Batı Sahra’da Yeni Bir Safha: Sahravi Vatandaşlık Yasası
15.09.2026 - 12:08 | Son Güncellenme: 15.09.2026 - 13:35
İspanya Temsilciler Meclisi, 10 Eylül’de, 1977’den önce Batı Sahra’da doğmuş kişilere İspanyol vatandaşlığı yolunu açan kanun teklifini 168 kabul, 31 ret ve 145 çekimser oyla kabul etti. Teklifin mimarlarından, Tinduf (Cezayir) mülteci kamplarında doğmuş ve İspanyol parlamentosuna giren ilk Sahravi kökenli kadın vekil olan Tesh Sidi, oylamanın ardından düzenlemeyi “bir zamanlar ellerinde olan İspanyol kimlik kartının Sahravilere iadesi” şeklinde tanımladı. Metnin hukuki muhtevası ilk bakışta olağanüstü şartlara dayalı bir vatandaşlığa alma usulünden ibaretken, Fas’taki yankısı bu teknik çerçevenin hayli dışına taştı. Basın ve sosyal medya düzenlemeyi bir tehdit olarak okurken Rabat resmî düzeyde herhangi bir değerlendirmede bulunmadı. Bu adımın Fas-İspanya gerilimini nereye taşıyacağı ise teklifin metninden çok, iki tarafın onu nasıl yorumlamayı tercih edeceğine bağlıdır.
Düzenlemenin muhtevası
6 Kasım 1975’teki “Yeşil Yürüyüş” ile 350 bin Faslının silahsız olarak bölgeye girmesiyle başlayan sürecin sonunda Batı Sahra’daki İspanyol hâkimiyeti fiilen sona ermişti. İspanya, 1976 tarihli bir kararname ile Sahra doğumlulara İspanyol vatandaşlığını seçebilmeleri için bir yıllık süre tanımıştı. Ancak bu süre, Sahravilerin büyük bir kısmı savaş ve göç hâlinde olduğu için verimli değerlendirilememişti. Dolayısıyla bu teklif, 29 Eylül 1977’den önce doğanları ve onların birinci derece altsoyunu kapsamına almaktadır. İspanya bugün elli yıl önce kapattığı kapıyı yeniden aralamaktadır.

Bu tercih, metnin usulünü de belirlemiştir. Elli yıl önceki bir nüfusu esas alan bir metin, o nüfusun bugün nerede yaşadığını sorgulayamayacağı için düzenleme, alışılmış vatandaşlığa alma usulünden farklı olarak ikamet şartı aramamaktadır. Teklif metni, “olağanüstü şartlar” gerekçesine dayanarak başvuranın İspanya’da mukim olmasını şart koşmamaktadır. Buna göre Tinduf’taki (Cezayir) bir kampta, Fas’ın Layun (el-Uyûn) kentinde yahut Avrupa’nın herhangi bir şehrinde ikamet eden kişi bulunduğu yerden başvurabilecektir. Aynı sebeple ispat vasıtaları da geniş tutulmuştur; süresi dolmuş İspanyol kimlik kartından doğum belgesine, sömürge idaresinin verdiği evraktan Birleşmiş Milletler’in referandum için hazırladığı nüfus listesine kadar bir dizi belge geçerli kabul edilecektir. Başvuru için ise üç senelik bir süre tanınacaktır.
Kapsama giren nüfusun büyüklüğü hakkında ise çeşitli iddialar var. Parlamento tahminleri 80 bin civarında seyrederken Polisario Cephesi 110 bin rakamını telaffuz etmekte, çocukları da hesaba katan yayınlar bu sayıyı 200 bine kadar çıkarmaktadır. Rakamların bu denli geniş bir aralıkta salınması tesadüf değildir, zira sayılacak nüfusun kimlerden ibaret olduğu otuz yıldır tarafların üzerinde anlaşamadığı esas meselelerden biridir.
Sebte Krizi ve İspanya’nın diplomatik yalnızlığı
Hatırlanacağı üzere 30 Temmuz 2026’da yaklaşık 72 bin kişi kısa süre içinde Sebte’ye geçmiş ve takip eden günlerde yüzden fazla insan hayatını kaybetmişti. Krizin İspanya açısından asıl ağır tarafı ise uluslararası boyutta gerçekleşti. İtalya 31 Temmuz’da Schengen düzenlemesini askıya aldı, yirmi iki Avrupa lideri müşterek bir mektupla Madrid’in göç politikasını çekim unsuru olmakla itham etti, ABD Dışişleri Bakanlığı İspanya’yı yasa dışı göçü kolaylaştırmakla suçladı. İsrail’in Birleşmiş Milletler nezdindeki daimî temsilcisi Danny Danon ise 1 Ağustos’ta Gazze konusunda gösterdiği hassasiyetle dikkat çeken İspanya’dan “Afrika'da neden hâlâ sömürge toprakları tuttuğunu dünyaya açıklamasını” istedi. Öyle ki İsrail’in Madrid büyükelçisi bu sözlerin devletin resmî pozisyonunu yansıtmadığını belirtmek zorunda kaldı. İspanya Başbakanı Sánchez ise 31 Ağustos’ta, Avrupa Dış Eylem Servisi’nin tespitlerine dayanarak kriz boyunca Rusya ve İsrail bağlantılı ağların dezenformasyon yaydığını açıkladı. Bir sınır hadisesi, birkaç hafta içinde İspanya’nın Ukrayna ve Orta Doğu politikaları üzerinden âdeta hesaba çekildiği bir cepheye dönüşmüştü.
Tüm bu hadiselerin zamanlaması ise ayrıca manidardır. Sánchez, krizden yalnızca on gün önce, 20 Temmuz’da dört yıl aradan sonra Cezayir’e giderek enerji ve ticaret dosyalarını yeniden açmıştı. Dolayısıyla Sebte’deki buhran, Madrid’in Cezayir açılımının hemen akabinde ortaya çıktı. İspanya Başbakanı sonradan hiçbir istihbarat servisinin Fas makamlarının dahlini tespit etmediğini söylese de Batı Akdeniz’de diplomatik dengelerin sarsıldığı aşikâr hâle gelmişti.
Fas’ın pozisyonu

Düzenlemenin Fas’ı doğrudan ilgilendiren tarafı, kapsamının Tinduf kamplarıyla sınırlı olmamasıdır. 1977 öncesinde İspanyol Sahrası’nda doğmuş herkes bugün nerede yaşadığına bakılmaksızın başvurabileceğine göre, teklifin muhatapları arasında Layun, Dahle ve Semara’da yani Fas’ta mukim Sahraviler de bulunmaktadır. Rabat böylece çift taraflı bir tabloyla karşı karşıyadır. Bir yandan Polisario’ya yakın isimlerin Avrupa vatandaşlığı edinmesi söz konusudur; öte yandan güney vilayetlerindeki kendi vatandaşlarının bir kuşağına AB pasaportu almanın yolu açılmaktadır. Burada Fas açısından en büyük riske tekabül eden Polisario kadrolarının Avrupa pasaportuyla Fas’a girip çıkabilmesi ihtimali ise mübalağalıdır, zira vatandaşlık hiç kimseye bir ülkeye giriş garantisi vermez. Fakat bir AB vatandaşını örneğin Layun’da alıkoymak, yahut Fas’a girişini engellemek, meseleyi Fas ile İspanya arasında olmaktan çıkararak AB ile bir soruna dönüştürebilir.
Daha hassas mesele ise nüfus sayımına dairdir. Fas otuz yıl boyunca Birleşmiş Milletler sayım listesinin kapsamıyla mücadele etmiş, kimin Sahravi sayılabileceği sorusunu referandumun önündeki en büyük engel hâline getirmişti. 2797 sayılı karar sonrasında referandum seçeneğinin siyasi çözüm arayışındaki ağırlığı daha da zayıflarken, uzun süredir fiilî bir işlev görmeyen bu nüfus listesi şimdi bir Avrupa devletinin iç hukukunda vatandaşlığın ispat vasıtalarından biri hâline gelmektedir. Başka bir ifadeyle, referandum sürecinde pratik önemini büyük ölçüde yitiren nüfus sayımı, İspanya eliyle bu kez farklı bir hukuki işlev kazanmaktadır.
Fas kamuoyunda özellikle sosyal medyadaki bazı değerlendirmeler ise riski başka bir yerde aramaktadır. Bu bağlamda iki başlık öne çıkmaktadır. Birincisi, teklif doğrudan 1977 öncesi doğumluları kapsasa da aile birleşimi rejimiyle eşleri, çocukları ve ebeveynleri devreye sokacağından tek bir başvurunun dört ila altı kişiyi Avrupa’ya taşıyabileceği ileri sürülmektedir. İkincisi belge güvenilirliğine dairdir. Dönemin İspanyol kimlik kartı daktiloyla doldurulmuş, mürekkepli parmak izi ve ıslak imza taşıyan bir kartondan ibarettir. Dolayısıyla sunulacak evrakın orijinalliğinin tespiti güçtür.
Fas şimdiye dek bu gelişme karşısındaki sessizliğini korumaktadır. Dışişleri Bakanlığının 10 Eylül’de yayımladığı beş maddelik açıklama, oylamadan yalnızca birkaç saat sonra çıkmasına rağmen vatandaşlık yasası teklifinden hiç söz etmemektedir. Metin, 7 Nisan 2022 tarihli Ortak Bildiri’ye vurgu yapmakta, temmuz sonundaki Sebte olaylarında Fas makamlarının dahlini gösteren hiçbir delil bulunmadığını tekrarlamakta ve İspanyol siyasi ve medya çevrelerinin Fas’ı iç seçim hesaplarına alet etmesinden şikâyet etmektedir. En sert cümlesinde Fas’ın İspanya’daki “seçim öncesi bir rant kapısı” ve “günah keçisi” olmayı reddettiği ifadesi bulunmaktadır.
Kim kazanır, kim kaybeder?

Fas’ın bu suskunluğunu yalnızca ticari hesap ve diplomatik ihtiyat ile açıklamak eksik kalır. Zira Fas kamuoyunda, düzenlemenin uzun vadede Rabat’ın lehine işleyeceğini savunan bir görüş de bulunmaktadır. Bu görüşe göre, Polisario’nun yönetici kadroları hâlihazırda zaten Avrupa yahut Cezayir pasaportu taşımakta, buna mukabil Tinduf’taki mültecilerin elinde böyle bir imkân bulunmamaktadır. Kamp sakinleri İspanyol vatandaşlığına kavuştuğunda, elli yıldır sürdürdükleri çöl hayatına devam etmelerini gerektiren sebepler zayıflayacaktır. Dolayısıyla eldeki AB vatandaşlığından vazgeçecek olanların sayısı sınırlı kalacaktır. Bu okumaya göre teklif, Madrid’in niyetinden bağımsız olarak, Polisario’nun insan kaynağını eritecektir.
Söz konusu değerlendirmeler genellikle polemikçi tonda olsa da alt metinleri ciddiye alınacak türden. Bağımsızlık davasının en somut dayanağı kamplardaki nüfustur. O nüfusun bir bölümü Avrupa’ya dağıldığı takdirde geriye daha küçük bir kamp ve daha kalabalık bir diaspora kalacaktır. Buna son yıllarda Fas ile müzakereden yana tavır alarak Polisario’nun temsil tekelini tartışmaya açan Sahravi Barış Hareketi gibi aktörlerin yükselişi de eklenince Fas’ın elinin güçleneceği sonucu daha ağır basmaktadır. Bu ihtimalin asıl muhatabı ise Cezayir’dir. Tinduf’taki beş kampta tahminlere göre 174 bin Sahravi yaşamakta fakat Cezayir yarım asırdır bu nüfusa vatandaşlık vermemektedir. Cezayir’in Sahravilere verdiği pasaport dahi hamilinin Sahravi olduğunu ve Cezayir vatandaşı olmadığını gösteren özel bir kod taşımaktadır. Madrid böylece Cezayir’in elli yıldır koruduğu statükoyu bozacak bir adım atmıştır.
Ne var ki Cezayir’in kaybı otomatik olarak Fas’ın kazancı anlamına gelmez. Pasaport sahibi olmak göç etmeyi gerektirmediği için kamp nüfusunun bir kısmı açısından AB vatandaşlığı, davayı terk etmek değil, onu daha güvenli bir zeminden sürdürmek imkânı da doğurabilir. Dahası, yüz bine varan yeni İspanyol vatandaşının Batı Sahra dosyasında doğrudan menfaati bulunacak, bu da İspanya’nın iç siyasetinde kalıcı ve örgütlü bir baskı unsuru meydana getirecektir. Yani bugün Rabat’a karşı kullanılması muhtemel olan kart, yarın Madrid’in kendi iç dengesini sarsabilir.
İspanyol Senatosu’nun muhtemel tavrı
Teklif, sol ittifak olan Sumar tarafından hazırlanmış ve PSOE (İspanya Sosyalist İşçi Partisi) ile mutabakat içinde meclise taşınmıştır. Merkez sağdaki ana muhalefet partisi PP (Halk Partisi), istisnai vatandaşlığa alma yoluna itiraz ederek başvuranların olağan ikamet usulünden geçmesini savunmuş ve çekimser kalmıştır. Aşırı sağın temsilcisi VOX ise İspanyol vatandaşlığının tarihî meselelere ilişkin bugün ödenen bir tazminata dönüştürülemeyeceğini savunarak reddetmiştir. Teklif metni, komisyon aşamasında daraltılmak bir yana genişletilmiş, kapsam tarihi 26 Şubat 1976’dan 29 Eylül 1977’ye çekilmiştir. Başvuranın Sahravi olduğunu ancak İspanyol sömürge idaresinin yahut Birleşmiş Milletler’in ürettiği kayıtlarla belgelemesi istenmekte, Polisario’nun düzenlediği evrak kabul edilen vasıtalar arasında sayılmamaktadır. Bu tercih, Madrid’in Polisario’yu muhatap almama ısrarını göstermektedir.

Sürecin serencamını ise Senato aritmetiği tayin edecektir. Zira teklif, Halk Partisi’nin mutlak çoğunluğa sahip olduğu Senato’da oylanacaktır. Senato’nun iki ay içinde metni tadil etme yahut veto etme yetkisi bulunmakta, veto hâlinde Kongre’nin ısrar edebilmesi için ya mutlak çoğunluk, yani 176 oy gerekmekte, ya da iki ay bekleyip basit çoğunluğa başvurmak icap etmektedir. Teklifin nihayetinde kabul edilerek yasalaşması kuvvetle muhtemeldir fakat muhalefetin bunu veto ederek en az iki ay geciktirebilmesi de mümkündür.
Sonuç
Kısa vadede en muhtemel senaryo, düzenlemenin Senato’da bekletilmesi, sürecin uzaması ve iki tarafın da bu belirsizlikten fayda ummasıdır. Teklifin yasalaşması hâlinde ise tartışma metinden idareye intikal edecek; başvurunun nerede yapılacağı, Layun ve Dahle’deki Fas makamlarının ilgili belgelerin temininde Sahravilere yardımcı olup olmayacağı, Cezayir’deki kampların nüfusunun neye göre tespit edileceği soruları gündeme gelecektir. Bu ihtimalde beklenen sonuç ani bir kopuş değil, kronikleşen bir sürtüşmedir. Asıl riskli senaryo ise dosyaların çakışmasıdır. Ekim 2026’da bölgedeki BM Batı Sahra Referandum Misyonu’nun (MINURSO) devam edip etmeyeceği Güvenlik Konseyi’nde görüşülecektir. Referandum ekseni tasfiye edilirken İspanya’nın bu yeni hamlesi Fas ile yeni bir diplomatik krizi tetikleyebilir. Buna, ikamet şartı aranmaksızın AB pasaportunun çatışma bölgesinden gelen bir topluluğa verilmesinden rahatsızlık duyacak İtalya gibi ülkelerle yaşanması muhtemel kriz de eklenmelidir.
Bütün bu ihtimallerin ötesinde, düzenlemenin Fas açısından en kayda değer tarafı şudur: İspanya, elli yıl önce idare ettiği bir toprakta doğmuş insanlara tarihsel bağ gerekçesiyle vatandaşlık veriyorsa, Fas’ın Sebte ve Melilla üzerindeki tarihsel ve coğrafi bağının neden hükümsüz sayıldığı sorusu kendiliğinden doğmaktadır. Madrid iki dosyanın birbirinden ayrı olduğunu savunmakta ancak her ikisinin dayanağı da aynı sömürge devrinin bakiyesidir. Böylece Rabat, kendi talebini bundan böyle İspanya’nın kendi diliyle savunabilecek bir imkâna kavuşmuş olmaktadır.