Batı Trakya'da Müslüman Türklere Yönelik Hak İhlalleri: Çınar Camii Davası

Araştırmacı Zeynep Gizem Özpınar, Yunanistan’ın Batı Trakya’daki Müslüman Türk azınlığın dini özerkliğine yönelik müdahalelerini ve Çınar Camii davasını Fokus+ için kaleme aldı.
bati-trakya-da-musluman-turklere-yonelik-hak-ihlalleri-cinar-camii-davasi.jpg

09.04.2026 - 16:37  |  Son Güncellenme:  27.04.2026 - 10:36

Yunanistan’ın Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının dini özerkliğine yönelik sistemli müdahaleleri, bugün “seçilmiş müftü” iradesini “atanmış müftüler” aracılığıyla gasp etme girişimine dönüşmüş durumdadır. Bu kronikleşen baskı rejiminin en somut direnişlerinden biri olan 11 Ekim 2024 İskeçe Çınar Camii olayı, azınlığın kendi dini liderini seçme iradesinin sarsılmaz bir sembolü olarak tarihe geçmiştir.   

O gün, devlet eliyle atanan müftülerin Cuma namazı vaktinde cemaatin iradesini hiçe sayarak camiye girme teşebbüsü, soydaşlarımızın tepkisiyle engellenmiş; ancak aradan geçen 1,5 yıla rağmen bu demokratik hak arayışı hukuki bir kıskaca alınmak istenmiştir.  

Bu gelişme, aslında Batı Trakya Müslüman-Türk azınlığının 1985’ten beri sistematik olarak maruz kaldığı ve uluslararası hukuk tarafından defalarca belgelenen yapısal hak ihlallerinin en yeni ve çarpıcı halkasını oluşturmaktadır.  

Yunanistan’ın 1923 Lozan Barış Antlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini uzun yıllardır sistematik biçimde ihlal etmesi, azınlığın kendi dini liderlerini özgür iradesiyle seçme hakkını fiilen gasp etmiştir. İskeçe Çınar Camii’nin kapısında yaşananlar, işte bu antlaşma ihlalinin yarattığı meşru ve doğal bir toplumsal tepkiden ibarettir.  

Atanmış müftü uygulaması, Batı Trakya Türk-Müslüman kimliğini devlet denetimi altına alma politikasının en belirgin ve en iyi belgelenmiş örneğidir. Çınar Camii davası ise bu politikanın artık yargı mekanizmasını da araç haline getirerek sorunun boyutunu daha da derinleştirdiğini gösteren açık bir kanıttır.  

Atanmış müftü sorununun tarihi ve hukuki anatomisi

Öncelikle 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması'nın 37 ila 44. maddeleri, bölgedeki Müslüman-Türk azınlığın dini alanda; kendi kurumlarını kurma, yönetme ve denetleme hakkını açık ve bağlayıcı biçimde güvence altına almıştır.   

Antlaşmanın 40. Maddesi ise azınlığa dini kurumları üzerinde özerk bir denetim kurma hakkını tanımakta ve Yunan devletine bu hakkın etkin biçimde kullanılması için gerekli koşulları sağlama sorumluluğunu yüklemektedir. Müftülük makamı, tam da bu çerçevede azınlığın kendi iç hukuku ve dini organizasyonu üzerindeki özerkliğinin en önemli kurumsal ifadesidir.  

Azınlık, tarihsel olarak müftülerini topluluk iradesini yansıtan geleneksel mekanizmalar aracılığıyla belirlemekteydi. Bu özerklik, 1913 Atina Antlaşması’nın 11. maddesi ve 3 No’lu Protokolü’nde müftülerin Müslüman seçmenler tarafından seçilmesini açıkça düzenleyen hükümlerin, Lozan Barış Antlaşması rejimi içindeki devamı (her ne kadar Yunan tezleri öyle olmadığını iddia etse de) niteliğindeydi.   

Ne var ki 1980’lerin ortasından itibaren Yunan devleti bu uzun soluklu dengeyi köklü biçimde bozmuştur. 1985 yılında Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa Efendi’nin vefatıyla başlayan süreçte, Yunan makamları azınlığa danışmadan ilk atamaları yapmış ve böylece geleneksel seçim usulünü fiilen terk etmiştir.   

Söz konusu uygulama, 1990 yılında azınlığın kendi iradesiyle İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Ağa’yı ve Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif’i seçmesiyle doruk noktasına ulaşmış; Yunan devleti 1991 yılında çıkardığı kanunla 2345 sayılı eski kanunu iptal ederek müftülerin resmî kararname ile atanmasını kurumsal hale getirmiştir. Azınlık, bu tek taraflı düzenlemeyi Lozan’ın açık hükümleriyle çeliştiği gerekçesiyle baştan beri reddetmiş ve kendi iradesiyle seçtiği müftüleri meşru dini otorite olarak tanımaya devam etmiştir.  

Bu noktada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadı son derece belirleyici bir rol oynamaktadır. “Agga v. Yunanistan” davalarında (özellikle 50776/99 ve 53080/99 sayılı başvurular) AİHM, Yunanistan’ın devlet atamasına dayalı müftülük modelinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi kapsamında din ve vicdan özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetmiştir.   

Mahkeme, azınlığın seçtiği müftünün dini görevlerini yerine getirmesinin engellenmesini, topluluğun kendi iç dini organizasyonunu özgürce kurma ve yaşatma hakkına yapılmış doğrudan bir müdahale olarak nitelendirmiştir. Bu kararlar, müftü atama sisteminin uluslararası yargı standartlarıyla bağdaşmadığını tescil etmesine rağmen, Yunanistan yapısal bir değişikliğe gitmeyerek sadece bireysel tazminatlarla yetinmiştir. Böylece ihlal, münferit olmaktan çıkıp kronik bir nitelik kazanmıştır.  

Meseleyi hukuki açıdan daha da ağırlaştıran boyut, müftülük makamının Yunan hukukundaki ikircikli konumudur. Yunan mevzuatı müftüyü hem dini otorite hem de Müslüman aile hukuku ile miras davalarında yetkili kılan kısmi yargı makamı olarak tanımlamaktadır. Bu durum, devlet tarafından atanan bir kişinin azınlık bireylerinin en hassas özel hukuk meselelerini (evlilik, boşanma, velayet, miras) karara bağlama yetkisine sahip olması anlamına gelmektedir.  

Dolayısıyla müftülük sorunu, salt dini liderlik üzerindeki denetim meselesi olmaktan çıkmakta; azınlığın bireysel hukuki güvencelerini doğrudan tehdit eden, yaşamsal öneme sahip bir temel hak ihlaline dönüşmektedir.   

Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın 47. maddesi ışığında adil yargılanma hakkı açısından bakıldığında, devlet güdümlü bir dini otorite eliyle yargılanma ihtimali, başlı başına ciddi bir hukuki çarpıklık yaratmaktadır.  

İskeçe Çınar Camii Davası   

11 Ekim 2024 tarihinde İskeçe'de, Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı Genel Sekreteri'nin de katıldığı İskeçe Medresesi açılış töreni münasebetiyle Yunan devletince atanmış müftüler, Çınar Camii'nde cemaatle birlikte cuma namazı kılmak istedi. Azınlık mensupları, bu girişimi reddetti; atanmış müftüler camiye alınmadı ve cemaatin sağduyulu tavrı sayesinde olay büyümeden sona erdi.   

Yunan devleti ise bu gelişmeye yargısal bir tepkiyle karşılık verdi: Eski İskeçe Türk Birliği Başkanı ve gazeteci Ozan Ahmetoğlu, Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği eski Başkanı Dr. Hüseyin Baltacı, Bahri Belço ve Murat Köse hakkında “provokasyon” suçlamasıyla dava açıldı.  

Söz konusu suçlamanın hukuki çerçevesi, meselenin özünü kavramak bakımından son derece açıklayıcıdır. Azınlık mensupları; topluluk tarafından meşru kabul edilmeyen, devlet atanmalı bir dini figürü kendi ibadethanelerinden uzak tutmak için direnç göstermiştir.   

Oysa AİHM içtihadının açıkça ortaya koyduğu üzere, azınlığın tanımadığı bir müftünün topluluk üzerinde dini otorite kullanmaya zorlanması, AİHS’nin 9. maddesi kapsamındaki din özgürlüğünün bizzat ihlalini oluşturmaktadır.   

27 Mart 2026'da İskeçe Adliyesi'nde görülen ve 5 Haziran 2026'ya ertelenen duruşma, davanın sadece haklarını koruyan dört azınlık mensubunun hukuki akıbetini aşan boyutunu açıkça ortaya koydu. Edirne ve Çanakkale baro başkanları, azınlık milletvekilleri Hüseyin Zeybek ile Burhan Baran ve çok sayıda azınlık kurumu temsilcisi duruşmayı bizzat takip etti.   

Seçilmiş İskeçe Müftüsü Mustafa Trampa, adliye önünde toplanan kalabalığa hitap ederek durumu yerinde özetledi: “Sanık sandalyesinde oturan dört kişi değil, azınlığın tamamının varlığı ve uluslararası hukukla güvence altına alınmış temel haklardı.”  

Davanın yarattığı en ağır hukuki çarpıklık ise şudur: Bir devlet, uluslararası yargı tarafından ihlal olarak nitelendirilen kendi uygulamasına direnç gösterenleri cezai yaptırıma tabi kılmaktadır. Bu yaklaşım, AİHS'in 13. maddesi kapsamında etkili iç hukuk yolu sağlama yükümlülüğünü de doğrudan işlevsiz kılmaktadır; zira ihlale karşı direniş suç sayıldığında iç hukukta gerçek anlamda başvurulabilecek bir yol bırakmamaktadır.   

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, “Agga” kararlarının icrasını uzun süredir izleme altında tutmaktadır. Çınar Camii davası, bu icra sürecinin fiilen nasıl işlemediğini somutlaştıran ve komite gündemine ivedilikle taşınması gereken yeni bir halka olarak kayıt altına alınmalıdır.  

Nitekim mesele, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî makamları tarafından da yakından izlenmekte ve açık bir diplomatik dille eleştirilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, 8 Nisan 2026 tarihli açıklamasında Yunanistan’ın Batı Trakya Türk Azınlığının kendi iradesiyle seçtiği müftüleri tanımamasını, Lozan Barış Antlaşması’yla güvence altına alınmış hak ve özgürlüklerin sistematik biçimde ihlali olarak nitelendirmiştir. Açıklamada, Dimetoka’da azınlık temsilcileriyle istişare edilmeden yürütülen ve “seçim” görüntüsü altında dayatılan tayinli müftü sürecinin Rodop ve İskeçe’ye de yayılmasının kabul edilemez olduğu vurgulanmış; Yunanistan’ın resmî bir azınlığın seçilmiş dinî liderlerini tanımayan yaklaşımının uluslararası toplum nezdinde dikkatle değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir. 

Aynı açıklamada, söz konusu baskıcı uygulamaların sona erdirilmesinin ikili ilişkilerin seyrine de olumlu katkı sağlayacağı belirtilmiş; Yunan makamlarına mevcut politikadan geri dönmeleri yönünde açık bir çağrıda bulunulmuştur. Türkiye’nin, uluslararası antlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükler çerçevesinde Batı Trakya Türk Azınlığının haklarının korunmasını yakından takip etmeyi sürdüreceği de özellikle vurgulanmıştır. 

Bu resmi yaklaşım, Çınar Camii davası özelinde ortaya çıkan hukuki ihtilafın, aslında daha geniş bir yapısal sorunun parçası olduğunu ve meselenin uluslararası hukuk düzleminde giderek daha görünür hale geldiğini göstermektedir. 

Sonuç itibarıyla yaşananlar, Yunanistan’ın uzun yıllardır sürdürdüğü “atanmış müftü” politikasının doğal bir sonucudur. Uluslararası mahkemelerin ihlal kararlarına rağmen yapısal değişikliğe gitmeyen bir devletin, azınlığın meşru direnişini cezalandırma girişimi, hukukun üstünlüğü ilkesini ve azınlık haklarına saygı yükümlülüğünü ciddi biçimde zedelemektedir. Bu süreç, azınlığın dini kimliğini koruma mücadelesinin aynı zamanda bir demokrasi ve insan hakları sınavı haline geldiğini göstermektedir.