Cezayir-Mali İlişkilerindeki Kilit Açılıyor mu?

Araştırmacı Beyzanur Çalı, Arap Baharı'ndan Sahel krizine uzanan süreçte tırmanan Cezayir-Mali gerilimini, son diplomatik yakınlaşmayı ve tarafları uzlaşmaya zorlayan bölgesel güvenlik dinamiklerini Fokus+ için kaleme aldı.
cezayir-mali-iliskilerindeki-kilit-aciliyor-mu.jpg

24.07.2026 - 15:07  |  Son Güncellenme:  05.08.2026 - 10:58

Afrika’da klasik sömürgeciliğin sona erdiği 1950’li yıllardan itibaren bağımsızlığını kazanan devletler, ulus-devlet inşası, siyasal meşruiyetin tesisi, idari ve siyasi yapıların kurumsallaşması gibi meşakkatli süreçlerle karşı karşıya kalmışlardır. Sömürge döneminden günümüz modern Afrika devletlerine miras kalan yapay sınırlar, etnik ve kabile temelli bölünmüşlükler ile ekonomik kırılganlıklar devlet inşa süreçlerini sancılı hâle getirmiştir.  

Arap Baharı sonrası Sahel’de güvenlik krizi 

17 Aralık 2010 tarihinde başlayan Arap Baharı, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da kritik siyasi dönüşümlere yol açmıştır. Tunus, Mısır ve Libya gibi ülkelerde rejim değişikliği görülürken Cezayir ve Fas’ta rejim değişikliği yaşanmamıştır. Cezayir, petrol ve doğal gaz gelirlerinden elde ettiği kaynakları kullanarak sosyal harcamaları artırmış, kamu maaşlarında iyileştirmelere gitmiş ve çeşitli istihdam programları uygulamıştır. Bunun yanında 1992'den beri yürürlükte olan olağanüstü hâlin kaldırılması gibi sınırlı siyasi reformlar da hayata geçirilmiştir. 1990'lı yıllardaki iç savaşın toplumsal hafızada bıraktığı etkiler ve güçlü güvenlik kurumlarının varlığıyla birlikte bu tedbirler, protestoların rejim değişikliğiyle sonuçlanacak bir devrime dönüşmesinin önüne geçmiştir. Aynı şekilde Fas’ta da rejim değişikliği yaşanmamış, monarşi anayasal reformlar ve erken seçimlerle protestoları bastırmayı başarmıştır. Hükûmet ve parlamentonun yetkileri bir dereceye kadar arttırılsa da kral, güvenlik, dış politika ve dinî meşruiyet alanlarındaki belirleyici konumunu korumuştur. Böylece Cezayir ve Fas, Arap Baharı sürecini minimum hasarla yahut görece hasarsız bir biçimde atlatmıştır. Ancak Arap Baharı’nın bölgesel sonuçlarından her iki ülke de önemli ölçüde etkilenmiştir. Bilhassa Libya’da Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinin ardından ortaya çıkan güvenlik krizi, domino etkisi yaratarak istikrarsızlığın Sahel bölgesine doğru genişlemesine kapı aralamıştır. 

Afrika'daki bağımsızlık sonrası devlet inşası süreçlerini, Cezayir ve Fas'ın Arap Baharı'ndaki tutumlarını ve Kaddafi sonrası Sahel bölgesine yayılan güvenlik krizini ele alan analiz görseli

Kaddafi yönetimindeki Libya, Mali'nin kuzeyinde yaşayan ve uzun yıllardır ekonomik yetersizlikler ile siyasi dışlanmışlık sorunlarıyla karşı karşıya kalan Tuareg topluluklarıyla yakın ilişkiler geliştirmiştir. Libya'ya göç eden çok sayıda Tuareg, Kaddafi yönetimi tarafından çeşitli ekonomik imkânlardan yararlandırılmış, bir kısmı ise Libya güvenlik güçleri bünyesinde görev almıştır. Bu durum, Tuareglerin hem askerî tecrübe kazanmasına hem de modern silahlara erişmesine olanak sağlamıştır. Kaddafi'nin bölgesel politikaları çerçevesinde Tuareglerle kurduğu bu ilişki, Libya'nın Sahel üzerindeki nüfuzunu artırırken bölgedeki güç dengelerini de etkilemiştir. Ne var ki Kaddafi rejiminin devrilmesi, Sahel güvenliği açısından önemli bir kırılma noktası olmuştur. Rejimin çöküşüyle birlikte Libya ordusunda görev yapan çok sayıda silahlı ve eğitimli Tuareg, beraberlerinde önemli miktarda silah ve mühimmatla Mali'nin kuzeyine geri dönmüştür. Aynı dönemde Libya'daki silah depolarının yağmalanması sonucunda bölgeye kontrolsüz şekilde yayılan silahlar, Tuareg hareketleriyle AQIM (Magrib el-Kaidesi) gibi silahlı grupları da güçlendirmiştir. Ayrıca Mali ve Nijer gibi ülkelerde devlet otoritesinin kırsal alanlarda zayıf olması, ekonomik yetersizlikler, sınırların denetlenememesi ve etnik gerilimler, silahlı örgütler için elverişli bir ortam oluşturmuştur. Bölgeye yayılan silahlar ve militan hareketliliği Mali’nin kuzeyinde uzun yıllardır devam eden Tuareg hareketlerinin tesirini artıran bir faktör olmuştur. 2012 yılında MNLA’nın (Ulusal Azavad Kurtuluş Hareketi) öncülüğünde başlayan isyan, kısa sürede Mali devletinin kuzey bölgeleri üzerindeki kontrolünü zayıflatmıştır. Böylece bölgedeki örgüt ve yapılanmaların sayısı hayli artmış ve kaotik bir süreç başlamıştır. Gao, Timbuktu ve Kidal gibi stratejik merkezler bir süre silahlı grupların kontrolüne geçmiş, buna paralel olarak Azavad’ın bağımsızlığı ilan edilmiş dolayısıyla Mali'nin toprak bütünlüğü ciddi şekilde zedelenmiştir. 

Mali’deki güvenlik krizi, Ensarüddin ve AQIM gibi cihatçı paramiliter yapıların kuzey kesimlerde etkisini arttırmasıyla daha da şiddetlenmiştir. Devlet otoritesinin zayıfladığı alanlarda tahakküm kuran bu gruplar, bölge çapında tehdit oluşturmaya başlamıştır. Akabinde dış aktörler sürece dâhil olmuş ve Fransa Serval Operasyonu’yla askerî müdahalede bulunmuştur. Bu operasyonla radikal grupları tehdit altındaki şehir merkezlerinden temizlese de Mali’deki meşruiyet boşluğunu giderememiştir. Bilakis silahlı grupların hammadde geçiş noktalarında yeniden örgütlenip faaliyet alanının genişlemesine sebebiyet vermiştir. Serval Operasyonu, 2014 yılında kabuk değiştirerek çok daha geniş coğrafyaya yayılarak Barkhane Operasyonu adını almıştır. Bununla Paris, askerî angajmanını tek bir ülkeyle sınırlı bırakmamış; Burkina Faso, Nijer, Çad ve Moritanya’yı da içerisine alan kolektif bir bölgesel güvenlik yapısı tesis etmiştir. Her ne kadar operasyonun görünürdeki meşruiyet zemini AQIM, JNIM ve DAEŞ gibi radikal aktörleri dizginlemek üzere kurulmuş olsa da Fransa’nın Sahel hattındaki tarihsel nüfuzunu canlandırmak ve jeostratejik çıkarlarını koruması tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu bakımdan Barkhane Operasyonu, postkolonyal literatürde küresel güçlerin eski sömürge sahaları üzerinde tahakküm arayışlarını ortaya çıkaran neokolonyal model olarak kayıtlara geçmiştir.  

Barkhane Operasyonu’nun sahada kalıcı güvenlik üretememesi ve sivil yönetimlerin meşruiyetini sarsması, bölge genelinde militarist bir reaksiyonu tetiklemiştir. Bu durum; ilk olarak 2020 ve 2021 yıllarında Mali’de gerçekleşen askerî müdahaleleri beraberinde getirmiş, çok geçmeden benzer güvenlik boşlukları ve terör dalgasıyla mücadele eden Burkina Faso’da 2022 yılında ve nihayetinde Nijer’de Temmuz 2023’te askerî darbelerin yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Darbeleri gerçekleştiren askerî yönetimler, mevcut hükûmetlerin güvenlik sorunlarını çözmekte başarısız olduğunu ve Batı destekli politikaların bölgedeki istikrarsızlığı sona erdiremediğini ileri sürmüştür. Bu ortak söylem, Sahel genelinde radikal bir eksen kaymasına yol açarak yeni askerî rejimlerin Fransız birliklerini ülkelerinden sınır dışı etmesiyle ve güvenlik hattında Rusya (Wagner/Afrika Kolordusu) gibi alternatif aktörlerle yeni ittifaklar kurmasıyla sonuçlanmıştır. 

Bölgede meydana gelen bu siyasi ve güvenlik eksenli dönüşümün en belirgin tezahürlerinden biri; Mali, Burkina Faso ve Nijer tarafından 2023 yılında kurulan Sahel Devletleri İttifakı (AES) olmuştur. İktidarı “istikrar sağlama” vaadiyle devralan askerî liderler, sömürgeci güçlerin bölgedeki tahakkümünün sona erdiğini ilan ederek keskin bir Fransız karşıtı politika izlemiş ve geleneksel Batılı müttefiklerinden hızla uzaklaşmışlardır. Cunta yönetimleri, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’ndan (ECOWAS) da ayrılarak bunu gözler önüne sermişlerdir. Bu süreçte iktidara gelen yeni rejimler meşruiyetlerini sağlamak ve uluslararası arenada kendini kanıtlamak amacıyla Rusya ile askerî ve güvenlik ilişkileri geliştirmiştir. Nitekim küresel güç dengeleri sarsılarak bölgenin politik açıdan en büyük kaybedeni Fransa olmuştur. Paris, askerî hegemonyasını kaybetmiş ve buna ek olarak nükleer reaktörleri için hayati önem taşıyan Nijer uranyumuna doğrudan erişimini de yitirmiştir. Ayrıca Frankofon Afrika’daki nüfuzu da ciddi bir gerileme sürecine girmiştir. Bu boşluğu dolduran yeni dış aktör Rusya olup Taparko, Gouina ve Ndassima bölgelerindeki altın madenlerinin işletmesini almıştır. Üstelik Nijer’de ABD’nin tahliye ettiği Niamey 101. Hava Üssü ile Fransız askerlerinin boşalttığı askerî kampları da devralmıştır. Öte yandan diğer aktörlerden farklı olarak Çin, askerî çatışmalara müdahil olmaktan kaçınarak iktisadi yatırımlar yapmaya devam etmiş ve ham madde akışını muhafaza etme düsturuyla hareket etmiştir.  

Cezayir’in mali politikası ve güvenlik gardı 

Cezayir’in dış politikası, özellikle 2020 Anayasası ile sağlamlaştırılan “ulusal egemenlik, iç işlerine karışmama ve bağlantısızlık” ilkelerini temel bir doktrin olarak sürdürürken, bu durum Abdülmecid Tebbun döneminde güvenlik ekseninde atılgan ve proaktif bir şekle bürünmüştür. Ülkenin geleneksel savunmacı güvenlik anlayışı, anayasanın 91. Maddesi’nde yapılan değişiklikle esnetilmiş, parlamentonun üçte iki onayıyla ordunun sınır ötesi barış operasyonlarına katılmasına izin vererek askerî kapasite, dış politikanın doğrudan bir uygulama aygıtı hâline gelmiştir. Bu sayede Sahel bölgesindeki terör, silah kaçakçılığı, Avrupa’ya akacak düzensiz göç ve hammadde ticaretini engelleyen tüm tehditlere karşı güney sınırını daha güvenli ve korunaklı hâle getirmeyi hedeflemektedir. Güvenliğe yönelik geliştirmeler kapsamında 2026 savunma bütçesini 25 milyar dolara yükselterek sınır gözetleme kapasitesini artırma ve bölgedeki askerî varlığını tahkim etmektedir. 

Cezayir, bölgesindeki krizlerde hem arabulucu hem de askerî güç kullanabilen bir aktör olarak konumlanmaktadır. Nitekim son yıllarda Mali ile yaşanan gerilimlerde de bunun tezahürü açık bir şekilde görülmektedir. Cezayir’in Aralık 2023’te Azavad bölgesindeki Tuareg temsilcileri ve çeşitli siyasi aktörlerle temas kurması, Bamako yönetimi tarafından ülkenin iç işlerine müdahale olarak değerlendirilmiştir keza krizi tetikleyen bir nokta olarak da görülmektedir. Bu söylemin akabinde 2024 Ocak ayında Mali, 2015 Cezayir Barış Anlaşması’nı tek taraflı olarak feshetmesiyle durum daha da vahimleşmiştir. 

Cezayir’in arabuluculuğunda Mali ve Tuaregler arasında imzalanan anlaşma; Mali’nin üniter bir devlet olması, silahlı grupların silahsızlandırılarak orduya entegre edilmesini ve kuzeyin ekonomik kalkınmasına yönelik programların uygulanmasını hedeflerken Bamako yönetimi bu anlaşmayla ilerleyen zamanlarda kuzeyde fiilî bir özerklik meydana getirilebileceği ve aşırı tavizler yoluyla devletin egemenlik yetkilerini sınırlandırabileceği hususunda tereddüt taşımaktaydı. Dolayısıyla Tuareg sorununu barışçıl yollarla çözmeyi öngören anlaşmanın iptali, bir yandan Mali'nin egemenlik vizyonundaki radikal değişimini ortaya koyarken, diğer yandan Cezayir'in bölgesel arabuluculuk kapasitesine yönelik açık bir meydan okuma anlamına gelmektedir. 

Meselelerin bu minvalde çıkmaza girmesi üstelik 2024 yılı boyunca Mali’nin etkili muhalif din adamlarından Mahmud Diko’nun Cezayir’de bulunmasıyla daha kritik bir hâl aldı. Bamako bu vaziyeti doğrudan doğruya muhalif odaklara verilmiş açık bir destek addederek Cezayir’e cephe aldı. Tam da bu süreçte Tinzaouaten bölgesinde, Tuareg grupları, JNIM, Mali ordusu ve Afrika Kolordusu gibi unsurların faaliyet gösterdiği çok aktörlü asimetrik bir savaş alanına dönüştü.  

 

Taraflar birbirini mütemadiyen sınır bölgesindeki silahlı aktörlere müsamaha göstermekle suçlarken 1 Nisan 2025’te Mali’ye ait bir İHA, Cezayir tarafından hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle düşürüldü. Bunun üzerine durum, Mali’nin hadiseyi Uluslararası Adalet Divanına taşınmasına kadar uzandı. Bu hadise; tarafların karşılıklı olarak birbirlerine hava sahalarını kapatması, büyükelçilerini ülkeden çekmesi ve AES’in Cezayir’e karşı müşterek bir tavır almasıyla neticelendi.  

Uzun süren diplomatik kopuşun ardından 10 Temmuz 2026’da Mali ve Cezayir dışişleri makamları tarafından eş zamanlı olarak duyurulan kararlar doğrultusunda karşılıklı hava sahaları yeniden açıldı ve büyükelçilerin görev yerlerine dönmesi kararlaştırıldı. Bu kapsamda Cezayir Dışişleri Bakanlığı, Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun’un büyükelçinin Bamako’ya dönüşü talimatını verdiğini açıklamış; söz konusu kararın, iki ülke arasındaki ilişkileri “karşılıklı saygı, kardeşlik ve iş birliğine dayanan tarihî ve doğal seyrine yeniden kavuşturma” amacı taşıdığını belirtmiştir. Her ne kadar taraflar nezdinde görüş ayrılıklarının tümüyle ortadan kaldırıldığı düşünülmese de bölgesel güvenlik açısından uzlaşının zaruri olduğu ortadadır.  

Peki, Mali ve Cezayir arasındaki bu ani uzlaşının temel sebepleri nelerdir?  Bu yakınlaşmanın arkasında iki ülkenin de fayda-zarar hesabı yapmış olması muhtemeldir. Özellikle Mali’deki silahlı grupların etkinliğinin artması, bölgenin daha istikrarsız hâle gelmesi, Bamako yönetiminin Cezayir’e karşı olumsuz tavrını yeniden gözden geçirmesi yönünde etkili olabilir. Nitekim son dönemde JNIM ve FLA’nın saldırılarında gözle görülür bir artış yaşanmıştır. Kuzey Mali’nin ötesinde ülkenin orta kesimleri ve hatta Bamako çevresinde dahi etkisini hissettiren bu güvenlik tehdidi, Mali ordusunun üzerindeki baskıyı artırmıştır. Böylece Bamako yönetimine güvenlik sorunlarını sadece askerî tedbirlerle kontrol altına almanın mümkün olmadığını göstermiş ve komşu ülkelerle ilişkilerini yeniden gözden geçirmesine yol açmış olabilir. Nihayetinde yaklaşık olarak 1.300 kilometrelik bir sınır hattını askerî ve bürokratik iletişimden yoksun bırakmak terör, silah kaçakçılığı ve mülteci akını gibi krizleri her iki başkent için de içinden çıkılmaz bir düğüme dönüştürdü. Bir diğer faktör ise Rusya’nın dolaylı ya da doğrudan etkisi olduğu değerlendirilmektedir. 

Afrika’da cunta yönetimlerinin ayakta kalabilmesi askerî güçten ziyade sabit bir para akışına, diğer bir deyişle dış yardımlara bağlıdır. Hâlihazırda Mali, bu maddi güvenceyi Rusya’dan sağlamaktadır. Keza Rusya da Mali’yi desteklerken Akdeniz'deki en önemli ortaklarından ve silah alıcılarından biri olan Cezayir'i de kaybetmek istememiş olması muhtemeldir. Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu Moskova’nın Sahel’de menfaatlerini korumak için tarafları uzlaşmaya zorladığı şeklinde okumak mümkündür. Cezayir açısından ise Mali ile ilişkileri tamamen koparmak, güney sınırındaki istihbarat ağını ve denetimini kaybetmek anlamına geliyordu. Bu nedenle Cezayir’in, sınır hattının ötesindeki gelişmeleri takip edebilmek ve Sahel'de yeni kurulan AES dengelerinin dışında kalmamak adına daha pragmatik bir çizgiye dönmesi mümkündür. Üstelik Cezayir'in Sahel politikası yalnızca güvenlik eksenli de değildir. Ülke, Cezayir Uluslararası İş birliği ve Kalkınma Ajansı (AICA) aracılığıyla Mali ve Nijer başta olmak üzere çeşitli Sahel ülkelerinde kalkınma ve altyapı projelerini desteklemektedir. Güvenlik sorunlarının yalnızca askerî yöntemlerle çözülemeyeceği ve ekonomik kırılganlıkların giderilmesi gerektiği anlayışına dayanan bu yaklaşım, Cezayir'in sert güç unsurları ile ekonomik diplomasi araçlarını birlikte kullanarak bölgedeki etkisini sürdürme çabası olarak değerlendirilmektedir.