Batı Trakya’da Müslüman Türkler Hedef Alınmaya Devam Ediyor
18.09.2026 - 12:44 | Son Güncellenme: 18.09.2026 - 12:51
Batı Trakya’nın İskeçe kentindeki tarihî Çınar Camii’nin giriş duvarı, 13 Eylül 2026 sabahı kimliği belirsiz kişilerce inanç değerlerini hedef alan çirkin yazılarla tahrip edildi. Caminin dış cephesine kırmızı sprey boyayla yazılan ifadeler, kutsal mekânlara ve Yüce Yaratıcı’ya yönelik kabul edilemez bir saygısızlık olarak kayıtlara geçti.
Olay, Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu ve İskeçe Müftülüğü tarafından derhâl kamuoyuna duyuruldu. İskeçe Müftüsü Mustafa Trampa, olay yerinde yaptığı açıklamada benzer saldırıların bölgede daha önce de yaşandığını belirterek Yunan makamlarından faillerin bir an önce tespit edilmesini ve yargı önüne çıkarılmasını istedi.

Bir ibadethanenin duvarına inanç değerlerini hedef alan ifadelerin yazılması, basit bir mülk zararından daha geniş bir toplumsal etki yaratıyor. Olayın, Batı Trakya Müslüman Türk toplumunda yarattığı kaygı açık. Özellikle Çınar Camii’nin son yıllarda dinî temsil ve ibadet özgürlüğü tartışmalarının merkezinde yer alması, saldırının toplumsal etkisini daha da artırıyor.
Çınar Camii’nin duvarında ortaya çıkan görüntü, Batı Trakya’daki Müslüman Türk toplumunun güvenlik ve saygı beklentisini yeniden gündeme taşıyor. İbadet edilen bir mekânın hedef alınması, toplumun dinî hayatına ilişkin hassasiyetlerin dikkate alınmasını gerektiriyor. Faillerin tespit edilmesi, saldırının niteliğinin ortaya çıkarılması ve hukuki sürecin etkin biçimde yürütülmesi, bölgede toplumsal huzurun korunması bakımından da önem taşıyor.
Çınar Camii neden hedefte?

Çınar Camii’ne yönelik son saldırının anlamını kavramak için 11 Ekim 2024’e dönmek gerekiyor. O tarihte İskeçe Medresesi’nin yeni binasının açılışının ardından Yunanistan tarafından “atanmış müftülerin” cuma namazı için Çınar Camii’ne gelmek istemesi, cami cemaatinin tepkisiyle karşılaştı. Batı Trakya Türk toplumu, kendi iradesiyle belirlediği müftüleri tanırken Yunan devleti tarafından atanan müftüleri dinî temsilcileri olarak kabul etmiyor.
Mesele tam olarak burada başlıyor. Yunanistan, Batı Trakya’daki Müslüman Türk toplumunun dinî temsilini kendi belirlediği bir sistem üzerinden şekillendirmeye çalışıyor. Türk azınlık ise kendi dinî liderlerini seçme hakkını savunuyor. Yıllardır çözülemeyen müftülük meselesinin temelinde bu hak ihlali bulunuyor.
11 Ekim 2024'teki olay sonrasında Yunan makamlarının dört Batı Trakya Türkü hakkında soruşturma başlatması, meselenin hukuki boyutunu daha da ağırlaştırdı. Yargılanan isimler dönemin Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği Başkanı Dr. Hüseyin Baltacı, gazeteci ve dönemin İskeçe Türk Birliği Başkanı Ozan Ahmetoğlu, DEB Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bahri Belço ve Çınar Camii Mütevelli Heyeti Başkanı Murat Köse oldu.
18 Haziran 2026'da İskeçe Mahkemesi'nde görülen ve yaklaşık 14 saat süren duruşmanın ardından dört isim hakkında 17'şer ay hapis cezası verildi. Mahkeme cezaların ertelenmesine ve para cezasına çevrilmesine hükmetti. Karara itiraz edileceği ve dosyanın istinafa taşınacağı açıklandı. Dolayısıyla soydaşlarımızın hukuki mücadelesi devam ediyor. Ancak kararın kendisi, Batı Trakya Türk toplumunun dinî temsil konusunda ortaya koyduğu iradenin nasıl bir hukuki sonuçla karşılaştığını göstermesi bakımından önemli.
Devlet tarafından atanan dinî temsilciler ile toplumun seçtiği müftüler arasında iki ayrı yapı oluşturulmuş durumda. Bu durum, dinî temsil konusunda toplumun iradesi ile devletin dayatmacı politikasını karşı karşıya getiriyor. Yunanistan'ın yıllardır bu meseleyi devlet eliyle düzenlemeye çalışması, Batı Trakya Türk toplumunda ciddi bir tepki oluşturuyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin geçmiş kararları da Atina'nın yaklaşımını sorgulamak için güçlü bir hukuki zemin sunuyor. 1999 tarihli “Serif v. Greece” kararında mahkeme, seçilmiş müftü İbrahim Şerif'in dinî görevleri nedeniyle cezalandırılmasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin din özgürlüğünü güvence altına alan 9. maddesi bakımından ihlal olarak değerlendirdi. AİHM, devletin dinî topluluk içerisindeki farklı dinî liderlik iddialarını cezai yaptırımlarla bastırmasının çoğulculuk ve din özgürlüğü açısından sorun oluşturduğunu ortaya koydu.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi de Batı Trakya'daki müftülük sistemine ilişkin raporlarında benzer sorunlara dikkat çekti. Devlet tarafından atanan müftüler ile toplumun seçtiği müftülerin paralel biçimde varlık göstermesi, Avrupa kurumlarının da yıllardır üzerinde durduğu bir mesele.
Bütün bu süreçler birlikte değerlendirildiğinde, Çınar Camii'nde 2024 yılında yaşanan olayın neden bu kadar ciddi bir toplumsal tepki doğurduğu anlaşılabiliyor. Batı Trakya Türkleri açısından mesele, bir müftünün camiye girip girmemesiyle sınırlı değil. Mesele, dinî kurumlarının başına kimin geçeceği konusunda kendi iradelerinin tanınıp tanınmayacağı.
Yunanistan'ın burada yaptığı tercih ise uzun süredir açık. Devlet, kendi atadığı müftüler üzerinden dinî yapıyı şekillendirmeye çalışıyor. Türk azınlık ise kendi seçtiği müftülerin tanınmasını talep ediyor. Bu uyuşmazlık çözülmeden Çınar Camii çevresinde yaşanan gerilimlerin sona ermesini beklemek de kolay görünmüyor.
Atina sorumluluk almalı

13 Eylül'deki saldırı bu nedenle sıradan bir vandalizm olayı olarak değerlendirilmemeli. Çınar Camii'nin son iki yıldaki geçmişi, olayın Batı Trakya Türk toplumunun güvenlik ve dinî özgürlüklerine ilişkin daha geniş bir tartışmanın parçası olarak ele alınmasını gerektiriyor.
Burada Yunanistan'ın sorumluluğu iki ayrı düzlemde ortaya çıkıyor. İlk olarak camiye yönelik saldırının failleri bulunmalı ve saldırının arkasındaki saik ortaya çıkarılmalı. İkinci olarak ise Batı Trakya Türk toplumunun dinî özgürlükleri ve kurumsal iradesi konusunda yıllardır devam eden baskıcı devlet politikasına son verilmelidir.
İlk konuda Yunan makamlarının yapması gereken son derece açık. Bir cami hedef alınmışsa devlet, ibadethanenin güvenliğini sağlamak ve saldırıyı gerçekleştiren kişileri adalet önüne çıkarmak zorunda. Burada failin Yunan veya başka bir kimliğe sahip olması sonucu değiştirmez.
Ancak saldırının ardından bazı Yunan yayın organlarında kullanılan dil, ayrı bir sorunu gündeme getiriyor. Failler henüz ortaya çıkarılmadan saldırının “provokasyon” olarak sunulması ve Türk tarafına yönelik şüphelerin öne çıkarılması, Batı Trakya'daki Türk toplumuna ilişkin yerleşik bir bakış açısını yeniden ortaya koyuyor.
Asıl sorun, Türk azınlığın hak arama iradesinin sürekli olarak güvenlik ve provokasyon diliyle ilişkilendirilmesi. Batı Trakya Türkleri hakları için mücadele eden bir toplumdur. Kendi dinî liderlerini seçmek istemeleri, Türk kimliklerini ifade etmeleri veya azınlık kurumlarını korumaya çalışmaları, başka bir devletin yönlendirmesiyle açıklanabilecek kadar basit bir mesele değildir.
Bu noktada Yunanistan'ın geçmiş uygulamaları da dikkate alınmalı. Müftülerin atanması, vakıf yönetimlerinin belirlenmesi, Türk kimliğinin kamusal alanda ifade edilmesine yönelik yasaklamalar, azınlık okullarının kapatılması ve azınlık kurumlarının statüsü konusunda yaşanan uzun süreli anlaşmazlıklar, Batı Trakya Türk toplumunun yıllardır dile getirdiği sorunlar arasında yer alıyor.
Yunanistan'ın Avrupa Birliği üyesi olması da bu sorumluluğu daha önemli hâle getiriyor. Din ve vicdan özgürlüğü, örgütlenme hakkı, ifade özgürlüğü ve azınlıkların kendi kültürel kimliklerini yaşatma hakkı Avrupa hukuk düzeninin temel unsurları arasında bulunuyor. Atina'nın Batı Trakya politikasının da bu standartlarla uyumlu olması gerekiyor, lakin uygulamada tersi işliyor.
Türkiye açısından meseleye bakıldığında ise Ankara'nın Batı Trakya Türk toplumunun haklarını gündemde tutması önem taşıyor. Soydaşlarımızın hakları, uluslararası hukuk temelinde kararlılıkla savunulmalıdır.
Burada Batı Trakya Türk toplumunun verdiği tepki de dikkat çekici. İskeçe Müftülüğü saldırı sonrasında faillerin bulunmasını isterken, toplumun farklı kurumları da olayı kınadı. Tepkinin hukuki yollar üzerinden verilmesi, bölgedeki gerilimin daha fazla tırmanmasını engelleyen önemli bir unsur.
Yunanistan'ın da benzer bir sorumluluk anlayışı göstermesi gerekiyor. Türk azınlığın her tepkisini tehdit veya provokasyon olarak görmek yerine, sorunun kimden/nereden kaynaklandığına bakılmalı.
Müftülük konusunda toplumun iradesi neden tanınmıyor? Azınlık kurumları neden yıllardır hukuki ve siyasi tartışmaların içinde? Türk kimliği neden yok sayılıyor? Azınlık okulları neden kapatılıyor? Bu soruların cevapları, Atina’nın azınlıklar üzerindeki baskı politikasına ilişkin büyük bir soruna işaret ediyor.
Batı Trakya Türk Azınlığının dinî özgürlükleri, kurumsal hakları ve güvenliği konusunda yaşanan gelişmeler Avrupa kurumları tarafından yakından takip edilmelidir. Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve ilgili uluslararası kuruluşların Batı Trakya Türklerinin yıllardır gündeme getirdiği sorunları izlemeyi sürdürmesi, azınlık haklarının korunması ve Yunanistan'ın uluslararası yükümlülüklerinin hatırlatılması açısından önem taşıyor.