Ankara-Atina Hattında Kontrollü Normalleşme Gerilimi Azaltabilir mi?

Araştırmacı Zeynep Gizem Özpınar, Türkiye ile Yunanistan arasında Ankara’da gerçekleştirilen zirveyi ve Ege–Doğu Akdeniz hattındaki kontrollü normalleşme arayışını Fokus+ için kaleme aldı.
ankara-atina-hattinda-kontrollu-normallesme-gerilimi-azaltabilir-mi.jpg

12.02.2026 - 12:27  |  Son Güncellenme:  12.02.2026 - 12:34

Türkiye ile Yunanistan arasında iki yıl aradan sonra Ankara’da gerçekleştirilen 6. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısı, bölgesel jeopolitiğin dayattığı bir stratejik zorunluluğun ifadesidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in verdiği mesajlar, iki ülkenin Ege ve Doğu Akdeniz’deki yapısal anlaşmazlıkları yönetilebilir bir çerçeveye oturtma arayışında olduğunu göstermektedir. 

Ankara zirvesi, 2023 Atina Bildirgesi ile başlayan “pozitif gündem” sürecinin tamamen sona ermediğini, fakat kırılgan bir eşikte yeniden tanımlanmaya ihtiyaç duyduğunu ortaya koymuştur. 2025 ortalarından itibaren artan NAVTEX gerilimleri, harita tartışmaları ve Ege adalarındaki silahlanma meselesi, iki ülkeyi yeniden kontrollü bir rekabet ortamına sürüklemişti. Bu bağlamda Ankara’daki buluşma, gerilimin sistematik bir krize dönüşmesini engelleyen bir kriz önleyici eşik işlevi görmektedir. 

Toplantının zamanlaması da tesadüf değildir. Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO zirvesi, Türkiye’nin hem ittifak içindeki konumunu tahkim etmek hem de bölgesel krizlerin ortasında istikrar sağlayıcı aktör rolünü güçlendirmek istediği bir döneme işaret etmektedir. 

Türkiye açısından Ege kaynaklı yeni bir kriz, NATO zeminindeki diplomatik kazanımları gölgeleyebilecek bir risk unsurudur. Yunanistan açısından ise Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki belirsizlik ve düzensiz göç baskısı, Türkiye ile kontrollü bir ilişki yürütmeyi rasyonel bir tercih haline getirmektedir.  

Ege ve Doğu Akdeniz meselesi 

Ankara’daki ortak basın toplantısında öne çıkan “meselelerin uluslararası hukuk temelinde çözümsüz olmadığı” yönündeki vurgu, iki ülkenin kriz üretmeden pozisyonlarını koruma stratejisinin ifadesidir ve müzakere alanının açık tutulduğunu gösteren kontrollü bir retorik tercihidir. Zira hem Ankara hem de Atina, temel tezlerinde taviz vermeyerek; sadece bu tezleri ileri sürme biçimlerini daha düşük tansiyonlu bir zemine taşımıştır. 

Öncelikle Ege’deki ihtilaflar yapısal bir sorundur. Mesele, deniz yetki alanlarının teknik sınırlandırılmasını aşan; egemenlik, güvenlik ve jeopolitik derinliğe uzanan çok katmanlı bir niteliktedir. Türkiye açısından Ege bütüncül bir güvenlik yapısı çerçevesinde ele alınmaktadır. Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) meselesi, 10 mil hava sahası iddiası, FIR hattı tartışmaları, Doğu Ege adalarının gayri askeri statüsü, egemenliği devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar konusu birbirine bağlı güvenlik parametreleridir. 

Ankara’nın temel yaklaşımı, Ege’nin “özel koşullara sahip yarı kapalı bir deniz” olduğu ve bu nedenle hakkaniyet ilkesinin gözetilmesi gerektiği yönündedir. Türkiye, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında coğrafi özelliklerin, ana kara üstünlüğünün ve kıyı uzunluklarının dikkate alınmasını savunmaktadır. Bu perspektif, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf olunmamasına rağmen, uluslararası teamül hukukuna dayalı argümanlarla temellendirilmektedir. 

Yunanistan ise Ege’yi büyük ölçüde UNCLOS çerçevesinde değerlendirmekte ve adaların da ana kara ile eşit deniz yetki alanı üretme kapasitesine sahip olduğu tezini ileri sürmektedir. Atina’nın özellikle Meis (Kastellorizo) gibi küçük adalara geniş deniz yetki alanı atfetmesi, Türkiye açısından Doğu Akdeniz’de denize çıkış alanının daraltılması anlamına gelmektedir. Bu nedenle mesele teknik bir sınırlandırma tartışmasının ötesinde, stratejik hareket alanı sorunudur. 

Başbakan Miçotakis’in uluslararası yargı mekanizmasına işaret eden açıklamaları, Yunanistan’ın konuyu hukuki zeminde daraltma eğilimini göstermektedir. Ancak burada kritik soru şudur: Hangi başlık yargıya taşınacaktır? Türkiye, sadece MEB veya kıta sahanlığı sınırlandırmasının tek başına Lahey’e götürülmesini, diğer sorunları dışarıda bırakan bir formül olarak değerlendirmekte ve bu nedenle kapsamlı bir siyasi müzakereyi öncelemektedir. 

Ege’deki askeri boyut ise en kırılgan alandır. Son yıllarda artan hava sahası ihlali iddiaları, önleme manevraları ve NAVTEX ilanları, riskli bir temas hattı oluşturmuştur. Özellikle hava unsurlarının karşı karşıya gelmesi, yanlış hesaplama riskini artırmaktadır. Bu durum, iki NATO müttefiki açısından ciddi bir güvenlik açığı yaratmaktadır. Ankara’daki zirve, bu riskin farkında olunduğunu ve askeri kanalların açık tutulmasının önemsendiğini göstermektedir. 

Doğu Akdeniz boyutuna gelindiğinde durum daha karmaşık ve çok aktörlüdür. 2019 sonrası dönemde Türkiye’nin Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı, Doğu Akdeniz denkleminde yeni bir jeopolitik hat oluşturmuştur. Bu adım, Yunanistan’ın Mısır ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği deniz yetki alanı anlaşmalarına karşı bir denge hamlesi niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’deki rekabet, iki ülkenin ötesinde bölgesel ittifak ağlarının karşı karşıya geldiği bir alan haline gelmiştir. 

Enerji boyutu bakıldığında ise geçmişe kıyasla görece zayıflamış olsa da tamamen ortadan kalkmış değildir. EastMed boru hattı projesinin ekonomik ve teknik sürdürülebilirliğine ilişkin soru işaretleri artmış; Avrupa’nın enerji arz güvenliği politikası daha çok LNG ve mevcut hatların kapasite artırımı yönünde şekillenmiştir. Bu durum, Doğu Akdeniz gazının jeopolitik değerini azaltmış; ancak deniz yetki alanı mücadelesinin sembolik ve stratejik önemini ortadan kaldırmamıştır. 

Türkiye’nin son dönemde İsrail ve Mısır ile ilişkileri normalleştirme yönünde attığı adımlar, Doğu Akdeniz’deki diplomatik yalnızlık söylemini geride bırakma çabasının ürünüdür. Ankara, bölgesel diplomasi ağını genişleterek Yunanistan’ın oluşturduğu bloklaşma algısını kırmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda Atina ile kontrollü bir diyalog zemini oluşturmak, Türkiye’nin daha geniş bölgesel stratejisinin tamamlayıcı unsurudur. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis

Kıbrıs meselesi ise Ege ve Doğu Akdeniz denkleminin merkezinde yer almaya devam etmektedir. Türkiye’nin iki devletli çözüm vizyonu, federasyon temelindeki BM parametreleriyle uyumlu değildir. Ancak Ankara açısından Kıbrıs Türklerinin egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü, artık müzakere pozisyonunun temelidir. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin federasyon modelini sürdürme ısrarı, taraflar arasında yapısal bir görüş ayrılığı yaratmaktadır. Bu nedenle Kıbrıs başlığında kısa vadede bir ilerleme beklemek gerçekçi değildir. 

Bununla birlikte, mevcut konjonktürde tarafların Kıbrıs’ı Ege geriliminin tetikleyicisi haline getirmemesi stratejik önem taşımaktadır. 2020 yılında yaşanan Doğu Akdeniz krizi, AB yaptırım tartışmalarını gündeme taşımış ve NATO içinde arabuluculuk mekanizmaları devreye sokulmuştur. Bugün ise taraflar, benzer bir tırmanmanın hem ekonomik hem diplomatik maliyetinin farkındadır. 

Dolayısıyla Ege ve Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan resim, karşılıklı caydırıcılık ve diplomatik temasın birlikte yürütüldüğü hibrit bir denge modelidir. Türkiye savunma kapasitesini güçlendirmeye, deniz ve hava unsurlarını modernize etmeye devam ederken; diplomatik kanalları açık tutmaktadır. Yunanistan da benzer şekilde savunma harcamalarını artırmakta, ancak siyasi diyaloğu tamamen koparmamaktadır. 

Pozitif gündem, stratejik rasyonalizm 

Ankara zirvesinde dile getirilen “pozitif gündem” vurgusu, iki ülkenin jeopolitik rekabeti sınırlamak için jeoekonomik araçlara başvurma iradesini yansıtmaktadır. Bu yaklaşım, klasik güvenlik ikilemini yumuşatmak amacıyla ekonomik karşılıklı bağımlılığı artırmayı hedefleyen rasyonel bir devlet stratejisidir. Başka bir ifadeyle, Ege’de çözülemeyen meseleler askıya alınırken; iş birliği üretilebilecek alanlar üzerinden bir “dengeleyici zemin” oluşturulmaktadır. 

İmzalanan anlaşmaların çeşitliliği (yatırım, finans, ticaret, kültür, inovasyon, afet yönetimi) aslında bilinçli bir stratejik tasarımın ürünüdür. Güvenlik dosyalarında ilerleme kaydedilemediği durumlarda, ekonomik ve toplumsal alanlarda oluşturulan bağlar, ilişkilerin tamamen kopmasını engelleyen bir işlev görür. Dolayısıyla karşılıklı bağımlılık arttıkça çatışmanın maliyeti yükselir. 

Görüşmede üzerinde durulan ikili ticaret hacminin 10 milyar dolar seviyesine çıkarılması hedefi bu nedenle sembolik değil, stratejiktir. Türkiye ile Yunanistan arasındaki ticaret hacmi tarihsel olarak potansiyelin altında kalmıştır. Oysa coğrafi yakınlık, lojistik avantaj ve sektör çeşitliliği dikkate alındığında, ekonomik entegrasyon kapasitesi oldukça yüksektir. Enerji, lojistik, turizm, inşaat, tarım ve denizcilik gibi alanlarda tamamlayıcı ekonomik yapılar söz konusudur. 

Ekonomik bağların güçlenmesi, kriz anlarında fren mekanizması üretir. 1999 deprem diplomasisi sonrasında olduğu gibi, ekonomik ve insani dayanışma kanalları siyasi normalleşmenin önünü açabilir. Ankara’daki zirvede deprem iş birliği vurgusunun yapılması da bu hafızanın bilinçli şekilde yeniden canlandırıldığını göstermektedir. Afet yönetimi gibi insani alanlar, sert jeopolitik rekabetin yumuşatılmasında sembolik ve psikolojik bir rol oynar. 

Ulaştırma ve lojistik projeleri ise bu sürecin en somut ayağını oluşturmaktadır. İzmir-Selanik Ro-Ro hattı, Ege’nin zihinsel haritasını değiştirme potansiyeline sahiptir. Ege uzun yıllardır iki ülkenin kamuoylarında “risk alanı” olarak kodlanmıştır. Halbuki düzenli ticari hatlar, liman entegrasyonu ve lojistik akışlar, bu algıyı dönüştürme kapasitesine sahiptir. Türkiye açısından Batı Anadolu’nun üretim merkezleri Avrupa pazarına daha hızlı erişim sağlayabilirken; Yunanistan Balkanlar ve Orta Avrupa bağlantısını güçlendirebilir. Bu karşılıklı kazanç modeli, sıfır toplamlı güvenlik algısının yerini pozitif toplamlı ekonomik akla bırakmasını teşvik eder. 

Turizm ve vize kolaylıkları ise devletler arası diplomasinin toplumsal ayağını güçlendirmektedir. Türk vatandaşlarına yönelik adalarda uygulanan hızlı vize sistemi, kamuoyları arasında yumuşama üretme potansiyeline sahiptir. Ancak burada yapısal bir kırılganlık bulunmaktadır: Ege’de yaşanabilecek ani bir askeri veya siyasi gerilim, turizm akışını hızla durdurabilir. Bu nedenle turizm diplomasisi, ancak siyasi istikrarla sürdürülebilir. 

Düzensiz göç konusuna geldiğimizde iki ülke arasındaki iş birliğinin en somut ve zorunlu alanıdır. Ege Denizi, 2015 sonrası dönemde Avrupa’ya geçişin ana rotalarından biri haline gelmiş; insan kaçakçılığı ağları ve trajik can kayıpları uluslararası kamuoyunun gündemine oturmuştur. Türkiye, milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yaparak fiilen Avrupa’nın dış sınırının bir parçası haline gelmiştir. Yunanistan ise AB’nin ön cephe ülkesi konumundadır. 

Göç akışındaki dalgalanmalar, ikili ilişkilerin tonunu doğrudan etkilemektedir. Teknik düzeyde sahil güvenlik birimleri arasındaki koordinasyonun artması, geçişlerin kontrol altına alınmasında etkili olmuştur. Ancak bu iş birliğinin sürdürülebilirliği, Avrupa Birliği’nin mali desteği ve siyasi yaklaşımıyla doğrudan bağlantılıdır. AB’nin göç yükünü sadece sınır ülkelerine bırakması durumunda, Ankara ile Atina arasındaki koordinasyon zayıflayabilir. 

Göç meselesi, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde de stratejik bir araçtır. Ankara, göç yönetimindeki rolünü Avrupa güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırmaktadır. Bu bağlamda Yunanistan ile teknik iş birliği, Türkiye’nin Avrupa sistemindeki işlevsel önemini artıran bir unsur olarak görülmelidir. 

Bölgesel güvenlik boyutuna bakıldığında, Gazze ve Suriye başlıkları iki ülkenin farklı jeopolitik reflekslere sahip olduğunu göstermektedir. Türkiye, Filistin meselesinde daha aktif ve normatif bir pozisyon benimserken; Yunanistan İsrail ile geliştirdiği stratejik ilişkiler çerçevesinde daha dengeli bir çizgi izlemektedir. Bununla birlikte her iki ülke de iki devletli çözüm perspektifini retorik düzeyde desteklemektedir. Bu ortak zemin, en azından diplomatik düzeyde karşıt bloklaşmayı engellemektedir. 

Suriye meselesi ise güvenlik ve göç başlıklarının kesişim noktasındadır. Türkiye’nin kuzey Suriye’deki askeri mevcudiyeti ve operasyonel faaliyetleri, sınır güvenliği kadar Avrupa’ya yönelik göç akışlarının seyrini de belirlemektedir. Ankara bu gerçeği, NATO ve AB platformlarında sıkça vurgulamaktadır. Yunanistan açısından da Suriye kaynaklı göç baskısı, Türkiye ile koordinasyonu zorunlu kılan bir faktördür. Dolayısıyla Suriye dosyası, dolaylı biçimde Türk-Yunan iş birliğini teşvik eden bir güvenlik parametresi haline gelmiştir. 

Bu çerçevede “pozitif gündem”, rasyonel maliyet hesabına dayalı bir stratejik tercihtir. Taraflar, Ege ve Doğu Akdeniz’de çözülemeyen dosyaları tamamen ortadan kaldıramayacaklarının farkındadır. Ancak bu dosyaların ekonomik, toplumsal ve insani alanlara sirayet etmesini engellemek mümkündür. Pozitif gündem, işte bu ayrıştırma stratejisine dayanmaktadır. 

Sonuç yerine 

Ankara zirvesi, Türk-Yunan ilişkilerinde köklü bir paradigma değişimine işaret etmemektedir. Ancak tarafların çatışma riskini minimize etme konusunda bilinçli bir strateji izlediğini ortaya koymaktadır.  

Türkiye açısından temel öncelik, hak ve çıkarlarından taviz vermeden diplomatik kanalları açık tutmaktır. Yunanistan açısından ise uluslararası hukuk vurgusunu koruyarak gerilimi yönetilebilir seviyede tutmak ön plandadır. Her iki taraf da iç politikaya dönük sert söylemler üretme kapasitesine sahip olmakla birlikte, sistemik bir krizin ekonomik, askeri ve diplomatik maliyetinin farkındadır. 

Önümüzdeki dönemde Türk-Yunan ilişkilerin ani kopuşlara sahne olmadan, inişli çıkışlı ancak denetimli bir düzlemde ilerlemesi muhtemeldir. Ege’deki temel ihtilaf başlıkları çözülmeden kalacaktır; ancak bu başlıkların askeri tırmanmaya dönüşmesi engellenmeye çalışılacaktır. 

Burada belirleyici unsur, iki tarafın da güç kapasitesini artırırken aynı anda diplomatik temas kanallarını açık tutma iradesidir. Savunma harcamalarının yükseldiği, deniz ve hava unsurlarının modernize edildiği bir dönemde diplomatik diyalogun sürdürülmesi, güvenlik ikilemini yumuşatmaya dönük bilinçli bir tercihi yansıtmaktadır. Bu çerçevede ortaya çıkan model, caydırıcılık ile diyaloğun eş zamanlı yürütüldüğü hibrit bir denge düzenidir. 

Ayrıca Türk-Yunan ilişkilerinin geleceği sadece iki başkentin siyasi iradesine bağlı değildir. NATO’nun güney kanadındaki istikrar ihtiyacı, AB’nin enerji ve göç güvenliği öncelikleri ve ABD’nin bölgesel stratejik hesapları, bu ilişkinin seyrini dolaylı biçimde etkilemeye devam edecektir. Bu nedenle Ankara–Atina dengesi, ikili ilişkiler çerçevesini aşarak Batı güvenlik mimarisinin istikrar unsurlarından biri konumuna yerleşmiştir. 

Bununla birlikte kırılganlık alanları ortadan kalkmış değildir. Ege’de yaşanabilecek teknik bir askeri temas, Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklı yeni bir gerilim ya da Kıbrıs meselesinde ortaya çıkabilecek diplomatik bir tıkanma, mevcut dengeyi hızla zorlayabilir. Bu nedenle sürdürülebilirlik, kurumsal iletişim mekanizmalarının işlerliğine bağlı olacaktır. Askeri heyetler arası görüşmeler, güven artırıcı önlemler ve teknik komitelerin sürekliliği, stratejik sabrın kurumsallaşmasını sağlayan temel unsurlardır. 

Diplomasi her zaman sorunları ortadan kaldırmaz; çoğu zaman onları yönetilebilir sınırlar içinde tutar. Ankara zirvesi tam da bu işlevi yerine getirmiştir. Türk-Yunan ilişkilerinde bugün ortaya çıkan durum, yüksek beklentilerden arındırılmış; gerçekçi, temkinli ve maliyet odaklı bir yaklaşımın ürünüdür. Sabırla yönetilen rekabet modeli, mevcut jeopolitik konjonktürde iki başkent açısından en rasyonel seçenek olarak görünmektedir. 

Son kertede mesele, istikrarsızlık üretmemektir. Eğer taraflar bu dengeyi sürdürebilirse, Ege ve Doğu Akdeniz uzun vadede çatışma alanı olmaktan çıkarak rekabetin yönetildiği bir coğrafyaya dönüşebilir. Bu da Türk-Yunan ilişkilerinde gerçekçi iyimserliğin sınırlarını çizen temel çerçeve olacaktır.