Cezayir ile BAE Arasındaki Diplomatik Kopuşun Jeopolitiği

Araştırmacı Fatih Dağ, Cezayir ile BAE arasındaki diplomatik kopuşun arka planındaki jeopolitik rekabeti ve değişen güç dengelerini Fokus+ için kaleme aldı.
dosya-siyaset-cezayir-ile-bae-arasindaki-diplomatik-kopusun-jeopolitigi-fatih-dag.jpg

14.09.2026 - 15:36  |  Son Güncellenme:  14.09.2026 - 18:02

Cezayir’in 10 Eylül 2026’da Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile diplomatik ilişkilerini kesme kararı, ilk bakışta iki Arap devleti arasında yaşanan ani bir diplomatik kriz olarak değerlendirilebilir. Ancak kararın arka planına bakıldığında bunun tek bir olaya verilen tepki olmadığı, yıllar boyunca biriken anlaşmazlıkların ve giderek derinleşen jeopolitik rekabetin sonucu olduğu görülmektedir. Cezayir yönetiminin açıklamalarında BAE’nin “provokatif” ve “hasmane” tutumlarına vurgu yapılması, ancak kopuşu tetikleyen tek bir olayın açıkça belirtilmemesi de bunu göstermektedir. Dolayısıyla yaşananları ani bir diplomatik kırılmadan ziyade bir kümülatif tırmanma, yani farklı kriz başlıklarının zaman içerisinde üst üste binerek ilişkileri sürdürülemez hâle getirmesi olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.  

Bu gerilimin arka planında Libya’dan Sahra dosyasına, Fas-İsrail ilişkilerinden Sahel’e ve daha geniş anlamda Afrika’daki nüfuz mücadelesine uzanan çok katmanlı bir güç mücadelesi bulunmaktadır. Asıl mesele, Mağrip ve Sahel’de ortaya çıkmakta olan yeni bölgesel düzenin hangi aktörler tarafından, hangi yöntemlerle ve hangi siyasi ilkeler temelinde şekillendirileceği sorusudur.  

Eski Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika

Ekonomik ortaklıktan jeopolitik ayrışmaya  

Cezayir ile BAE arasındaki ilişkiler tarihî bir düşmanlıktan beslenmemektedir. Özellikle Eski Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika döneminde iki ülke arasındaki ilişkilere belirgin bir ekonomik pragmatizm hâkimdi. Emirlik sermayesi Cezayir’de altyapı, liman ve çeşitli yatırım projelerinde yer aldı. 2008’de Dubai merkezli DP World, Cezayir Limanı’nın ve Djen Djen'deki limanın 30 yıllık işletme imtiyazlarını aldı. 2010'daki ortak ekonomik komisyon toplantısında dönemin Başbakanı Ahmed Ouyahia, BAE'yi Cezayir açısından Orta Doğu'ya açılan bir “stratejik hub” olarak nitelendiriyordu. 2013 yılında imzalanan hava ulaştırma anlaşması da ilişkilerin yalnızca siyasi değil, ekonomik ve lojistik olarak da kurumsallaşmakta olduğunu gösteriyordu. Ancak Arap Baharı sonrasında iki ülkenin bölgesel gelişmelere yaklaşımı giderek farklılaştı. Özellikle Libya, bu ayrışmanın erken dönemde ortaya çıktığı başlıca alanlardan biri oldu. BAE, Halife Hafter liderliğindeki Doğu Libya merkezli güçlerin en önemli dış destekçilerinden biri hâline gelirken Cezayir, Libya’nın toprak bütünlüğünü, merkezî devlet yapısını ve taraflar arasında müzakereyi önceleyen bir çizgide kaldı.  

Buradaki fark yalnızca hangi Libyalı aktörün desteklendiğinden ibaret değildi. İki devletin bölgesel güvenlik anlayışları arasında daha temel bir ayrışma bulunuyordu. Cezayir, özellikle kendi sınır çevresindeki krizlerin dış askerî müdahale ve vekil aktörler üzerinden yönetilmesine geleneksel olarak kuşkuyla yaklaşırken BAE, yerel siyasi ve askerî aktörlerle doğrudan ortaklık kurmaya daha açık bir dış politika geliştirdi. Dolayısıyla Cezayir-BAE krizinin temelleri 2020’den önce atılmıştı. Bununla birlikte 2020 yılı, mevcut farklılıkların Cezayir açısından doğrudan ulusal güvenlik meselesine dönüşmesi bakımından kritik bir eşik oluşturdu.  

2020 kırılması: Fas, İsrail ve Sahra Dosyası 

2020’de BAE’nin İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi ve aynı yıl Laayoune’da konsolosluk açarak Fas’ın Sahra meselesindeki egemenlik tezlerine açık destek vermesi, Cezayir’in Abu Dabi’ye bakışını önemli ölçüde değiştirdi. Aynı dönemde Fas’ın da İsrail’le normalleşme sürecine girmesi ve İsrail-Fas savunma ve güvenlik ilişkilerinin giderek derinleşmesi, Cezayir’in bölgesel güvenlik algısını daha da şüpheci hâle getirdi. Cezayir açısından Sahra dosyası, sıradan bir dış politika başlığı olarak değerlendirilmemekte; Fas’la tarihsel rekabetin, Mağrip’teki güç dengesinin ve Cezayir’in kendi devrimci ve sömürge karşıtı dış politika söyleminin merkezinde yer almaktadır. BAE’nin Fas’ın Sahra politikasına açık biçimde destek vermesi bu nedenle Abu Dabi’nin Cezayir’in temel bölgesel rakibinin yanında konumlandığı şeklinde yorumlanmaktadır. 

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun

Böylece Cezayir güvenlik söyleminde giderek Fas-BAE-İsrail karşıt üçgeni belirginleşmeye başlamıştır. Özellikle Fas ile İsrail arasındaki savunma ve istihbarat iş birliğinin gelişmesi, BAE’nin de Fas’ın önemli ekonomik ve siyasi ortaklarından biri olması, Cezayir’de bir tür stratejik çevrelenme algısını güçlendirmektedir. Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. Fas, BAE ve İsrail’in Cezayir’i çevrelemek üzere oluşturduğu resmî veya koordineli bir ittifakın varlığına dair açık kanıt bulunmamaktadır. Buna karşılık, Cezayir karar alıcılarının bölgedeki gelişmeleri giderek bu güvenlik merceğinden değerlendirdiğine dair güçlü göstergeler bulunmaktadır. Dolayısıyla mesele, yalnızca nesnel güç dengesi değil, aynı zamanda tehdit algısının nasıl üretildiği ve güvenlikleştirildiği meselesidir.  

Rekabetin yeni merkezi: Sahel  

Son yıllarda Cezayir-BAE gerilimini daha da önemli hâle getiren temel alan ise Sahel’dir. Cezayir, özellikle Mali ve çevresindeki alanı uzun süredir kendi stratejik derinliğinin bir parçası olarak görmektedir. Mali’deki Tuareg isyanlarına yönelik arabuluculuk girişimleri, 2015 Cezayir Anlaşması ve bölgesel güvenlik mekanizmaları bu yaklaşımın ürünüdür. Ancak 2020 sonrasında Sahel’in siyasi haritası ciddi biçimde değişmiştir. Mali, Burkina Faso ve Nijer’de gerçekleşen askerî darbeler, Batılı aktörlerin özellikle de Fransa’nın bölgedeki etkisinin gerilemesi, Rusya’nın önceleri Wagner daha sonra Afrika Kolordusu gibi aktörlerle bölgede askerî yükselişi ve Sahel devletlerinin dış ortaklıklarını çeşitlendirmesi Cezayir’in geleneksel nüfuz araçlarını zorlamaya başlamıştır.  

Mali’nin Cezayir’le ilişkilerinin bozulması ve 2015 Cezayir Anlaşması’nın fiilen çökmesi, bu açıdan özellikle önemlidir. Cezayir, uzun yıllar boyunca Mali’deki krizlerin çözümünde başat arabulucu konumunda bulunurken son yıllarda bu ayrıcalıklı konumunu önemli ölçüde kaybetmiştir. Tam da bu dönemde iki yeni gelişme Cezayir açısından dikkat çekici hâle gelmiştir. Bunlardan ilki, Fas’ın 2023’te ortaya koyduğu, Sahel ülkelerine Atlantik kıyılarına erişim sağlamayı hedefleyen girişimdir. Bu proje, ekonomik veya altyapısal bir girişimin ötesinde Fas’ın Sahel’deki diplomatik ve jeoekonomik etkisini artırma potansiyeline sahiptir. İkinci gelişme ise BAE’nin Afrika’daki hızlı yükselişidir. Abu Dabi bugün yalnızca Körfez sermayesinin Afrika’ya aktarıldığı bir merkez değildir. BAE; liman işletmeleri, enerji yatırımları, madencilik faaliyetleri, lojistik ağları, savunma sanayii, askerî eğitim ve yerel siyasi ilişkiler üzerinden kıtanın birçok bölgesinde çok katmanlı bir nüfuz ağı kurmaktadır. Bu durum Cezayir açısından özellikle hassastır çünkü BAE’nin genişleyen Afrika ağı artık Cezayir’in tarihsel olarak kendi güvenlik kuşağı içerisinde değerlendirdiği Sahel’e kadar ulaşmaktadır. Dolayısıyla Cezayir’in gözünde Abu Dabi, artık uzak bir Körfez başkentinden çok Cezayir’in yakın güvenlik çevresinde faaliyet gösteren bir bölgesel güç hâline gelmektedir. 

Cezayir-BAE rekabetinin en ilginç boyutlarından biri, iki ülkenin bölgesel güç üretme biçimlerinin birbirinden oldukça farklı olmasıdır. Cezayir’in gücü büyük ölçüde karasal güç anlayışına dayanmaktadır. Geniş coğrafyası, önemli hidrokarbon kaynakları, Afrika’nın en büyük askerî bütçelerinden birine sahip olması, büyük nüfusu, Mağrip ve Sahel arasındaki stratejik konumu ve devletler arası diplomasi geleneği Cezayir’in temel güç unsurlarını oluşturmaktadır. Cezayir dış politikası ayrıca tarihsel olarak egemenlik, müdahale etmeme ve devlet kurumlarının korunması ilkelerine güçlü vurgu yapmaktadır. 

BAE’nin güç modeli ise daha farklıdır. BAE’nin coğrafyası ve nüfusu sınırlı olmasına rağmen Abu Dabi; büyük sermaye kaynaklarını, devlet fonlarını, liman şirketlerini, savunma sanayisini, lojistik merkezlerini ve yerel siyasi ortaklıkları aynı dış politika stratejisi içinde kullanabilmektedir. Bu model, ağ temelli güç olarak tanımlanabilir. BAE bir ülkede mutlaka merkezî hükûmet üzerinden hareket etme kaygısı gütmemektedir. Yerel silahlı gruplar, siyasi elitler, şirketler, liman otoriteleri veya başka güvenlik aktörleriyle aynı anda ilişki kurabilir. Bu esneklik BAE’nin Libya, Sudan, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu gibi alanlarda nüfuzunu hızla genişletmesini sağlamıştır. Cezayir açısından ise bu tür ağ temelli müdahaleler özellikle kendi yakın çevresinde devlet egemenliğini aşındırabilecek ve mevcut güç dengelerini değiştirebilecek faaliyetler olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla mevcut gerilim aynı zamanda Cezayir’in karasal ve devlet-merkezli güç anlayışı ile BAE’nin ağ temelli ve esnek güç projeksiyonu arasındaki çatışmadır.  

Bu bağlamda Cezayir’in BAE’ye yönelik artan güvensizliği tek bir coğrafyayla sınırlı değildir. BAE’nin Libya’da Hafter’e, Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetleri’ne desteği ve Sahel’de artan varlığı Cezayirli karar alıcılar tarafından birbirinden bağımsız gelişmeler olarak görülmemektedir. Cezayir’in perspektifinden bunların tümü, BAE’nin Kuzey Afrika ve Sahel’de devlet dışı veya yarı devlet aktörleri üzerinden etkisini genişletebildiği daha genel bir modelin parçalarıdır. Bu algıya Fas faktörü eklendiğinde Cezayir’in güvenlik değerlendirmesi daha da sertleşmektedir. Batıda Fas, doğuda Libya’daki Hafter bağlantısı ve güneyde Sahel’de artan BAE ve Fas etkinliği, Cezayir’de çevrelenme söyleminin neden güç kazandığını açıklamaktadır.  

Sonuç: Diplomatik kopuş 

10 Eylül 2026’daki diplomatik kopuş bu nedenle ani bir politika değişikliği değildir. Daha çok yıllardır devam eden bir tırmanmanın son aşamasıdır. Süreç kabaca, 2011 sonrasında Libya konusunda ortaya çıkan stratejik ayrışmayla başlayan ve zaman içinde farklı bölgesel dosyaların eklemlenmesiyle derinleşen bir gerilim hattı şeklinde okunabilir. BAE’nin 2020’de Sahra dosyasında Fas’a açık destek vermesi ve İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi, Cezayir açısından önemli bir kırılma noktası oluşturdu. Bunu Fas-İsrail güvenlik ve savunma ilişkilerinin giderek derinleşmesi izlerken, aynı dönemde Sahel’de Cezayir’in geleneksel nüfuzunun zayıflaması ve buna karşılık Fas ile BAE’nin bölgedeki siyasi, ekonomik ve güvenlik varlığının artması Cezayir’in tehdit algısını daha da güçlendirdi. 2024’ten itibaren Cezayir yönetiminin BAE’ye yönelik suçlamalarını daha açık ve güvenlik merkezli bir dille ifade etmeye başlaması, ilişkilerdeki bozulmanın artık örtülü rekabet aşamasını geçtiğini gösterdi. Gerilim Cezayir’in 2026 başında, 2013 yılında tesis edilen hava ulaştırma anlaşmasını fesih sürecini başlattığını duyurmasıyla somut bir devlet politikasına dönüşürken, süreç nihayet diplomatik ilişkilerin tamamen kesilmesiyle sonuçlandı. Bu kronoloji, yaşananları bir diplomatik çatlaktan ziyade uzun süreli bir jeopolitik ayrışma süreci olarak değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.  

Cezayir-BAE krizi aynı zamanda Afrika ve Orta Doğu’daki daha geniş güç dönüşümünün bir göstergesidir. Bugün Afrika siyasetinde yalnızca ABD, Fransa, Çin veya Rusya gibi büyük güçler rekabet etmemektedir. Türkiye, BAE, Suudi Arabistan, Katar, Fas ve Cezayir gibi orta ölçekli bölgesel güçler giderek daha özerk dış politikalar izlemektedir. Bu aktörler askerî iş birliğinden kalkınma yardımına, liman yatırımlarından enerji projelerine, diplomatik arabuluculuktan savunma sanayisi ihracatına kadar farklı araçları birlikte kullanmaktadır. Dolayısıyla Cezayir-BAE krizini “Arap dünyası içindeki başka bir diplomatik anlaşmazlık” olarak görmek yanıltıcıdır. Esasında yaşananlar, Mağrip ile Sahel arasındaki geniş jeopolitik alanda yeni nüfuz düzeninin nasıl kurulacağına ilişkin bir orta güç rekabetidir. Cezayir kendi tarihsel stratejik çevresini, egemenlik ve devlet-merkezli güvenlik anlayışını korumaya çalışırken BAE sermaye, lojistik, savunma ve siyasi ağlar üzerinden Afrika’daki etkisini genişletmektedir.  

Fas-BAE yakınlaşması ve İsrail faktörü bu temel rekabeti Cezayir açısından daha tehditkâr hâle getirmektedir. Bu nedenle diplomatik ilişkilerin kesilmesi rekabetin sona erdiği anlamına gelmemektedir. Tam tersine, uzun süredir dolaylı ve örtülü biçimde ilerleyen Cezayir-BAE jeopolitik rekabeti artık açık bir devletler arası çatışma biçimine dönüşmüş bulunmaktadır. Önümüzdeki dönemde asıl izlenmesi gereken mesele, krizin diplomatik düzeyle sınırlı kalıp kalmayacağıdır. Cezayir’in Emirlik yatırımlarına ve şirketlerine yönelik yeni adımlar atması, BAE’nin Fas ve Sahel’deki angajmanını artırması veya iki tarafın Libya ve Sahel gibi üçüncü alanlarda birbirlerinin girişimlerini daha açık biçimde dengelemeye başlaması, mevcut kopuşu daha geniş bir bölgesel rekabete dönüştürebilir. Bu anlamda 10 Eylül kararı, Cezayir-BAE ilişkilerinin yalnızca sonu değil; Mağrip ve Sahel’deki yeni güç mücadelesinin daha görünür bir evreye geçişi olarak okunabilir.