ankara'nın hukuki zemini ve bölgesel denge 

Türkiye'nin GSI'ye yönelik itirazı, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin (UNCLOS) temel ilkelerine dayanan hukuki bir pozisyon. Sözleşmenin 79. maddesi, kıyı devletlerinin kendi kıta sahanlığında denizaltı kablo ve boru hattı döşenmesine ilişkin makul koşullar öne sürebileceğini ve güzergâh belirlenirken rızasının gözetilmesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyor.  

Türkiye'nin bu sözleşmeye taraf olmaması ise bu ilkeyi teamül hukuku niteliğiyle savunmasının önünde bir engel oluşturmuyor. Nitekim Ankara, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge haklarını uluslararası hukuka uygun biçimde belirlediğini uluslararası platformlarda da dile getiriyor. 

Kıyı devletinin bu konudaki söz hakkı, uluslararası deniz hukukunun yerleşik bir gereği sayılıyor. Türkiye, Doğu Akdeniz'de ilan ettiği deniz yetki alanlarını Mavi Vatan doktrini çerçevesinde savunurken, bu alanlardan geçecek her türlü altyapı projesinde kendi rızasının aranmasını talep ediyor; bu talep, uluslararası uygulamayla da örtüşüyor. 

Ege'de yaşanan Ocean Link kablo gemisi olayı, Ankara'nın bu hukuki hassasiyeti sözde bırakmadığının yakın tarihli bir örneği. Astipalya açıklarında sürdürülen kablo döşeme çalışmasına Türk unsurlarının müdahale etmesi, Yunanistan tarafında büyük tepkiye yol açmıştı. Ankara ise söz konusu bölgenin Türk deniz yetki alanı içinde kaldığını, bu nedenle çalışma için önceden izin alınması ve uygun bir Navtex ilan edilmesi gerektiğini savunarak, izin alınmayan faaliyete karşı Türk Donanması aracılığıyla resmî uyarıda bulunmayı tercih etti. 

Hazırlıkları süren Deniz Yetki Alanları Kanunu da Türkiye'nin Ege ve Doğu Akdeniz'deki tezlerini iç hukuka bağlayıcı biçimde yerleştirme amacı taşıyor; bu adım, Ankara'nın GSI gibi projelere yönelik itirazlarını geçici bir siyasi tepki olmaktan çıkarıp, kurumsal ve sürdürülebilir bir hukuki zemine oturtma çabasının parçası olarak değerlendirilmeli. 

Kaşot (Çoban) ve Kerpe Adaları hattında yürütülmek istenen deniz tabanı araştırmalarının defalarca askıya alınması Ankara'nın bu konudaki kararlılığının sözden ibaret kalmadığını gösterdi. Türkiye diplomatik kanallar ve sahadaki caydırıcı varlığıyla, GSI'nin kendi rızası dışında ilerleyemeyeceği mesajını istikrarlı biçimde verdi.  

Yunanistan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamaların "uzlaşı olsun ya da olmasın proje devam edecek" yönündeki söylemi, sahadaki gerçekliği yansıtmaktan uzak kaldı; nitekim projenin geçtiğimiz aylarda fiilen durma noktasına gelmesi, bu iddianın pratikte karşılık bulmadığını ortaya koydu. 

Bu noktada Kıbrıs meselesinin çözümsüzlüğü de denklemin ayrılmaz bir parçası. GKRY'nin, sözde adanın tamamını temsil ettiği varsayımıyla deniz yetki alanları üzerinde tek taraflı tasarrufta bulunması, KKTC'nin egemen haklarını ve Türkiye'nin garantör statüsünden doğan sorumluluklarını göz ardı ediyor.  

Kapsamlı bir Kıbrıs çözümü sağlanmadan GKRY'nin adanın deniz yetki alanlarını tek başına belirleme iddiası, GSI gibi projelerin hukuki meşruiyetini baştan sorunlu kılıyor. Türkiye'nin bu gerçeği her fırsatta hatırlatması hem kendi çıkarlarını hem KKTC'nin uluslararası hukuktan doğan haklarını koruma gayretinin bir yansıması. 

Paris'in Doğu Akdeniz'deki artan görünürlüğü, NATO içi ilişkilerde de hassas bir eşiğe işaret ediyor. İttifak üyesi iki ülkenin (Türkiye ve Fransa) enerji altyapısı üzerinden karşı karşıya gelmesi, NATO'nun iç uyumu açısından da bölgesel istikrar açısından da arzu edilen bir görüntü oluşturmuyor. Bu bakımdan Ankara'nın, itirazlarını hukuki zemine oturtarak ve diplomatik kanalları açık tutarak sürdürmesi, kendi haklarını korumak açısından da gerginliği yönetilebilir sınırlarda tutmak açısından da isabetli bir tercih olarak öne çıkıyor. 

Nihayetinde, Atina'nın Paris üzerinden siyasi ağırlık arayışı anlaşılır bir strateji olabilir ancak bu tür girişimlerin, hukuki gerçekliği değiştirme gücüne sahip olmadığı ortada. Nitekim GSI'nin geçmişteki seyri, siyasi baskıyla ya da finansal mühendislikle Ankara'yı ikna etme çabalarının bugüne kadar sonuç vermediğini gösteriyor. 

Meridiam'ın GSI'ye girişi projeye finansal bir ivme kazandırabilir fakat Ankara'nın rızası koşulunu ortadan kaldıramaz. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanlarına ilişkin tutumu, uluslararası hukukun sağladığı meşru bir zemine dayanıyor ve bu zemin, hangi ülkenin sermayesi projeye katılırsa katılsın geçerliliğini koruyor.